⸻
Zamanın Antik Mısır İmparatorluğu tarafından icat edildiğini ve ilk kum saatinin orada yapıldığını biliyordum. Zaman kavramını tüm yeryüzünde genel geçer bir olgu olabilir ama zamanın akışı kesinlikle kişisel bir şeydi.
Mesela sabah gözümü açıp Ateş’in yokluğunu hissettiğimde geçmek bilmeyen her saniye canımı yakarken, şimdi başımı Ateş’in göğsüne yaslamışken zaman nasıl da keyifli ve hızlı akıyordu.
Ateş’in tertemiz toprak, ten ve ferah parfüm kokusu birbirine karışmış, bana özel üretilmiş gibi hissettiren bir kokuya dönüşmüştü. Beni mest ediyordu.
Beynimin arkasındaki o küçük, sinsi ve fırsatçı Aydan ise ara ara fısıldıyordu:
“Kim bilir kimler bu omza yaslandı kimler bu kokuyu içine çekti. Sakın kendini biricik zannetme.”
Sağ ol kötü Aydan… Mutlu olmama izin vermediğin için teşekkür ederim.
Kızsam da biliyordum; o kötü kalpli Aydan beni kaç kere uyarılarıyla belalardan korumuştu. Şimdiyse hiç ama hiç gerek yoktu sesini çıkarmasına. Çünkü Ateş o kadar açık sözlü, o kadar oyunsuz geliyordu ki dün geceden beri bana. Ben de ona karşı aynı açıklıkta olmak istiyordum.
“Seni henüz avucunun içine alamadı, tümüyle sahip olamadı da ondan böyle davranıyor,” diyordu yine içimdeki ses. “Bir gün tamamen ona ait olduğundan emin olunca bakalım bu hisleri devam edecek mi?”
Erkekler elde ettiği kadınlardan soğuyabilen tuhaf yaratıklardı.
Bu ezber bir bakış açısıydı belki ama doğruluğunu kaç kere gözlerimle görmüştüm.
“Acele etme,” diyordu sinsi Aydan, saf Aydan’a.
Başımı kaldırıp Ateş’in gözlerine baktım. Hemen gözlerini kıstı.
Derin bir nefes verdi.
“Şimdi ne var?” diye sordu.
“Bakıyorum ya… Allah Allah, yüzüne de mi bakamayacağız?” dedim.
“Ben anlıyorum senin niye baktığını,” dedi. “Kimbilir kafanda ne kurdun da incelemeye başladın beni.”
Sonra sesi sertleşti:
“Bak ben sabırlı bir adam değilim. Ne derdin varsa beni delirtmeden önce konuş. Delirince ne yapacağımı ben de bilmiyorum.”
Saçımı yüzümden çekip kulağımın arkasına itti.
“Şu an bana yaşattığın hislerin acısını seni altıma alıp çıkarmayı o kadar istiyorum ki…”
“Çıkaaaar,” dedim işveli bir şekilde omuz silkerek.
Bir anda yüzü baştan sona değişti. Daha önce birkaç kez şahit olduğum o vahşi ifade suratına yerleşti.
İşaret parmağımı göğsünde işveyle gezdirdim.
“Şşş akıllı dur güzelim, bir bilsen şu an benden ne istediğini…” dedi dişlerinin arasından.
Parmağımı yavaşça göbek deliğinin altına kadar indirirken,
“Sana bilmediğimi düşündüren ne oldu?” dedim masum masum başımı eğip gözlerimi kırpıştırdım.
“Hem deli gibi kaşınıyorsun hem de başına neler geleceğinden haberin bile yok.”
Tek kaşı tehditkâr bir şekilde kalkmıştı.
Bak bak, demek beni tehdit ediyordu öyle mi.
“O zaman karar senin Ateş Ağa,” dedim.
“Sürekli böyle konuşacak mısın yoksa kaşıyacak mısın?”
Dudağının kenarı kıvrıldı. Dudaklarına doğru yaklaşırken bir anda kendimi kucağında buldum; nasıl olduğunu anlayamadım.
“Ateş, hayır!” dedim, şöföre doğru bakıp sonra ona dönerek başımı sağa sola salladım.
“Demin çok cesurdun bebeğim,” dedi, işaret parmağını çenemde gezdirerek. Üzerime eğilmişti, halime gülüyordu.
“Tamam tamam, lütfen Ateş,” diye kısık sesle konuştum. “Ayıp.”
“Öyle mi?”
Telefonunu çıkardı. Arkadaki araçlardan birini aramış olmalıydı.
“Biz ayrılıyoruz, siz gidip konuştuğumuz gibi meseleyi halledin. Mehmet’i de şimdi bırakıyorum, arabayı ben alacağım. Siz Mehmet’i yoldan alın,” dedi.
Sağda durduk. Beni belimden tutup arabadan indirdi, ön koltuğa oturttu. Kendi de şöför koltuğuna geçti.
“Mehmet, seni alacaklar,” dedi.
“Tamam ağam,” dedi adam.
Benden çok utandığı belliydi; yüzüme bakamıyordu.
Arkadaki araçlar dikiz aynasında göründükten sonra tekrar sürmeye başladı. Yaklaşık iki üç kilometre sonra dar bir patika yola saptı. Meşe ağaçlarıyla kaplı bir alana doğru ilerledi. Araç güçlü bir arazi aracı olmasa asla buraya giremezdi.
Aniden durdu. Koltuğunu sert bir hareketle arkaya yatırdı.
İçimden, “Çok mu kışkırttım acaba, biraz sakin mi olsaydım?” diye geçirirken beni muhteşem bir çeviklikle kaldırıp bacaklarımı ayırarak kucağına oturttu.
“Şimdiiii söyleyin bakalım küçük hanım,” dedi. Beyaz tişörtümü kıvırıp başımdan çıkarırken, “tam olarak nereleriniz kaşınıyordu?”
Hızı karşısında gürültüyle yutkundum. Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı. Koltuk geride olduğu için istemsizce ona doğru eğilmiş durumdaydım. Ellerim göğsündeydi. Dudaklarımızla gözlerimiz arasında bir karış mesafe vardı.
Demin meydan okumak kolaydı. Şimdi taş gibi sertliği bacaklarımın arasındayken korkmaya başlamıştım.
“Ateş,” dedim, “konuşmak istediğim bazı konular var.”
Gözlerini kapatıp uzun ve sesli bir kahkaha attı.
Konuyu değiştirmeye çalıştığımı anlamıştı.
“Yer mi bunu Anadolu çocuğu be Aydan?” Dedim içimden.
“Hay Allah… Her şeyi konuştuk ama ne konuşmak istiyorsun başka?” dedi muzip bir ifadeyle.
Beynimin en işlevsel kısımları tüm odağını bacaklarım arasındaki canavara yönlendirdiğinden çok da akıllıca bir şey bulamadım.
“Mesela biz şimdi neyiz?” dedim.
Beni bile rahatsız eden ama onu çıldırtacağını düşündüğüm o meşhur cümleyi kurmuştum.
Kafasını geriye atıp kısa bir kahkaha daha attı.
“Bunu mu buldun? Daha yaratıcı olursun sanmıştım,” dedi.
“Bunu cevaplarsam sıradaki soru ne olacaktı?”
Boşa uğraşıyordum. Hemen sevimlilik kartını çıkardım.
“Ben solucan olsam yine de beni…” tam sever miydin diyecektim ama daha aramızda sevgi kelimesini tam olarak kullanmamıştık. Hemen cümlenin bitişini değiştirdim. “…benimle ilgilenir miydin?”
Bir kahkaha daha attı.
Ellerini belime koyup okşayarak kalçalarıma indirdi, beni kocaman elleriyle penisinin üzerinde ileri geri sürttü kendine doğru sürttü. Hemen o tanıdık sızı yerleşti kasıklarıma.
“Şimdi sen önce bununla konuşacaksın,” dedi kasıklarındaki çıkıntıyı işaret ederek.
“Çünkü onu sen bu hâle getirdin.”
“Sonra hayvanlar âleminden seçtiğin her formda seni nasıl seveceğimi uzun uzun anlatırım.”
Yaaaaaaaaaaa… Şapşikti resmen… Arada derede beni sevdiğini de söylemişti ilk kez.
Gözlerimden kalpler fışkırıyordu.
Boynumu eğip parmaklarımla oynar gibi yapıyor, utangaç ama keyifli bir gülümsemeyle ellerime bakıyordum.
“Aydannn…” dedi gülerek.
“Kızım kesicem kendimi şimdi şurda. Şu git gelli ruh hâllerin arasında benim aklımı başımdan alıyorsun. Demin ‘yolda becer beni’ diye bakıyordun, arabayı buraya çekerken korkmaya başladın, şimdi de utanıyorsun.”
“Ama yok öyle yağma.” Dedi.
Şortumun düğmesini çözüp gözlerime bakarak fermuarını indirdi.
“Artık kaçış yok Aydan” dedim içimden. “Ya sikilicen ya sikilicen” Ayy ne sikilmesi ya benim de terbiyemi bozdu bu adam.
Avuç içi bana dönük şekilde elini şortumun içine yavaşça soktu.
“Sen benim ne halde olduğumu hissediyorsun,” dedi.
“Ben de seni hissetmek istiyorum.”
Gözlerimi hiç bırakmadan parmaklarıyla kadınlığımı araladı.
Dişlerinin arasından bir tıslama sesi çıktı.
“Sana dokununca nasıl hissediyorum biliyor musun? İçi bal dolu bir küpe parmaklarımı daldırmış gibi…”
“Balın taşmış yine. Ben de kübün ağzını yoklayarak daha fazlasını taşırıyorum.”
Ağzı sulanıyordu sanırım; çünkü dudaklarının arasından gelen o yumuşak “şşşurpp” sesiyle içine çekti ve ardından dudağını ısırdı.
Bana yaptıkları karşısında donup kalmaktan nefret ediyordum ama beni adeta hipnoz ediyordu. Hayatımda gördüğüm en yakışıklı adam, en seksi, en içten, en azgın ve en vahşi adam beni böyle deli gibi istiyordu.
Bu düşünce bile başımı döndürüyordu.
Onu bu hâle getirme gücüne sahip olmak…
Tatmin olmak için bana ihtiyaç duyması…
Gözlerime kilitlenip orada sıradan bir kadın olmadığımı hissettirmesi…
Kendimi inanılmaz hissediyordum.
Gözlerimi kapatıp başımı geriye attım. Kadınlığımın girişini zorlayan ikinci parmağı için istemsizce kasılan bedenimi gevşetmeye çalıştım.
O ana kadar sadece gürültüyle derin nefesler alıyor, bazen farkında olmadan nefesimi tutuyor, sonra bir anda hızla verip kıvranıyordum.
Ama ikinci parmağını da içime ittiği an, boğazımın en derininden kopan bir inleme dudaklarımdan döküldü.
Başımı tekrar kaldırdım.
Gözlerimiz yarı kapalıydı. Yüzünde ince, seksi bir gülümseme vardı.
“Seni biraz esnetmemiz gerekecek,” dedi.
Ne dediğini tam anlamıyordum bile. İçimdeki sızı bile zevk veriyordu.
Birden onun hâlâ giyinik olduğunu fark ettim.
Titreyen ellerimle gömleğinin düğmelerini çekiştirmeye başladım.
“Şşş, dur bakalım,” dedi.
“Senin sıran birazdan gelecek. Şimdi ben senin tadını çıkarıcam.”