2- Dertli Tarık Ağa…

1583 Words
Tarık ağanın konağı’ndan döndükten sonra eve gitmeye karar vermiştim. Ben ilk gün çalışma saatlerini konuşacağımızı düşünmüştüm ama Tarık Ağa beni muhataba almamıştı pek o yüzden yarın gitmeyi düşünüyordum. Eve vardığımda akşam çoktan bastırmıştı. Sokak lambalarının turuncu ışığı kapının önündeki taş zemine düşüyordu. Konağın havası hâlâ üzerimdeydi; burnumda o ağır kahve kokusu, kulaklarımda Zeyno’nun kahkahası vardı. Konak gerçekten de ağır bir havayla bütünleşmiş gibiydi. Güzel kokuyordu ama bir ağırlık vardı sanki. Orada kendimi çok tedirgin hissetmiştim. Üstelik küçük bir çocuğun orada nasıl yaşadığına da anlam veremiyordum Elimi demir kapıya uzattım. Kapı gıcırdayarak açıldı. Annemin sesini duydum içeriden. “Kim o?” dedi biraz telaşlı bir sesle. “Benim anne,” dedim içeri girerken. Bir an sonra kapı aralandı. Annem başörtüsünü düzeltip kapıya geldi. Gülümsemesi yorgun ama sıcaktı. “Kızım, sonunda geldin,” dedi. “Nasıl geçti ilk günün?” Cevap vermeden önce içeriye adım attım. Ev, sobanın sıcaklığıyla dolmuştu. Tavandaki is kokusu, duvardaki eski fotoğraflar, her şey tanıdıktı. Ayakkabılarımı çıkarıp başımı kaldırdım. “İyiydi anne,” dedim sakin bir sesle. Annem gözlerimin içine baktı. “İyi bakalım,” dedi. “Sen nasılsın peki? Dizin ağrıyordu, iyi misin?” Gülümsedi. “İyiyim kızım,” dedi, “İyi bakalım…” “Hadi gel,” dedi eliyle mutfağı işaret ederek. “İçeri geçelim, çorba yaptım. Birlikte içeriz.” “Tamam anne,” dedim, çantamı sandalyeye bıraktım. Mutfağa geçtiğimizde sobanın üstündeki tencere hâlâ kaynıyordu. Annem kepçeyle çorbayı karıştırırken yüzüne düşen ışık çizgileri, yılların izini belli ediyordu. Ellerindeki çatlaklar, o çatlaklara sinmiş sabun kokusu hep aynıydı. “Konakta sana yemek vermediler mi?” dedi, bana bakmadan. “Yok,” dedim omuz silkip. “Yani bilmiyorum. Sadece kahve içtim. Hem biliyorsun, pek iştahım yok benim.” Annem kaşığı bırakıp bana döndü. “İştahın yokmuş,” dedi. “Koca konağa gitmişsin, kahveyle dönmüşsün. Kızım senin midene bir şey girmezse nasıl ayakta duracaksın?” “İyiyim ben,” dedim gülümseyerek. “Merak etme.” Annem tencereye iki tabak doldurdu, masaya koydu. Çorbanın buharı burnuma geldiğinde içim birden ısındı. Kaşığı elime aldım, ilk yudumu içtim. Tuz oranı tamdı, biraz nane kokuyordu. O an anladım, ne kadar dışarıda olsam da huzur sadece bu evin içinde bulunuyordu. “Baban olsa ne gururlanırdı,” dedi annem birden. “Kızım konağa bakıcı olmuş derdi. Hep derdi ya, bizim kız beceriklidir diye.” Kaşığımı yavaşça bıraktım. Babamın adını duymak hâlâ boğazımı sıkıştırıyordu. Küçüktüm o öldüğünde. Sadece sesini hatırlıyordum, bir de akşamları beni dizine oturtuşunu. “Keşke görseydi,” dedim sessizce. “Görüyor,” dedi annem kararlı bir sesle. “Her sabah mezarlığa uğradığımda hissediyorum. Bize kızmaz ki o ancak gurur duyar.” Bir süre sessizlik oldu. Sobanın tıkırtısı, dışarıdan gelen rüzgâr sesi mutfağı doldurdu. Annem başını kaldırdı. “Peki,” dedi merakla, “Tarık Ağa’yı gördün mü?” Kaşığımı tabağa bıraktım. “Evet,” dedim, “gördüm.” “Nasıl biriydi?” “Bilmem,” dedim düşünerek. “Soğuk biri. Yani fazla konuşmuyor. Gözleri çok sert bakıyordu.” “Hiç konuştunuz mu?” “Hayır,” dedim. “Kahya tanıttı beni ama o işim var dedi. Sonra yukarı çıktı.” Annem başını iki yana salladı. “Çok şey ya o adam,” dedi. “Bütün köy öyle söyler. Soğuk, içine kapanık, kimseyle muhatap olmaz. Zamanında başına çok şey gelmiş, derler. Ama sen onlara takılma kızım. İşini güzel yap. O konağa git, paranı kazan, gerisini düşünme.” “Merak etme anne,” dedim. “O iş bende.” Annem derin bir nefes aldı. “Yalnız dikkat et,” dedi. “O konak büyük. Orada çok kaos olur kızım, sen dikkat et kendine tamam mı?” Onun bu sözleri içimi ısıttı. “Anneciğim sen merak etme. Senin tek derdin huzurun olsun. Ben zaten çalışıp sana bakmaya devam edeceğim.” Annem gülümsedi, gözleri hafif doldu. “Kızım,” dedi, “senin bana baktığın kadar ben kendime bakamadım. Bir kız çocuğu annesinin umudu olur mu hiç?” “Elbette olur,” dedim. “Ben senin kızınım.” Masada sessizce oturduk bir süre. Çorba bitti ama konuşmalar bitmedi. Annem geçmişten bahsetmeye başladı, merkezde çalıştığım yılın ne kadar zor geçtiğini anlattı. “O zaman da gurur duydum seninle,” dedi. “Koca şehirde tek başına ayakta durdun. Ama ben içimden dua ettim, dönersin diye. Bu köy senin toprağın, kızım. Babanın nefesi hâlâ bu evin duvarlarında.” Sözleri içimi titretmişti. Çorbanın sıcaklığıyla karışan o his boğazımda düğümlendi. “O yüzden döndüm zaten,” dedim. “Burada hayat var anneciğim.” Annem tabakları toplarken sobanın kapağını açtı, içine odun attı. Alevlerin sesi odanın içini aydınlattı. “Ah kızım benim…” “Hayat çok zor anne,” dedim yumuşak bir sesle. “Ben de hayata alışmaya çalışıyorum. Bir şekilde ayağa kalkmaya çalışıyorum çünkü böyle olması gerekiyor anne.” “Benim gözümde hâlâ çocuksun,” dedi. “Ne kadar büyürsen büyü. Ve şimdi senin, evdeki tüm yükü üstüne alman beni çok üzüyor.” Gülümsedim. “Biliyorum,” dedim. “Ama artık senin yerine ben düşüneceğim. Sen sadece dinlen. Dizin ağrımasın diye sabahları otur biraz, bahçeye çıkma.” “Ben bahçeyi bırakır mıyım hiç?” dedi gülerek. “O çiçekler babanın emaneti.” Birkaç saniye sessiz kaldım. Gözlerimi yere indirdim. “Annem,” dedim, “ben o konakta sadece işimi yapacağım. Kimseyle uğraşmayacağım.“ “Canım kızım benim…” dedi. Bu akşam yemekler yendi çaylar içildi. Ben ise gökyüzüne baktım çünkü ne zaman kötü hissetsem gökyüzüne bakardım. && Tarık Ağa’nın ağzından: Avluda yalnızdım. Gecenin serinliği taş zeminden yükseliyor, ciğerlerime kadar iniyordu. Elimdeki sigara neredeyse sönmek üzereydi ama söndürmeye elim gitmedi. Dumanı ağır ağır gökyüzüne karışırken, içimdeki sıkıntı da onunla birlikte yükselir gibi oldu. Konağın duvarları bile üzerime geliyor gibiydi. Gözlerimi kapatıp başımı geriye yasladım. Gecenin sessizliği, köyün derininden gelen bir köpek havlamasıyla bölündü. Kapının gıcırdamasını duydum. Annem geldi. Adımlarından tanıdım. Her zamanki gibi dik yürüyordu. Elinde bir şal vardı, omzuna almıştı. Gözlerindeki ifade, beni susturan o eski ifadenin aynısıydı. “Tarık,” dedi, sesi kararlıydı. “Saat kaç farkında mısın?” Gözümü kapatıp sigaradan bir nefes daha aldım. “Anne, saçmalıyorsun,” dedim yorgun bir sesle. “Saçmalamıyorum,” dedi hemen. “Sabahtan beri sadece sigara içiyorsun. Ciğerlerini mahvedeceksin.” Derin bir nefes aldım, dumanı yavaşça bıraktım. “Anne, lütfen. Konuşmak istemiyorum.” “Konuşmayalım o zaman,” dedi. “Ama ben susamam. Bütün gün şu avluda oturuyorsun. İnsan biraz hayatla ilgilenir.” Yüzüme bakmadım. “İlgileniyorum,” dedim. “Köyün her işiyle ilgileniyorum zaten.” “İş demiyorum,” dedi. “Senin kalbinden bahsediyorum.” Kaşlarımı çattım. “Kalbim gayet yerinde,” dedim. “Merak etme.” Annem başını iki yana salladı. “Oğlum…” Sesi yumuşamıştı ama hâlâ sertti. O hep öyleydi. Her zaman üstüme gelirdi. Ben ise genelde bildiğimi okurdum. “Anne, yeter,” dedim. “Bugün yorgunum.” “Her gün yorgunsun Tarık,” dedi. “Bir gün bile iyiyim dediğini duymadım.” Cevap vermedim. Sessizlik aramıza çöktü. O sırada uzaktan rüzgâr esti, avludaki fener hafifçe sallandı. Gökyüzü karanlıktı ama yıldızlar belirgindi. Annem yüzüme baktı, sonra yavaşça arkasını döndü. “Bir gün konuşmak zorunda kalacaksın,” dedi. “Kendinden kaçamazsın.” Kapı kapanınca sigaramı yere attım. Duman hâlâ parmaklarımın arasındaydı. Gökyüzüne baktım. Karanlık bu köyde daha koyuydu sanki. Her evin ışığı bir bir sönüyor, sadece bu konağın pencereleri kalıyordu ayakta. Herkesin uyuduğu bir saatte ben yine yalnızdım. Bu köy artık nefes aldırmıyordu. Her taşında geçmişin sesi vardı. Nereye baksam bir anı, bir iz, bir yük çıkıyordu. Ne kadar uğraşsam da hiçbir şeyi değiştiremiyordum. Herkes benden düzen bekliyordu. Yıllardır bu toprakta yaşıyorum ama hâlâ kendimi yabancı hissediyordum. Herkes; Ağamız güçlü adamdır diyordu. Güçlü olmak ne zaman mutlu olmakla karıştırılmıştı, anlamıyordum. Bir an başımı kaldırdım. Konağın ikinci katındaki pencereye takıldı gözüm. Işık sızıyordu. Perdeler hafifçe aralanmıştı. Küçük bir yüz, camın ardında bana bakıyordu. Zeyno’ydu. Gecenin bu saatinde uyanık olmasına şaşırdım. Elinde oyuncak ayısını sıkı sıkıya tutuyordu. Annem arkamdan tekrar konuştu. O da fark etmişti. “Neden bu saatte uyumadı ki?” dedi. Omuzlarımı silktim. “Bilmiyorum.” Zeyno’nun bakışı üstündü. Küçücük bir çocuk ama gözlerinde tuhaf bir merak vardı. Sanki benim içimi görüyordu. Elini cama koydu, gülümsedi. O gülümseme o kadar masumdu ki, içimde bir yer yumuşadı. Uzun zamandır kimse bana öyle bakmamıştı. Yavaşça başımı çevirdim. “Yarın Elif ilgilensin,” dedim kendi kendime. “Elif?” “Bakıcının adı Elif değil miydi?” diye sordum. “Hayır Damla,” dedi. “Unutmuşum.” Annem sessizce yanıma geldi. “O çocuğu çok yalnız bıraktın Tarık,” dedi. “Annesiz büyüyor, sen de pek umursamıyorsun. Üstelik babası da yok…” “Ne yapayım anne?” dedim. “Kendimi zor toparlıyorum.” “Toparlayacaksın,” dedi. “Çünkü herkes senden toparlanmanı bekliyor.” Bu cümleyi defalarca duymuştum. Herkesin beklentisi bendeydi ama kimsenin anlamadığı bir şey vardı. Ben de insandım. Koca konağın duvarları arasında yankılanan bir ses gibiydim sadece. Herkes o yankıyı duyuyordu ama kimse kaynağını sormuyordu. Sigarayı söndürdüm. Gözlerimi yeniden gökyüzüne çevirdim. Yıldızlar, sanki bana acır gibi parlıyordu. Bu köyün üstü karanlıktan yapılmış gibiydi. Kaçmak istedim. Uzak bir yere, kimsenin ağalık bilmediği bir yere gitmek. Ama nereye gidersem gideyim, içimdeki yük yine benle gelirdi. Annem sessizce içeri girdi. Ben avluda kaldım. Zeyno hâlâ penceredeydi. Küçük parmakları cama vurdu, sanki beni çağırmak ister gibi. Hafifçe elimi kaldırdım, selam verir gibi yaptım. Gülümsedi, sonra perdeyi kapattı. Işık söndü. Avluda yalnız kaldım. Belki de gerçekten bu köy beni yavaş yavaş içine çekip boğuyordu. Ama gitmek… gitmek de kolay değildi. Bu topraklar benim adımlarıma alışmıştı bir kere. Her taş, her ağaç, her duvar benim suskunluğumu ezberlemişti. Bir nefes aldım, havada toprak kokusu vardı. Gözlerimi kapattım. Yarın yeni bir gün olacaktı ama ben yine aynı adam olarak uyanacaktım. Ve bu köy, yine üzerime çökecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD