Öpüşmüyorduk. Ama sanki öpüşmekten daha yoğun bir şey yaşıyorduk. Dudaklarımız birbirine değmediği hâlde, tenlerimiz konuşuyordu. Kalbim kulaklarımda zonkluyor, boğazım kuruyordu. Bir adım daha yaklaşsam dudaklarımız çarpışacaktı ama ikimiz de o son santimi kapatamıyorduk.
Sadece bakıyorduk, nefes alıyorduk, birbirimize dokunuyorduk. Ve o an, gölün soğuğu bile bizi ayıramıyordu.
“Artık dön,” dedi. “Güneş yükselmeden eve var.”
Ben sadece başımı salladım. “Peki,” dedim ardından ona baktım. “Ayrıca benim adım Damla, Elif değil…”
“Pardon.”
Arkasını dönüp yürüdü. Adımları ağırdı, ama her biri yankı bırakıyordu. Gölün kenarında onun ayak izleri kaldı. Ben hala orada, ellerim çamurlu, kalbim hızlı atarken kaldım. Suya baktım, yüzümün yansıması bulanıktı.
Onun elinin sıcaklığı hâlâ bileğimdeydi. Dikenin sızısı geçmişti ama o dokunuşun izini silmek mümkün değildi. Sepetimi aldım, çamaşırları toparladım. Adımlarım yavaşladı. Arkasına bir kez daha baktım ama o çoktan uzaklaşmıştı.
Gölün kıyısından yavaş adımlarla uzaklaştım. Çamur eteğime yapışmıştı ama yürürken her adımda biraz daha kuruyordu. Tarık Ağa’nın yürüyüşünün bıraktığı izleri arkamda bıraktım. Onun dokunuşunun sıcaklığı hâlâ bileğimde dolaşıyordu ama nefes aldıkça kendimi toparlamaya çalıştım.
“Kendine gel Damla,” dedim sesli bir şekilde.
Gölün serinliği arkamda kaldı ve patika yola doğru çıktım. Rüzgâr saçlarımın arasından geçti. Köyün evleri her adımda daha belirginleşti. Yoldaki taşlar, otların kokusu ve hafif sis sabahın ilk saatlerini hissettiriyordu.
Eve vardığımda kapının önündeki eski tahta sandalyeye takıldı gözüm. Annemin sabahları oturup çay içtiği sandalye yine oradaydı.
Kapıyı açtığımda annemin telaşlı yüzü beni karşıladı. “Kızım sonunda geldin,” dedi. Sesindeki rahatlama çok netti.
Ben de derin bir nefes alıp içeri adım attım. “Anneciğim biraz geciktim, kusura bakma,” dedim. Sözlerimin arasında yorgunluk vardı ama annem bunu hemen fark etti.
Elimi tutup parmaklarıma baktı. “Parmağına bir şey mi oldu, kan akıyor,” dedi. Sesindeki endişe boğazımı düğümledi.
Parmak ucuma hızla baktım. Tarık Ağa’nın çıkardığı dikenin bıraktığı küçük yara hâlâ taze görünüyordu. “Biraz yaralandım ama iyiyim,” dedim. Yara küçük olmasına rağmen annemin yüzünde beliren kaygı büyüktü. Beni içeri çekti ve hemen sandalyeye oturttu.
İçeri geçince evin sıcaklığı beni sardı. Eski kilimlerin kokusu, sobanın yanmamış olsa bile bıraktığı sıcaklık hissi, duvarlarda asılı eski fotoğraflar… hepsi tanıdıktı.
“Yıkasaydın iz kalmazdı kızım,” dedi.
“Önemki bir şey değil anne,” dedim. “Merak etme.”
Annem karşıma oturdu. Gözleri benim üzerimdeydi. “Köy bu sabah yine sessiz,” dedi ve pencereden dışarıya baktı. “Herkes tarlaya erken indi. Sen de çok erken çıktın evden.”
“Evet,” dedim. “Çamaşırları bir an önce halletmek istedim.” Elimdeki sepeti masanın altına koydum. Çamurlu giysilerimi görünce annemin kaşları hafifçe kalktı. “Çamura düştüm,” dedim.
Annem derin bir nefes aldı. “Dikkat et kızım,” dedi.
Bir süre sonra annem bana döndü. “Peki ne zaman çıkacaksın?” dedi. “Konağa ne zaman gideceksin?”
Yüreğim bir an sıkıştı. Tarık Ağa’nın yüzü gözümde belirdi. Beni gölden nasıl kaldırdığı, gözlerimin içine nasıl baktığı, elinin sıcaklığı…
Adam kalçamı tutmuştu, kalçamı…
Ben gerçekten anlamıyorum? Neden kalçamı tutmuştu ki?
“Yarım saat hazırlanıp gitmem gerekiyor,” dedim.
Annem başını salladı. “İşin gücün rast gelsin kızım,” dedi. “Konağa gidiyorsun ya, tedirgin olma. İşine bak.”
O an içim biraz ısındı. Onun desteği her zaman en büyük gücümdü. “Oy anneciğim,” dedim, “iyi ki varsın.”
Annem gülümsedi ve saçımı omzumdan çekip arkamda topladı. “Sen de bitanem.”
Biraz sonra ayağa kalktım. “Ben hazırlanmaya gideyim,” dedim. Sepeti alıp kapının kenarına koydum.
Annem de arkamdan baktı. “İstersen sana bir çay koyayım,” dedi.
“Olur anne,” dedim. “Çay içersem kendime gelirim.”
Annem mutfağa gitti, demlikten çay sesi gelmeye başladı. Ben de odama geçtim. Aynaya baktığımda yüzümde gölün bıraktığı solukluğun izi vardı.
Saçlarım biraz dağılmıştı, ellerim hâlâ hafif kızarmıştı. Ama beni en çok düşündüren şey Tarık Ağa’nın bana bakışıydı. O bakış sanki içimde küçük bir kapıyı aralamıştı. Onun o sert ifadesinin arkasında ne olduğunu bilmek istedim ama bunu düşünmenin doğru olmadığını da biliyordum. Sonuçta çalışacağım yer onun konağıydı.
O benim ağamdı.
Gözümü aynadan ayırdım. Annemin sesi içeriden geldi. “Damla, çay hazır.”
“Geliyorum anne,” dedim. Odayı toparlayıp salona döndüm. Annem çayı bardağa koymuştu. Masaya oturdum. İlk yudumu alınca sıcaklık içime yayıldı.
Annem, “Bugün zorlanırsan bana söyle,” dedi. “İşim gücüm yok. Yardım ederim.”
“Ben hallederim anneciğim,” dedim. “Merak etme.”
Ama içimden bir ses, bugünün sıradan bir gün olmayacağını söylüyordu. Sanki konağa gittiğimde her şey biraz daha değişecekti.
Çayımı bitirdim. Yerimden kalkarken annemin yüzüne baktım. “Hazırlanıp çıkayım,” dedim. “Yoksa geç kalırım.”
Annem ayağa kalktı. “Git kızım,” dedi. “Allah yolunu açık etsin.”
Ben de derin bir nefes alıp başımı salladım. “Amin anne,” dedim.
Odama geçtim.
Dolabın kapağını açtım ve en sade, en derli toplu elbisemi seçtim. Koyu yeşil, diz altına inen ve vücudumu çok belli etmeyen bir elbiseydi.
Üstüne ince bir hırka aldım çünkü bazen üşüyordum. Saçımı özenle yukarıdan topladım.
Aşağıda bir tutamın yüzüme düşmesine izin verdim çünkü o tutam bana her zaman kendimi biraz daha iyi hissettirirdi. Aynada kendime bakınca derin bir nefes aldım.
“Tamam Damla, bugün her şeyi halledeceksin,” dedim kendi kendime. “Ayrıca Tarık Ağanın kalçanı tuttuğunu da unut.”
Ayna tabii ki bana cevap vermedi.
“Sadece kalçanı tuttu. Öpmedi ya…” dedim.
Evin kapısını sessizce kapattım ve köy yolundan yürümeye başladım. Toprak yolda ayakkabımın çıkardığı hafif ses bana garip bir güven veriyordu. Konak uzaktan bile heybetli görünüyordu. Kalbim kapıya yaklaştıkça hızlandı.
Kapıyı çaldım. Çok geçmeden içeriden bir genç kız kapıyı açtı. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
“Hoş geldin Damla abla,” dedi.
“Hoş buldum,” dedim gülümseyerek.
Hemen abla demesine şaşırmamıştım.
Beni içeri buyur etti. Avludan geçerken çalışanların çoğu oradaydı ve beni meraklı ama sıcak bakışlarla süzüyorlardı. Birkaç saniye sonra Kahya Hanım göründü. Her zamanki gibi düzenli, sert duruşlu ama içinde saklı bir şefkati olduğuna emin olduğum bakışlarla bana yaklaştı.
“Hoş geldin Damla,” dedi.
“Hoş buldum Kahya Hanım. Bugün iş için konuşuruz artık değil mi?” dedim.
“Evet, Önce çalışanlarla tanış, sonra odama gelirsin” diye karşılık verdi.
Başımı hafifçe salladım.
Çalışanlar tek tek yanıma gelmeye başladı. Aralarında daha önce hiç duymadığım isimler vardı ve bu beni mutlu etti çünkü her biri bu konağın ruhuna ayrı bir dokunuş katıyor gibiydi.
İlk gelen kız kendini tanıttı.
“Benim adım Sera. Mutfakta çalışıyorum,” dedi.
“Sera… Çok güzel bir isimmiş. Memnun oldum,” dedim.
Ardından yapılı, uzun boylu bir genç adam yaklaştı.
“Ben Rafet. Bahçe işlerine bakarım. Yardımcı olmam gereken bir şey olursa söyle,” dedi.
“Teşekkür ederim Rafet,” diye karşılık verdim.
Arkasından elinde çamaşır dolu bir sepet taşıyan orta yaşlı bir kadın geldi.
“Ben Narin kızım. Çamaşırlara bakarım. Senin kıyafetlerine de yardımcı olurum gerekirse,” dedi.
Gülümsedim. “Çok naziksiniz Narin Abla.”
Ardından genç, çilli bir kız yaklaştı.
“Ben Leman. Zeyno’ya bazen ben de bakıyorum. O yüzden sık sık karşılaşacağız galiba,” dedi.
“Memnun oldum Lenman. İşbirliği yapmamız gerekecek zaten” dedim.
Son olarak iri yapılı, sakallı, hafif somurtkan biri geldi.
“Ben Okan,” dedi kısa bir şekilde.
“Okan Bey bahçeden sorumludur ama aynı zamanda güvenlik işlerine de bakar,” diye ekledi Rafet gülerek.
Okan başını eğerek selam verdi. “Hoş geldin.”
“Hoş buldum,” dedim kibarca.
Bu kadar farklı isim duyunca içimde bir rahatlama oldu çünkü kendimi daha önce hiç bilmediğim bir dünyanın içine adım atmış gibi hissettim. Bu dünya benimkinden büyüktü ama sıcaklığı da bir o kadar derindi.
Kahya Hanım bana işaret etti.
“Damla, gel kızım, konuşalım.”
Onun peşinden odaya girdim. Oda büyük değildi ama tertipliydi.
“Damla, niyetin nedir?” diye sordu.
Derin bir nefes aldım. “Benim niyetim Zeyno’ya iyi bakmak. Eğer konakta kalmam gerekirse kalırım ama annem evde yalnız. Onu da düşünmek zorundayım.”
Kahya Hanım başını yavaşça salladı. “Bunu konuşuruz. Sen elinden geleni yaparsan gerisini hallederiz. Zaten Tarık Ağa ile de konuşacaksın.”
Sözleri içimi bir nebze rahatlattı. Yine de Tarık ağa ile konuşma fikri beni biraz geriyordu çünkü onunla bugün gölde resmen öpüşecektik.
“Tamam Kahya Hanım,” dedim.
“Bugün kendini çok yormadan Zeyno’nun düzenini öğren. Akşama doğru tekrar konuşuruz,” dedi.
Kahya Hanım’ın peşinden ağır adımlarla yukarı kata doğru çıktım. Merdivenlerin ahşabı her adımda hafifçe gıcırdadı ve o ses bile içimde yükselen gerginliğe eşlik etti. Bugün konuşacağımız şeylerin hayatımda büyük bir değişiklik yaratacağını biliyordum. Bu yüzden nefesimi düzene sokmaya çalışarak merdivenleri tamamladım. Kahya elindeki anahtarla sağdaki odayı açtı ve bana girmemi işaret etti. Oda sade ama düzenliydi. Pencereden içeri giren ışık duvarlara yumuşak bir sarılık bırakmıştı.
“Gel kızım, otur bakalım,” dedi.
Odanın ortasında duran küçük kanepeye oturdum. Ellerimi dizlerimde birleştirdim ve gözlerimi kaçırmadan ona baktım. Kahya kapıyı kapattı ve karşıma geçti. Sandalyeye oturduktan sonra sözlerine başlamadan önce derin bir nefes aldı.
“Damla, dün gece Tarık Ağa ile konuştum,” dedi.
Bir anda içim kasıldı. Tarık Ağa’nın adını duyunca kalbim hızlandı çünkü onu pek tanımıyordum ama hakkındaki her şey ağır bir hava taşıyordu. Sertliği, ciddiyeti ve sessizliği herkes tarafından konuşuluyordu. Kahya devam etti.
“Tarık Ağa seni kalıcı olarak işe almaya karar verdi, yani evde kalacaksın,” dedi.
Bir an için ne dediğini anlayamadım. “Kalıcı mı?” diye sordum yavaşça.
Kahya başını salladı. “Evet. Kalıcı olmanı istiyor. Çünkü Zeyno’nun, biliyorsun, bir annesi ve babası yok. Bunu muhakkak duymuşsundur. O yüzden onunla yirmi dört saat ilgilenebilecek biri lazım. Ben de açıkça söyleyeyim, senin ilgilenebileceğine inanıyorum.”
Kalbime hafif bir sıcaklık doldu çünkü böyle güvenerek konuşması beni mutlu etti. Yine de düşündüklerimi söylemek zorunda olduğumu biliyordum.
“Hak veriyorum Kahya Hanım ama bu nasıl olacak ki?” dedim. “Benim annem tek başına yaşıyor. Onu bırakamam. Evde bütün işleri ben yapıyorum. O tek başına kalamaz.”
Kahya durumu zaten önceden düşünmüş gibi sakin bir ifadeyle konuştu.
“Konağın hemen yanında küçük bir ev var Damla,” dedi. “Orada çalışanlar da kalıyor. İstersen annen için bir oda ayarlarız. Hem annen yalnız kalmaz hem de sen gözün arkada kalmadan işini yaparsın. Ayrıca annenin birçok masrafını da biz karşılarız. Su, elektrik, mutfak ihtiyaçları… Hepsi bizden olur.”
Sözleri beni o kadar derinden etkiledi ki gözlerimde hafif bir yanma hissettim. Annem için her ay mutfak masrafı, ilaç parası ve faturalar yüzünden zorlandığımı biliyordum. Defalarca gece yarısı oturup hesap yaptığım olmuştu. Ayın sonunu nasıl getireceğimi düşündüğüm günlerin ağırlığı omuzlarıma çökmüştü her zaman.
Kahya devam etti. “Burada çalışırsan maddi olarak rahat edersin Damla. Bu konakta çalışan kimse yokluk görmez.”
İçimdeki sıkıntı bir anda hafifledi. Bu teklif sanki hayatımın en ağır yükünü alıp başka bir yere bırakmış gibi hissettirdi. Eskiden beri ilk defa bir rahatlama nefesi aldım.
“Tamam o zaman Kahya Hanım,” dedim. “Kabul ediyorum.”
Kahya’nın yüzünde hafif bir memnuniyet belirdi.
“İyi ettin kızım. Şimdi sana bazı kurallar anlatacağım. Bunlar önemli kurallar. Hepsine dikkat etmen gerekir.”
Başımı salladım. “Dinliyorum.”
Kahya sandalyesinde hafifçe öne doğru eğildi. Yüzündeki ciddiyet oda havasını değiştirdi.
“Öncelikle şunu bilesin ki Tarık Ağa asla ve asla gereksiz konuşmayı sevmez” dedi. “Onunla çok samimi olmaya çalışma. O böyle şeyleri sevmez. Ona karşı saygılı durmalısın. Gereksiz yere soru sormamalısın. Bir isteğin olursa bana sorarsın. Onun üzerinden konuşuruz.”
Sözlerini sindirmek için birkaç saniye sessiz kaldım. “Anladım,” dedim.
“O kimseyle çok yüz göz olmaz” diye devam etti. “Kendi annesi bile onunla fazla konuşmaz. Onun içine kapanık tarafları vardır. O yüzden ona şahsi sorular sormaman çok önemlidir.“
Yutkundum. Tarık Ağa’nın ne kadar ciddi biri olduğunu zaten duymuştum ama bu kadar katı bir düzen beklemiyordum.
Kahya birkaç saniye sustu ve ardından konunun en ağır kısmına geçti.
“Bir de Asalet Hanım var,” dedi. “Tarık Ağa’nın annesi.”
İçime istemsiz bir ürperti indi. Kahya’nın ses tonu bile değişmişti.
“Asalet Hanım çok gaddar bir kadındır,” diye devam etti. “Haberdar olasın. Düşünmeden konuşmayan, hata affetmeyen birisidir. Konağın düzeni onun elinden geçer. Gözünden hiçbir şey kaçmaz. Ona karşı daha dikkatli ol. Yaptığın işi en iyi şekilde yap. Zeyno’ya bakarken en ufak bir kusura bile toleransı yoktur.”
“Anladım Kahya Hanım,” dedim sakin kalmaya çalışarak.
“Merak etme,” dedi. “İşini iyi yaptığın sürece bir sorun yaşamazsın. Zeyno’nun sana alışması da önemli. O çocuk çok hassas bir çocuk. Sessizdir ama gözleriyle çok şey anlatır. Kalbini açtığı kişi kolay bulunmaz. Eğer sana alışırsa bu konakta yerin sağlam olur.”
O an içimde hem bir gurur hem de büyük bir sorumluluk hissettim. Bir çocuğun hayatına dokunmak bana her zaman bir şey katmıştı ama bu sefer şartlar daha farklıydı. Bu sefer her şey daha ağırdı ama içimde bir istek vardı.
Kahya ayağa kalktı ve pencerenin yanına yürüdü. Perdeyi hafifçe araladı.
“Bu konakta çalışmanın en iyi yanı emeğinin karşılığını görmendir Damla,” dedi. “Bu köyde hiçbir yerde böyle bir maaş alamazsın. Tarık Ağa çalışanına kıymet verir. Para konusunda eli boldur ama disiplin konusunda çokça katıdır. O yüzden iyi çalışırsan burada geleceğin sağlam olur.”
Ben de ayağa kalktım. Kalbimde bir hafiflik vardı çünkü artık bir geleceğim olabileceğine inanıyordum. En önemlisi annemin rahat edeceğini biliyordum.
“Tamam Kahya Hanım. Elimden gelenin fazlasını yapacağım,” dedim.
Kahya yüzüme baktı ve başını onaylar gibi salladı.
“Ben de sana güveniyorum Damla. Şimdi istersen Zeyno’nun odasına geçelim. Bugün onunla biraz zaman geçir. Akşama doğru evle ilgili düzenlemeleri konuşuruz.”
Kahya yavaşça odadan çıktı.
O an içimde ilk kez gerçek bir umut yeşerdi. Sanki bu konak bana yeni bir hayat vaat ediyordu.
Kapıdan çıkarken derin bir nefes aldım. Tam gidecektim ki koridorda sert bir göğse çarptım. O anda o sert beden, kollarıyla birlikte vücudumu sardı.
Eli belimi buldu. Beni kendine doğru çekti.
“Tarık Ağa…” dedim.
Onu görmeyi bekleniyordum.
Üstelik bedenimiz birleşmişti ve ben kocaman olmuş sertliğini kasıklarımda hissediyordum.