Bölüm 6—Jelibonlar ve Sucuklar

1569 Words
Kayra, Tülay Hanım’ın evinden ayrıldığında hava, kasabanın üzerine inen gri bir örtü gibi serin ve hareketsizdi. Caddelerdeki sessizlik, birazdan olacakların habercisi gibiydi ama Kayra’nın umurunda değildi. Üzerinde ceketi, kulağında kulaklığı, elinde uzun alışveriş listesiyle yürürken, canavarlar kadar insanların da dertli olduğunu düşünüyordu. Kasabanın merkezindeki küçük ama düzenli markete girdiğinde içeride birkaç müşteri dışında kimse yoktu. Market arabasını alıp doğruca sebze reyonuna yöneldi. Domateslerin kokusuna eğildi, tazeliklerini kontrol etti. Kabaklar, patlıcanlar, kerevizler… Birbirini izleyen raflara itinayla dokundu. Her şeyin en güzeli, en sağlamı sepetine girdi. Ardından meyveler: narlar, muzlar, elmalar. Gözleriyle değil elleriyle seçti hepsini. Et reyonunun önünden geçerken başını bile çevirmedi. Tertemiz bir vejeteryendi Kayra. İçini kaldıran o kan ve kas kokusu onun için hep fazlaydı. Kasapla göz göze gelmemeye çalışarak hızlıca abur cubur reyonuna yöneldi. İşte gerçek zaafı oradaydı. Jelibonlar. Renk renk, şekil şekiljelibonlar… Arkalarında sıralanmış şekerlemeler, marshmallow’lar ve çeşit çeşit çikolatalar. Hepsini neredeyse çocuk gibi heyecanla sepete attı. Bir an için ciddiyetinden eser kalmadı yüzünde. Kasiyere ulaştığında market arabası taşmak üzereydi. Genç kız, şaşkın bir bakışla ürünleri geçirmeye başladı. Kayra, son paket çikolatayı da arabaya yerleştirirken telefonuna düşen bildirim dikkatini çekti. Bade’den bir mesajdı. “Kasabanın tüm girişlerine altın tozunu serptik. Bitti.” O sırada kasabanın diğer ucunda, Can ve Bade son noktayı kontrol ediyorlardı. Altın tozu, çiğnenmemiş toprak yollarda ve asfalt kenarlarında, neredeyse görünmeyecek kadar ince bir tabaka halinde serpilmişti. Uçuşup dağılmaması için Can, ufalanmış nemli kil ile karıştırmış, Bade de özel bir sprey yardımıyla bu karışımı toprağa sabitlemişti. Böylece hem toz uçmuyor hem de gözle kolay fark edilemiyordu. Yoldan geçen birinin altın serildiğini anlaması pek mümkün değildi. Bade, elindeki fırçayı kenara bıraktı. “Bu yöntem işe yarayacak mı?” diye sordu. Can başını iki yana salladı. “Evet… en azından kasabanın dışından gelen canavarları engelledik, içinde kalanlarla ilgileneceğiz. Şimdilik.” O sırada telefonları çaldı. Kayra, onlara konumu gönderdi. “Artık kalacak bir yeriniz var. Evin konumu burada. Eşyalarınızı alıp gelin.” Market poşetleriyle dolu koca torbaları iki koluna birden yükleyen Kayra, eve döndüğünde akşam üstü ışıkları gri bulutların arasında süzülüyordu. Tülay Hanım evde yoktu, Tarık da muhtemelen karakoldaydı. Sessizce mutfağa girdi. Raflara uzanıp torbaları tezgâha boşalttı. Sebzeleri yıkamaya başlamadan önce buzdolabının kapağını açtı. Ve gördü.Hazır gıdalar. Dondurulmuş pizzalar, paketli nugget’lar, ketçap mayonez yığını, konserve çorbalar. Bir kenarda açılmış iki kutu yoğurt, bayatlamaya yüz tutmuş ekmek. Kayra, dudaklarını büktü. “Demek ki komiserin mutfak becerileri sıfır,” diye mırıldandı. Gömleğinin cebinden küçük lastiği çıkardı, saçlarını toplayıp beline beyaz mutfak önlüğünü bağladı. Sonra işe koyuldu. Soğanları doğradı, havuçları rendeledi, domatesleri sıcak suda bekletip kabuklarını soydu. Bir tencere dolusu sebze yemeği hazırlarken evin içine, taze kekik ve zeytinyağı kokusu yayılmaya başlamıştı.Mutfak sıcacık bir yuvaya dönüştü o an. Kapıdan ilk giren Can oldu. Üzerindeki ceketi kollarından sıyırırken, ardında yürüyen Bade ayağındaki çamuru paspasa silmeye çalışıyordu. Her ikisinin de kıyafetlerinde toprak izleri, botlarının kenarlarında altın tozundan kalan ince parıltılar vardı. Sessiz bir yorgunlukla evin içine adım attılar. Ve hemen ardından, adeta ayaklarını sürüyerek gelen bir başka gölge kapıda belirdi. Komiser Tarık’tı bu. Omuzları çökmüş, saçları rüzgârla dağılmış, yüzüne günün yorgunluğu sinmişti. Gözleri hafifçe kısık, çenesini düşürmüş hâlde Kayra’nın pişirdiği sıcak yemeklerin kokusunu içine çektiğinde ise yüzünde istemsiz bir rahatlama oluştu. Mutfaktan yayılan koku, nostaljik bir huzur gibiydi. Kavrulmuş soğanın tatlı sert kokusuna, taze sarımsakla zenginleşmiş domatesin buğusu karışmıştı. Bir yanda sıcak, tencereden taşmaya ramak kalmış bir sebze yemeği; diğer yanda haşlanmış patatesler, üstünde tereyağıyla parlıyordu. Masanın tam ortasında da bir kase dolusu zeytinyağlı fasulye... Tüm bunların üstüne, abur cuburla dolu bir kase, Kayra’nın çocuk ruhunu ele veren renklilikteydi. Kayra, mutfağın eşiğinde belirdi. Üzerindeki koyu gri önlük beline tam oturmuştu, saçları yukarıda dağınık bir topuz hâlindeydi. Elinde tahta kaşık vardı. Gözlerinde belli belirsiz bir zafer ışıltısı. “Komiser,” dedi neşeyle. “Umarım açsındır.” Can, Kayra’nın mutfakla olan becerisi karşısında açıkça hayretini gizleyememişti. Bade ise çaktırmadan masadaki yemekleri inceliyor, kendi karnının gurultusunu bastırmaya çalışıyordu. Tarık, bir süre şaşkınlıkla etrafına baktı. “Ben... yani... yemek falan yapmamıştım bugün.” Kayra, büyük bir keyifle masaya yerleşti. “Belli oluyor. Dolabında sadece hazır noodle var. Onu da artık koleksiyon mu yapıyorsun ne...” Can gülmemek için dudaklarını ısırdı. Bade’yse sessizce yerini aldı.Herkes masaya otururken Kayra, sandalyesine yerleşip çatalını eline aldı. “Yemekten sonra,” dedi Bade ve Can’a bakarak, “cihazları kurun. Bu canavarlar nereye gidiyor, birlikte çözeceğiz.” Can, o an içtiği sudan bir yudumu boğazında kaçırdı ve öksürmeye başladı. “Kayra! Komiser burada!” “Ee?” dedi Kayra, umursamazca. “Saldırı dosyasını ben istemedim mi zaten?” Tarık, sandalyesinde geri yaslandı. “Uzun zamandır böyle bir ev yemeği yememiştim,” dedi içtenlikle. “Ellerine sağlık,” dedi Bade. “Gerçekten çok güzel olmuş.” “Ben yaptım, tabii ki güzel olacak,” dedi Kayra, burnunu hafifçe havaya kaldırarak. “Ama şimdi... Komiser,” dedi Tarık’a dönerek. “Yemeği ben yaptıysam, bulaşık sende.” Tarık, başını sağa sola salladı ama itiraz etmedi. “Pekâlâ,” dedi. “Savaş ilanı gibi söyledin ama... olur.” Yemek bitip herkes dağılırken Can ve Bade odalarına geçip cihazları kurmaya başladı. Kayra, masadaki son bardakları da toplarken Tarık sessizce mutfağa yöneldi ve lavabonun başına geçti. Kayra, tezgâha yaslanıp bulaşık yıkayan Tarık’a bakarak gülümsedi. “Bu kadar tabak çıkacağını düşünmemiş miydin?” dedi hafif alaycı bir sesle. Tarık göz ucuyla ona baktı. “Sen sebze yemeği yapmamışsın, savaş çıkarmışsın sanırım. Beş tencere, üç tava... bu nasıl bir mutfak operasyonu?” Kayra omuz silkti. “Sanat kolay doğmaz, komiser.” Tarık, elindeki süngeri tencerenin dibine bastırırken homurdandı. “Sanat dedin, ama bulaşığın çoğu senin abur cubur kaselerine ait.” “Ona da sanat diyelim. Şekerle beslenen sanatçı modeli. Ayrıca senin şu hazır yemek alışkanlığın da... suç sayılmalı bence.” Tarık başını iki yana salladı. “Seninle aynı evde kalmak... kesinlikle sabır testi.” “Sabır testini ben uyguluyorum, sen çözüyorsun,” dedi Kayra, gülümseyerek. O sırada masanın üzerinde bırakılmış dosyayı aldı ve açtı. İçinde bir dizi fotoğraf ve birkaç belge vardı. Yaralanan Serkan Durmaz’ın sağlık durumu: yoğun bakım. Görsellerde ise ölü hayvanlar, parçalanmış bedenler, kan izleri ve zeminde derin pençe çizikleri vardı.Kayra’nın gözleri karardı bir an. Kaşları çatıldı. Fotoğrafları dikkatle inceledi. Birinin diğeriyle tutmayan farklı izleri vardı. Derinlikleri, yönleri, şekilleri... tutarsızdı. Tarık, dikkatle Kayra’yı izliyordu. “Ne tür bir hayvan yapmış olabilir sence?” Kayra dosyayı kapattı, düşünceli şekilde başını salladı. “Sıradan değil,” dedi. “Ve tek bir canavar da değil...” Tarık kollarını kavuşturdu. “Peşimize koca bir ordu takılmış gibi konuşuyorsun.” Kayra gözlerini kıstı. “Belki de öyledir, komiser.”Aralarındaki gerilim bir anlık sessizlikte dondu. Sonra Kayra gülümseyerek yanından geçti.“Sen bulaşıklara devam et. Ben biraz düşünmeye gidiyorum.”Tarık arkasından baktı. Bu kadının ne bildiğini öğrenmek zordu. ◖⁠⚆⁠ᴥ⁠⚆⁠◗◖⁠⚆⁠ᴥ⁠⚆⁠◗◖⁠⚆⁠ᴥ⁠⚆⁠◗ Kayra dosyayı başucuna bırakıp yastığına uzandığında bile aklında hâlâ dosyadakiler vardı. Uyku göz kapaklarına ağır ağır çökerken, içindeki avcı hâlâ tetikteydi. Sabahın ilk ışıkları perdenin arasından sızarken, Kayra gözlerini açtı. Kalkmasıyla birlikte yatakta doğruldu, uykunun zerresi kalmamıştı yüzünde. Başını gerip esnedi, sonra içten bir neşeyle yerinden kalktı. Hızla Bade’nin kapısını çaldı.“Bade! Hadi kalk, gün doğdu! Avcı dediğin tembel olmaz!” Bade homurdandı. “Gün bile doğmamış olabilir…” Kayra, Can’ın kapısını da ihmal etmedi. “Can! Uyan da yaratıklar seni uykunda yemesin!” İki oda da inlemeler ve örtülerin hışırdamasıyla dolarken, Kayra çoktan banyoya gidip yüzünü yıkamış, saçlarını sıkıca toplamıştı. Enerji doluydu, uykunun zerresi kalmamıştı gözlerinde. Her zamanki gibi güne hazırdı. Aşağı indiğinde, mutfağın küçük penceresinden içeri süzülen gün ışığına ek olarak tanıdık bir koku da dikkatini çekti. Tavadaki yağa bırakılmış sucukların ağır, baharatlı kokusu.“HAYIR!” dedi yüksek sesle. Tarık şaşkınlıkla dönüp baktı. Elinde tahta spatulayla tavanın başında durmuş, sabah mahmurluğuyla kahvaltı hazırlıyordu.“Sabah sabah ne bağırıyorsun Kayra?” dedi, kaşlarını çatıp. Kayra hızla ilerledi, elindeki tavayı Tarık’tan kaptı. O esnada ikisi istemsizce birbirlerine değdi. Göğsü onun sırtına, dizleri dizlerine sürtündü. Birkaç salise süren bu temas, ikisinin de bedeninde istemsiz bir gerilim yarattı. Kayra refleksle geri çekildi, gözlerini kaçırarak. “Bu evde sucuk ve türevleri yasak,” dedi ciddi bir ifadeyle. Tarık, tavayı kaptırmış ve kahvaltısı tehlikeye girmiş biri gibi bakıyordu. “Ne diyorsun sen ya?” “Ben vejeteryanım. Et kokusundan nefret ederim. Midem hassastır. Hele ki sabah sabah bu koku… Tiksinç.” Tarık tavanın içindeki sucuklara baktı. “Yani benim kahvaltım ne olacak şimdi?” Kayra umursamazca kapıya yürüdü. “Bahçede kuşlar için güzel bir ziyafet olacak.” Tarık arkasından söylendi. “Kafasına göre kural koyan, sabahın köründe ev basan deli avcı seni… Sanki ev onun!” Kayra duymazdan geldi. Tavayı açarak bahçeye ilerledi, içindeki sucukları çöpe değil, doğrudan toprağa doğru savurdu. Ardından kapıyı çekip çıktı. Tarık birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Karnı açtı. Başlamamış kahvaltısı midede yer açmıştı ama onun yerine şimdi evin içinde Kayra’nın bıraktığı o enerji ve hafif sinir havası vardı. Başını iki yana salladı, sonra hızla ceketini alıp dışarı çıktı. “Kahvaltımı mahveden kadınla hesaplaşmadan bu gün başlamayacak.” Kayra’yı sokak başında yürürken yakaladı.“Senin yüzünden kuşlar protein yüklemesine girerse, kasabadaki doğal denge bozulursa sorumlusu sensin, biliyorsun değil mi?” Kayra kıs kıs güldü. “Böyle saçma bir cümle kurabilmek için gerçekten aç olmalısın, komiser.” “Açım, kahvaltımı çaldın.” “Alışacaksın,” dedi Kayra, yolda yürümeye devam ederken. “Hem, bir avcının yanında yaşamak kolay değildir.” Tarık, içinden “yaşamak mı?” diye geçirirken kendini istemsizce gülümserken yakaladı. Ne olursa olsun, bu kadın onu hem zorluyor hem de sürüklüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD