O an, tüm İstanbul bizimdi.
“Peri, biliyor musun?” dedim. “Adana’da aşkı başka anlatırlar ama burada… Burada kalbim başka çarpıyor. Bu şehrin benden çaldığı ne varsa, seninle geri verdiğini hissediyorum.”
İlk defa böyle konuşuyordum. Öylesine açık, öylesine savunmasız. Yüzüne baktığımda o da bir şeyler hissettiğini anladım. O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Şimdi İstanbul’un her sokağında onunla yürüyüşler yapıyorum. Eyüp Sultan’da dualar ediyoruz. Boğaz kıyısında fotoğraflar çekiyoruz. Hayat, onunla anlam kazandı. Bir Adanalı olarak ateşim yüksektir, ama Peri’nin yanında kalbim sakin bir liman. Aşk, böyle bir şey işte.
Bu şehir bizi birleştirdi. Ve İstanbul, bizim aşk hikayemizin şahidi oldu.
Sonrasında mı? Sonrasında her şey daha güzel oldu, ama bir o kadar da zordu. Aşk, her zaman masal gibi gitmez. Hele ki iki farklı şehirde yaşayıp, ayrı ayrı üniversitelerde okuyan iki insan için. Ama İstanbul, Peri ve benim aramızda bir köprüydü. İkimizin de ayağı hep bu şehirde kesişti.
Pierre Loti’den sonra ilişkimiz hızla derinleşti. Artık mesajlar, uzun telefon konuşmaları, küçük sürprizler hayatımızın bir parçası oldu. Peri, bazen bana Kırıkkale’ye gelir, bazen de ben İstanbul’a kaçarım. Her buluşma, günlerce konuşacak kadar özel olurdu. Onunla vakit geçirirken hayatın ne kadar güzel olduğunu hissediyordum.
Birlikte fotoğraf çekmeye devam ettik. Bir gün İstanbul’un Balat semtine gittik. O eski sokaklar, renkli evler, çocukların oyun oynadığı avlular… Fotoğraflar çekerken birden Peri durdu. “Biliyor musun?” dedi. “Bu anı hiç unutmayacağım. Çünkü yanında her şey başka güzel oluyor.” O an kalbim bir kez daha ona ait olduğunu anladı.
Ama aşk, sadece güzel anlardan ibaret değildi. Kıskançlıklar da vardı. Adanalı olmak demek, biraz kıskançlıkla yaşamak demekti. Peri’nin etrafındaki arkadaşlarına bazen fazlaca dikkat kesilirdim. O da benim çevremdeki kız arkadaşlarıma karşı aynı şekildeydi. Ama her tartışmamız, sonunda bizi daha da yakınlaştırdı. Çünkü her seferinde birbirimizi ne kadar sevdiğimizi hatırlardık.
Bir gün, İstanbul’da bir fotoğraf sergisine katıldık. İkimizin de çektiği fotoğraflar sergileniyordu. Yan yana durup insanların fotoğraflarımıza bakışını izlerken Peri’ye döndüm. “Bak,” dedim, “ikimiz, bu şehirde sadece aşık değiliz, birlikte bir şeyler de yaratıyoruz.” Gülümsedi. Gözlerindeki ışık, İstanbul’un en parlak yıldızını bile gölgede bırakırdı.
Zaman geçti, mezuniyet yaklaştı. Üniversite bittikten sonra ne yapacağımızı konuşmaya başladık. Peri, İstanbul’da kalmak istiyordu. Ben ise Adana’ya dönüp ailemin işlerini devralmak zorundaydım. İşte o zaman asıl sınav başladı.
Bir gün sahilde yürürken durdum ve yüzüne baktım. “Peri,” dedim, “sen benim hayatımsın. Ama sen İstanbul’sun, ben Adana’yım. Bir çözüm bulmamız lazım.” Gözleri doldu. “Biliyorum,” dedi. “Ama seni bırakmamı bekleme.”
Sonunda ortak bir karar aldık. Mezun olduktan sonra, bir süre İstanbul’da kalıp birlikte bir hayat kurmayı deneyecektik. Fotoğrafçılıktan para kazanmak kolay değildi ama aşkımız bizi bu yola inandırmıştı.
Şimdi, her sabah Peri’yle aynı şehirde uyanıyorum. İstanbul hala büyülü, hala bizim hikayemizin tanığı. Ama artık sadece aşkı değil, geleceğimizi de inşa ediyoruz. Çünkü bazen, iki insan birbirine gerçekten inanırsa, imkansız gibi görünen her şey bir yolunu bulur.
Bu şehirde yaşam zordu, ama Peri’nin yanındayken her şey daha kolay görünüyordu.
Küçük bir daire tuttuk. Üsküdar’da, denize yakın, eski bir binanın üçüncü katında. Girişte dar bir merdiven vardı, duvarları sararmış ama bir o kadar sıcak. İlk gün evi yerleştirirken, küçücük mutfağa birkaç fotoğrafımızı astık. Ben elime çekiç alıp çivileri çakmaya çalışırken Peri arkamda kahkahalar atıyordu. “Eline hiç çekiç yakışmıyor ama bu halleri seviyorum,” dedi. Onun kahkahası, o eski daireyi bir anda saraya çevirdi.
Birlikte yaşamaya başladıktan sonra sabahlar en sevdiğim zamanlar oldu. Peri, benden önce uyanır, mutfakta çay demlerdi. Kahvaltı masasında her zaman onun hazırladığı küçük detaylar olurdu: Minik bir not, bir avuç fındık, bazen bir demet kır çiçeği. “Bunları nereden buluyorsun?” dediğimde, “Hayat sürprizlerle güzel, sen de öyle,” diye cevap verirdi.
Ben kahvaltıyı toparlarken o camın önünde oturur, kahvesini yudumlayarak manzaraya bakardı. “Bugün İstanbul çok güzel,” derdi her sabah. Aslında güzel olan İstanbul değil, onun o anda bana bakışıydı.
Fotoğrafçılıktan para kazanmak zordu. İlk başta sergilere katılmaya ve küçük projeler almaya başladık. Düğün fotoğrafları çektik, butik kafeler için konsept fotoğraflar hazırladık. Ama her işin içine kendi tarzımızı katıyorduk. Peri’nin zarif bakış açısı ve benim sabırlı detaycılığım birleşince, işlerimiz hızla büyümeye başladı.
Evde birlikte çalışırdık. Küçük bir odada stüdyomuz vardı. Peri bir şeyler çekerken ben ışıkları ayarlardım. Tartıştığımız zamanlar da olurdu; o anlarda bir köşeye çekilir, sonra birbirimize gülümseyerek yeniden işe koyulurdum. İşin sonunda kahkahalarımız, en büyük kazancımızdı.
Bir Adanalı olarak kıskançlık damarlarım hala ara ara depreşirdi. Bir gün Peri, sergi açılışı için bir sanat koleksiyoneriyle görüşeceğini söyledi. Adamın adını duyunca içimde bir sıcaklık yükseldi. Görüşme sonrası eve döndüğünde mesafeli davranıyordum. Durumu fark etti. “Kıskanıyorsun, değil mi?” diye sordu. Gözlerim yere düştü. Sonra yanıma oturdu, elimi tuttu ve dedi ki: “Senin kalbin bana ait, benimki de sana. Gerisini düşünme.”
O an kıskançlığım yerini derin bir huzura bıraktı. Kavga etmek yerine, birbirimize güvenmeyi öğrenmeye başlamıştık.
Akşamları, yemek masası bizim sahnemiz olurdu. Ben Peri’ye Adana usulü yemekler yapardım, o ise yanında meşhur İstanbul tatlılarını getirirdi. Masada geçen her gece, birer hikaye yazardık. Şarkılar açar, bazen dans ederdik. Balkonda çay içip, yıldızları izlerken geleceğimizi konuşurduk. “Bir gün kendi fotoğraf stüdyomuzu açacağız,” derdi. Ve ben, gözlerinde o hayali görürdüm.
Hayat her zaman kolay değildi. Kirayı yetiştirmek için bazen başka işler yapmak zorunda kalırdık. Benim biraz daha sabırsız olduğum anlarda Peri hep sakin kalmayı başarırdı. “Hayat, sabırla güzelleşir,” derdi. Onun bu huzuru, beni her zaman dengelerdi.
Zamanla, İstanbul sadece yaşadığımız bir şehir değil, aşkımızın her adımını kaydettiğimiz bir günlük gibi oldu. Eminönü’nde balık ekmek yerken güldüğümüz anlar, Galata Kulesi’nde el ele yürüyüşlerimiz, Beyoğlu’nda kaybolduğumuz dar sokaklar… Her köşede bir izimiz vardı.
Peri, bana sadece aşkı değil, sabrı, güveni ve birlikte bir hayat kurmanın ne demek olduğunu öğretti. Şimdi onunla aynı evde, aynı hayallerin içinde, aynı nefesi paylaşıyorum. Ve anladım ki, gerçek aşk, sadece yan yana olmak değil; birlikte büyümek, birlikte güçlenmek ve her yeni güne birlikte uyanmaktır.