O yıl her şeyimiz yolundaydı, ya da biz öyle sanıyorduk. Peri’yle birlikte kurduğumuz hayat, dışarıdan bakan herkes için masalsıydı. İstanbul’un her köşesi bizim hikayemizle doluydu. Birlikte çalışıyorduk, birlikte gülüyorduk, birlikte büyüyorduk. Ama insanın mutluluğuna gölge düşürmek isteyenler her zaman vardır.
Bir akşam, sıradan bir günde, telefonuma bir mesaj geldi. Bilmediğim bir numaradan. “Gözünü aç,” diyordu mesaj. “Peri sandığın kadar masum değil.” Mesajın altında bir fotoğraf vardı; Peri bir kafede bir adamla oturuyordu. Adam yabancıydı, tanımıyordum. Ama fotoğraftaki bakışları, yüz ifadelerini ne kadar analiz etsem de hiçbir şey çözemiyordum.
Önce saçma bir şaka olduğunu düşündüm. “Biri kıskanıyor,” dedim kendi kendime. Ama içimde bir kurt kemiriyordu. Bu mesajı atan kimdi? O adam kimdi? Peri bunu bana neden anlatmamıştı? İçimdeki huzur yerini şüpheye bırakmıştı.
Akşam eve geldiğimde Peri her zamanki gibi gülümsüyordu. “Bugün nasıl geçti?” diye sordu. Bir şey söyleyemedim. Bir süre sessizce oturduk. Sonunda dayanamayıp, “Bugün biri bana mesaj attı,” dedim. Gözleri bir an için irileşti. “Ne mesajı?” diye sordu, ama sesi sakindi.
Telefonumu çıkarıp mesajı gösterdim. Gözlerini fotoğrafa dikti. Bir an sessizlik oldu. Sonra, “Bu adam bir galerinin sahibi. Sergi için görüştük. Neden bana sormadın?” dedi.
Sesindeki sakinlik beni deliye çevirdi. “Neden bana söylemedin?” diye sordum. “Bu kadar basit bir şey için mesaj atacak kadar birinin umurunda olmak garip değil mi?”
“Seninle her şeyimi paylaşıyorum. Ama işimle ilgili her detayı anlatmam gerekmiyor. Sana yalan söylemiyorum,” dedi.
Ama şüphe bir kere düşmüştü. O gece birbirimize sırtımızı dönerek uyuduk.
O günden sonra Peri’ye karşı eski gibi olamadım. Aramızda bir mesafe oluşmuştu. O bu durumu düzeltmek için çabalasa da benim içimdeki şüphe her geçen gün büyüyordu. “Benimle bir şey saklıyor,” diye düşünüyordum.
Bir gün işten erken çıkıp onu sürpriz yapmak için ziyaret etmeye karar verdim. Stüdyoya girdiğimde Peri’nin telefonla konuştuğunu duydum. Sesini alçaltmıştı. “Tamam, bunu Emir’e nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama en kısa zamanda çözeceğim,” diyordu. Kan beynime sıçradı. Sessizce kapıyı kapatıp dışarı çıktım.
O gece, içimdeki şüphe artık dayanılmaz bir hal almıştı. Onu suçladım, üstüne gittim. “Kime ne anlatacaksın? Neyi saklıyorsun benden?” dedim. O ise sakinliğini korumaya çalışarak, “Seni üzecek bir şey yok. Lütfen bana inan,” diyordu.
Ama ben inanamadım. O an içimde ne kadar sevgi varsa, bir o kadar şüphe de vardı. Aşkımızın en güçlü yanı olan güven, yerle bir olmuştu.
Peri birkaç günlüğüne ailesinin yanına gitmek istediğini söyledi. “Belki biraz uzak kalmak ikimize de iyi gelir,” dedi. Kabul ettim, ama içten içe bunun bir kaçış olduğunu düşündüm. Bu kısa ayrılık bana hayatımın en uzun geceleri gibi geldi. Telefonuna mesaj atıp duruyor, yanıt gelmeyince sinirleniyordum.
Bir gün, Peri’nin bir arkadaşından mesaj aldım. “Peri’yi üzüyorsun, biliyorsun değil mi?” yazıyordu. “O seni her şeyden çok seviyor. Ama sen şüphelerinle onu yok ediyorsun.”
O an fark ettim ki şüphelerim yalnızca bizi değil, beni de yıpratıyordu. Ama gururum, geri adım atmama izin vermiyordu.
Peri birkaç gün sonra döndüğünde daha huzurlu görünüyordu. Yanıma oturup elimi tuttu. “Emre, bir karar vermen gerekiyor. Bana güveniyor musun, yoksa şüphelerinle bizi mi yok edeceksin?” dedi.
Sonunda dayanamayıp itiraf etti. Galerinin sahibi adam, Peri’yi sergisine ortak olmaya davet etmişti. Ancak bu teklifin arkasında başka niyetler olabileceğini hissetmişti. Bana bundan bahsetmemesinin sebebi, beni endişelendirmek istememesiydi.
“Bunu sana söylemediğim için üzgünüm,” dedi. “Ama hiçbir zaman sana ihanet etmedim, Emre. Ben sadece seninleyim.”
O gün, Peri’nin yüzüne bakarken içimdeki karmaşa doruğa çıkmıştı. O konuşuyor, her şeyi açıklamaya çalışıyordu, ama ne derse desin, söylediklerinin hiçbirini kabul etmek istemiyordum. Gözlerimdeki o şüpheyi, içimdeki öfkeyi hissediyor olmalıydı.
“Emre, lütfen,” dedi bir kez daha. “Sana yalan söylemedim. Hiçbir şey yapmadım. Sadece seni korumak istedim.”
“Beni korumak mı?!” diye patladım. Sesim yükselmişti, ama umursamadım. “Gerçekleri saklayarak mı? Peri, bana her şeyi açıkça anlatsaydın, böyle olmazdı! Ama şimdi, bu haldeyiz çünkü bana güvenmek yerine kendince kararlar aldın. İkimiz adına!”
Gözleri dolmuştu. Ama yine de kendini savunmaya devam etti. “Haklısın, keşke baştan söyleseydim. Ama seni kaybetmekten korktum. İşle ilgili bir şey olduğunu anlayacağını sandım. Ama bunu böyle büyüteceğini bilemezdim.”
Bir adım attım, o ise geri çekildi. “Büyütmek mi?” dedim alayla. “Beni aptal yerine koymanı büyütüyorum, Peri. O adamla oturup konuşurken beni hiç düşünmedin mi? Ona bakarken, ona gülümserken aklında ben yok muydum?”
“Hiçbir şey olmadı, Emre!” diye bağırdı sonunda. “Sana defalarca söylüyorum, hiçbir şey yoktu! Ama sen hâlâ bana inanmıyorsun. Biz ne ara böyle olduk?”
Bir an sustum. O kadar sessizlik oldu ki nefes alıp verişimizi duyabiliyordum. Ama içimdeki o acı, o güvensizlik öyle büyümüştü ki geri çekilmek için çok geçti.
“Ne ara böyle olduk biliyor musun, Peri?” dedim alçak bir sesle. “Sen bana her şeyini anlatmaktan vazgeçtiğin gün. Beni geride bırakıp kararlarını tek başına aldığın gün. Biz, sen bana güvenmediğin için böyle olduk.”
Bu sözlerim, onu tamamen yıkmış gibiydi. Yüzündeki ifade her şeyin sona erdiğini söylüyordu. Birkaç adım uzaklaştı benden. “Eğer bana bu kadar az güveniyorsan, Emre, o zaman bu ilişkiyi devam ettirmenin bir anlamı yok,” dedi. Gözyaşlarını tutamıyordu artık. “Sana kendimi açıklamak için her şeyi yaptım. Ama sen inanmamayı seçtin.”
Bir anda sanki tüm dünyam yerle bir olmuştu. Kalbim deli gibi çarpıyordu, ama ağzımdan çıkan kelimeler onu geri kazanmak yerine daha da uzaklaştırıyordu. “Belki de haklısın,” dedim soğuk bir şekilde. “Belki gerçekten bitmeliyiz. Çünkü bu şekilde devam edemem.”
Peri bir süre daha durdu, sanki bir şeyler söylemek ister gibi. Ama sonra derin bir nefes aldı, çantasını kaptı ve kapıyı sertçe kapatarak çıktı. Onun ardından hiçbir şey söyleyemedim. Sadece durup kapıya baktım. O an, içimde koca bir boşluk hissettim.
Peri’nin gitmesiyle her şey anlamını yitirdi. Ev sessizleşti, sokaklar karardı. Onu suçlamaya devam ediyordum, ama bir yandan da yüreğimdeki acı beni yiyip bitiriyordu. Telefonuma her baktığımda onun mesaj atmasını bekliyordum. Ama hiçbir şey yoktu.
Ona yazmak istiyordum, ama gururum engel oluyordu. “Eğer gerçekten haksızsam, o geri döner,” diyordum kendi kendime. Ama haftalar geçmesine rağmen ne bir mesaj geldi, ne de bir telefon.
Bir gece, stüdyomuzdaki eski fotoğraflara baktım. Beraber çektiğimiz kareler, birbirimize verdiğimiz sözler gözümün önünden geçti. İçimden bir parça koptu sanki. O fotoğraflara bakarken gözyaşlarımı tutamadım.
Peri de benim gibi acı çekiyor muydu? O da her gece uykusuz kalıp beni mi düşünüyordu? Yoksa çoktan hayatına devam mı etmişti? Bu sorular zihnimi kemirirken, bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim.
Ama gurur, aşkın en büyük düşmanıydı. Ve o gurur, beni her adımda durduruyordu.
Peri’yle yollarımız tamamen ayrılmıştı. Onu sosyal medyada görmemek için her şeyi sildim. Ortak arkadaşlarımızla konuşmayı bıraktım. Ama her gece, o boş duvarlara bakıp onun adını düşündüm.
Bir gün, eski bir arkadaşımızdan onun yeni bir sergi açtığını duydum. Yanında o galerinin sahibinin adını da söylediler. O an içimdeki kıskançlık alevlendi. Ama bu defa bir şey yapamadım. Çünkü onu kaybetmiştim.
Onu kaybetmiştim ve tüm bu hikayeyi ben yazmıştım. Şüphelerimle, korkularımla, ona duyduğum ama göstermekten aciz olduğum sevgimle.
Artık Peri başka bir yerdeydi, başka bir dünyada. Ve ben onun olmadığı bir hayatta, hatalarımın bedelini ödüyordum.