Kadın Düşkünü

1517 Words
Tankut ayağa fırladı. Babamla Seyit Ağa çoktan Ateş’in peşine düşmüş, Gökhan da onları takip ediyordu. Tankut ise gözlerime suçlu bir ifadeyle baktı. “Belki… başka bir fırsat yakalarsam… yani bana bir daha zaman ayırabilirsen… belki o zaman seninle…” Sözünü tamamlayamadan onu susturdum. “Tankut, istersen gelmiyorum diyebilirsin. Belki parası var, belki burada toprağı var… Bilmiyorum artık ona neden bu kadar saygı duyduğunuzu ama o senin sahibin değil.” Derin bir nefes aldı. “Öyle bir şansım maalesef yok. O beni cehenneme bile çağırsa gitmek zorundayım.” Bu nasıl bir itaatti? Şok olmuştum. “O adamın iyi biri olduğunu düşünmüyorum,” dedim. Gözleri kısıldı. “Neden? İlk kez tanışmıyor musunuz siz?” “Hayır… Daha önce de birkaç kez karşılaştık.” Kaşları çatıldı, sesi sertleşti. “Nerede? Ne zaman? Sen daha bir haftadır buradasın! Gerçi bendeki de soru… Ateş Ağa buralara güzel bir kız gelir de hiç karşısına çıkmadan durur mu? Bak o adamın yanında çok dikkatli ol. Kadın düşkünü biridir. Birine taktı mı ne yapar ne eder bir yolunu bulur, kandırır.” Gözlerimin dolmaması için kendimi zor tuttum. Ona, “Tankut maalesef bu uyarı için geç kaldın, çünkü ben o çoktan kandım ona,” diyemezdim. İçimde hâlâ küçücük bir umut vardı; belki Ateş’in bir açıklaması vardır, belki ben abartıyorumdur… Ama Tankut’un anlattıklarıyla o umut da sönmüştü. Üstelik ben buradayken yüzüme bile bakmamıştı. Doğru düzgün bir selam bile vermemişti. “Hayır, Tankut… Neyse, önemli değil. Zaten ben de seninle geleceğim.” “Gelemezsin!” “Gelirim! Geleceğim işte.” “Aydan delirdin mi? Nereye gittiğimizi, tehlikeli bir şey yapıp yapmayacağımızı bile bilmiyorum.” “Sen kabul etmiyorsan, O zaman gidip onlara söyleyeceğim geleceğimi.” Daha fazla tartışmadan yürümeye başladım. Kapı girişinde Ateş Ağa’nın birkaç güvenliği çoktan toplanmıştı. Tankut hızlı adımlarla beni geçip Ateş’in karşısına çıktı. “Ağam, Aydan da gelebilir dediniz ama gelmese daha iyi olur. O bizim gibi değil.” İçimden, “Sizin gibi olmamak ne demek? Erkek değilim diye mi? Bir çükümüz yok diye gördüğümüz muameleye bak,” diye geçirdim. Dışımdan ise seslendim: “Gelebileceğimi söylemiştin. Eminim sözünde duran birisindir. Öyle değil mi Ateş?” Bir kaşımı kaldırarak ona baktım. Babam hemen araya girdi. “Kızım, Ateş Ağa diyeceksin.” Sonra Ateş’e döndü. “Ağam kusura bakmayın, buranın adetlerine çok yabancı.” Ateş gözlerini bana dikti. “Sözü kime verdiğin önemlidir,” dedi sakince. “Bazen söz verir tutmaya niyet edersin ama söz verdiğin kişi kaypaklık yaparsa o sözün de hükmü kalmaz.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Yine de evet…Söz verdim. Gelebilirsin.” Kaypalıktan bahsedene bak dedim içimden. Seyit Ağa hemen itiraz etti. “Ateş ağam, tehlikeyle baş etmeyi bilmez Aydan. Hem o henüz bilmiyor bizi...” Ateş’in sesi sertleşti. “Bana bak Seyit Ağa… Ben yanındayken onu koruyamayacağımı mı söylüyorsun? Başına bir şey gelse mücadele edemez miyim, sakınamaz mıyım?” “Ağam estağfurullah…” “Yeter. Çok konuştunuz. Hem belki de artık öğrenmesinin zamanı gelmiştir. Haydi herkes çıksın.” Neyi öğrenecektim, ne için böyle gizemli konuşuyorlardı. Önce adamlar dışarı çıkıp arabalara dağıldı. Sonra Tankut önde, ben arkada ilerliyorduk ki Ateş bir anda bileğimden tuttu. “Aydan benimle geliyor.” Tankut da diğer bileğimi kavrayıp beni kendine doğru çekti. Oyuncak bebek gibi iki kolumdan tutulmuş çekiştiriliyordum. Seyit Ağa Tankut’un bileğimi tutan eline baktı. Boğazından tehditkâr bir ses çıkardı, dişlerini gösterdi. Tankut anında boynunu büküp elini çekti. Giderken bana son bir kez hüzünle baktı. 4x4 yüksek bir arazi aracıydı. Şoför çoktan oturmuş bizi bekliyordu. Adımımı atmaya çalıştım ama araç fazlasıyla yüksekti. Tekerlekleri neredeyse boyum kadardı. Bacağımı kaldırırken şortum kalça kıvrımımım üstüne kadar sıyrıldı. Birden arkamda bir gölge belirdi. “Yardım edeyim,” dedi Ateş. Ellerini iki kalçamın üzerine koyup pardon pardon ne koyması avuçlayıp beni havaya kaldırdı. “Bırak! Dokunma!” diye sertçe itiraz etsem de artık arabaya binmiştim. Ardından o da kolayca çıkıp yerine geçti ve yola koyulduk. Araç gürültüyle ilerliyordu. İnat edip gelmek istemiştim ama şimdi pişmandım. Ateş’in varlığıyla birlikte tenimdeki o karıncalanma yeniden başlamıştı. Kollarımı kendime sardım, tüm vücudumla cama döndüm ve dışarıyı izlemeye başladım. Arazi aracı toprak yolda ilerlerken her sarsıntıda biraz daha ona yaklaşıyordum. Sonra toplanıp geri dönüyor daha yerleşemeden yine sarsılıyordum. Camdan dışarı bakmaya çalışıyordum ama gözlerim hiçbir şeyi gerçekten görmüyordu. . “Memnun musun oynadığın oyundan?” “Ne?” “Bu oynadığın piyes… Tankut benim müstakbel kocam gösterileri, kıkırdaşmalar falan… Memnun musun?” “Ortada oyun falan yok. İyi anlaşıyoruz o kadar.” Birden koltukta bana doğru döndü. İşaret parmağı tehdit eder gibi havalandı. Dişlerinin arasından çıkan ses ürperticiydi. “Ben sana demedim mi? Hayallerinde bile seninle olamaz, sana dokunamaz demedim mi? Şimdi ben öldürmez miyim onu orada?” Gözlerim büyüdü. “Saçmalama. Sakın mantıksız bir şey yapmaya kalkma. Hem sen önce kendi yaptığının hesabını ver. Beni bu sabah terk edip giderek bu soruları sorma hakkını kaybettin.” “Ne terk etmesi?” “Terk ettin işte. Sabah mesaj yok, veda yok, not yok.” “Kızım ben sana akşam demedim mi sen benim eşimsin diye? Dün birlikte olmadık mı? Seni koynuma sarıp yatırmadım mı? Daha ne yapmam gerekiyor?” Gözlerinden öfke fışkırıyordu. “O gece benim ilk kez bu kadar ileri gittiğim geceydi. Belki her şey yaşanmadı ama hiç yaşamadığım şeyleri yaşadım seninle.” Gözyaşlarımı tutamıyordum. “Sabah uyandım, yoktun.” “Sen demedin mi sabah babamlar seni görebilir diye?” “Evet ama bir veda edebilirdin.” “Horul horul uyuyordun. Kamyon çarpmış gibiydin. Seslendim, kımıldamadın bile. Sessizce çıktım, başın ağrımasın diye.” “O zaman bir mesaj atabilirdin.” “Numaran mı var bende? Geleli bir hafta olmuş, benden kaçmaktan başka ne yaptın da numaranı alabildim?” “Bir not bırakabilirdin.” “Aydan, dumanla haberleşmedim diye de hesap mı soracaksın bana?” Yüzümü önüme çevirdim, gözlerimi indirdim. “Beni düşünseydin, bir şeyler hissetseydin böyle bırakmazdın.” “Aydan ben her gün kadınlara ilk deneyimlerini yaşatmak için kapı kapı gezmiyorum.” Sesi sertti ama dürüsttü. “Genelde çevremdeki kadınlar benden ne bekleyeceğini bilir. Vaat vermem, kandırmam. Bir gece olur, biter. Sabah giderim, bir daha karşılaşsak da kimse kırgınlık göstermez. Senin ilk deneyiminden sonra böyle hissedeceğini nereden bileyim?” Bir an durdu. “Sana o gece eşim dedim. Buna inanmadın da sabah bir mesaj gelseydi ona mı inanacaktın?” “Sen zaten bana inanmamaya karar vermişsin. Bana mı güvenmiyorsun, kendine mi?” Derin bir nefes aldı. “Senle tanıştığımdan beri gözüm kimseyi görmüyor, anlamıyor musun?” Ona yandan baktım. İçimde bir şeyler kıpırdamaya başlamıştı. “Ben terk ettiğini sandım,” dedim. “Aydan… Ben her gece rüyamda o ormandayım. O gölette, o dolunayın altında yalnızım. Sonra ilk kez birini gördüm orada. O da sendin.” Ses tonu yumuşadı ama derinleşti. “Senle aramda olan şeyin anlamını bilmiyorsun. Sana eşim derken ne demek istediğimi bilmiyorsun. Yanındayken nefesim sıkışıyor, göğsüm acıyor, tenim karıncalanıyor. Sana dokunmadığım her saniye acı çekiyorum. Sence bu normal mi? Bu öylesine bir gece için uydurulmuş bir şey mi?” Yüzüme doğru eğildi. “Aydan… Seninle yapmak istediğim o kadar çok şey var ki. Daha bir günde aklımdan geçenlerin birini bile yapmadık biz. Sen gelmiş bana terk etmekten bahsediyorsun.” Burnunu yanağıma sürttü. Gözlerimi kapattım, bedenim ona doğru kaydı. “Bir daha bana haber vermeden gitme,” dedim. “Şunu baştan söylesene. Desene canım sıkkın diye. İki dakikada katil edecektin beni.” Ona döndüm. Belli etmemeye çalışıyordum ama çoktan erimiştim. “Sana kadın düşkünü diyorlar.” “Eskidendi.” “Artık değil misin?” Gözlerini kapatıp sabırla açtı. “Değilim Aydan. Bak dudaklarımı oku: Değilim.” Gözlerim dudaklarına kaydı. Aramızdaki mesafe kısalmıştı. Dayanamadım, ona doğru eğildim. Tatlı bir öpücükle kalbimdeki kırıkları onarmak istiyordum ama tam yaklaşmışken geri çekildi. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, hafif alaycı bir ifadeyle bana bakıyordu. “Ne bu şimdi?” dedim. “Prenses sendromu mu? Öpsene.” “Şimdi sıra bende.” Gözlerinde altın gibi parıltılar dolaşmaya başladı. “Ben sana benim olana kimse dokunamaz demedim mi? Sen nasıl Tankut’la benim karşıma geçip ona dokunmasına izin verirsin?” “Bana dokunmadı.” “Dokundu. Belinden tuttu, seni masaya getirdi. Sen de ona dokundun.” “Hayır.” “Dokundun. Şakalaştınız, cilveleştiniz.” “Bu dokunmak sayılmaz.” “İçeride de dirseğinle dürttün.” “Ateş, her hareketin hesabını mı tutuyorsun?” “Tuttum küçük hanım. Ve liste çok uzun. O masada tek istediğim Tankut’un kalbini söküp almaktı.” Ürperdim. “Tankut’a zarar vermene izin vermem.” “Sen mi engelleyeceksin beni?” Soğuk bir kahkaha attı. “Sen daha gözünü açıp kapamadan ikisinin de kafasını gövdesinden ayırırım.” “Bunları duymak istemiyorum. Kimseye zarar vermeyeceksin. Dokunursan beni unut.” “Demek Tankut için beni terk edersin?” “Masumların katili olursan seni terk ederim.” Boynuma eğilip beni kendine çekti. “Beni terk etmekle tehdit etme. Çünkü artık ikimiz de birbirimizi terk edemeyiz. Biz birbirimize mühürlüyüz.” Ve beni öptü. Öpücüğü hem ceza hem bağımlılık gibiydi. Dudaklarımı çekiştirirken içim eriyordu. Sonra kendini zorla geri çekti. Gözlerimi açamadım bir süre. Sonra göz kapaklarımdan öptü. “Başka bir şey varsa şimdi söyle. Bir daha böyle kırgınlıklar istemiyorum.” Bir an düşündüm. “Aslında var… Herkes sizden farklı olduğumu, senin diğer insanlar gibi olmadığını söylüyor. Sürekli gizemli şeyler dönüyor. Ne olduğunu anlamıyorum.” Gülümsedi. “İşte o kısmı,” dedi, “birazdan öğreneceksin.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD