Eliz Derin Kılıçarslan
"...Burada Eliz Derin Kılıçarslan kim?"
Kalbim tekledi.
Herkes aynı anda bana döndü.
Gazeteciler...
Polisler...
İtfaiyeciler...
Apartman sakinleri...
Hepsinin bakışları üzerime çevrilmişti.
İstemsizce bir adım attım.
"Benim."
Emir anında kolumun önüne geçti.
"Hayır."
Sesi kesindi.
Uzman ona döndü.
"Not ona hitaben."
"Önce ben okuyacağım."
Polis memuru araya girdi.
"Beyefendi, prosedür gereği—"
Emir cebinden kimliğini çıkardı.
Memur kimliği görünce sustu.
Uzman notu uzattı.
Emir beyaz kâğıdı aldı.
Katını açtı.
İlk satırı okuduğu anda...
Yüzündeki bütün ifade silindi.
Çenesindeki kas belirginleşti.
Parmakları kâğıdı buruşturacak kadar sıkmıştı.
"Ne yazıyor?"
Diye sordum.
Cevap vermedi.
"Emir."
Bu kez bana baktı.
Hayatımda ilk defa...
Onun gözlerinde bu kadar yoğun bir öfke görüyordum.
Korkutucu değildi.
Ürperticiydi.
"Ne yazıyor?"
Dedim tekrar.
Derin bir nefes verdi.
Sonra kâğıdı bana uzattı.
Aldım.
Yavaşça açtım.
Tek cümle yazıyordu.
> "Gül sana yakışıyor. Ama bir dahaki sefere tabutunun üstüne bırakacağım."
Altında ise...
Tek bir harf vardı.
S.
Parmaklarım uyuştu.
Kâğıt elimden kayıp yere düştü.
Emir eğilip kâğıdı aldı.
Kimseye göstermeden cebine koydu.
Sonra bana döndü.
"Arabaya."
Sesi tartışmaya kapalıydı.
"Emir..."
"Arabaya, Eliz."
İlk defa adımı bu kadar sert söylemişti.
İtiraz etmedim.
Koridor açıldı.
Koruması hemen arabanın kapısını açtı.
Ben arka koltuğa bindim.
Emir de yanıma oturdu.
Kapılar kapanır kapanmaz şoföre döndü.
"Sür."
Araba hareket etti.
Hiç kimse konuşmuyordu.
Yaklaşık beş dakika sonra...
Emir telefonu eline aldı.
Bir numarayı çevirdi.
Tek çalışta açıldı.
"Patron."
"Bulun."
"..."
"Selim Karasoy."
"..."
"Bu saatten itibaren yaptığı nefes alışverişini bile rapor edeceksiniz."
"..."
"Ve beni iyi dinleyin."
Sesi artık tamamen değişmişti.
Soğuktu.
Keskin.
Acımasız.
"Onu bana canlı getirin."
Kalbim sıkıştı.
Telefonun diğer ucundaki adam bile birkaç saniye sustu.
"Patron..."
"Canlı dedim."
"..."
"Çünkü önce konuşacağız."
Telefon kapandı.
Arabanın içi yeniden sessizleşti.
Yavaşça ona döndüm.
"Ne yapacaksın?"
Camdan dışarı bakıyordu.
"Bilmiyorum."
"Yalan."
Başını bana çevirdi.
"Bu kez yalan."
İlk kez bunu ona ben söylemiştim.
Bakışlarımız buluştu.
"Bana zarar vermedi."
Dedim.
"Sadece korkutmaya çalışıyor."
Emir başını hafifçe eğdi.
"Hayır."
Dedi.
"Sana zarar verdi."
Kaşlarım çatıldı.
"Nasıl?"
"Bütün gece seni korkuttu."
"Evine kadar geldi."
"Balkonuna çıktı."
"Kapına not bıraktı."
"Ve..."
Derin bir nefes aldı.
"...gözlerindeki şu ifadeye sebep oldu."
Ne demek istediğini anlamayınca yüzüne baktım.
Elini yavaşça kaldırdı.
Başparmağıyla gözümün altını hafifçe sildi.
O an fark ettim.
Ağlıyordum.
Farkında bile değildim.
Emir elini geri çekti.
Sesi bu kez çok daha sakindi.
"Bunun hesabını verecek."
Tam o sırada korumalardan birinin telefonu çaldı.
Adam konuşurken yüzü değişti.
Hemen dönüp Emir'e baktı.
"Patron."
"Konuş."
"Selim bulundu."
Arabanın içinde hava bir anda ağırlaştı.
"Nerede?"
Koruma yutkundu.
"Restoranın önünde."
Benim nefesim kesildi.
"Ne yapıyor?"
Koruma birkaç saniye sustu.
Sonra yavaşça konuştu.
"...Sizi bekliyor."
Arabanın içindeki sessizlik ağırlaştı.
İçimde garip bir his vardı.
Selim'in restoranın önünde beni değil...
Emir'i beklediğini biliyordum.
Yavaşça ona döndüm.
"Gitmeyecek misin?"
Camdan dışarı bakmayı sürdürdü.
"Hayır."
"Gerçekten mi?"
İlk kez bana döndü.
Bakışları sakindi.
"Şu an tek düşündüğüm şey sensin."
"Nereye gideceğiz?"
"Benim evime."
Kaşlarım istemsizce havaya kalktı.
"Senin evine mi?"
"Evet."
"Benim evim güvenli değil."
"Bunu ikimiz de biliyoruz."
Haklıydı.
Buna itiraz edemezdim.
Ama içimde başka bir huzursuzluk vardı.
"Ya Selim?"
"Soğukkanlı davran."
Dedi sakin bir sesle.
"Onu düşünecek insanlar var."
"Sen düşünmeyeceksin."
Başımı cama yasladım.
İstanbul'un gece ışıkları camın ardından akıp gidiyordu.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra sessizliği ben bozdum.
"Bir şey soracağım."
"Sor."
"Bugün..."
Kelimeleri seçmeye çalıştım.
"...neden sürekli beni korudun?"
Direksiyonu tutan ellerine baktı.
"Çünkü istedim."
"Bu cevap değil."
"Bence cevap."
Gözlerimi devirdim.
"Çok sinir bozucusun."
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"İlk söyleyen sen değilsin."
Burnumdan hafifçe güldüm.
"Ben de son olmayacağım."
Araba kırmızı ışıkta durdu.
İlk kez yüzü tamamen bana döndü.
"Eliz."
"Hı?"
"Bu gece hiçbir şey düşünmeyeceksin."
"Kolay."
"Selim'i düşünmeyeceksin."
"Kolay değil."
"Düşüneceksin biliyorum."
"..."
"Ama bunu tek başına yapmayacaksın."
Onun ne demek istediğini anlayınca yüzüne baktım.
"Ne demek istiyorsun?"
"Artık yalnız değilsin."
Kalbim sebepsiz yere hızlandı.
Cevap veremedim.
Işık yeşile döndü.
Araba yeniden hareket etti.
Şehrin kalabalığı yavaş yavaş arkamızda kalıyordu.
"Evine gidince ne yapacaksın?"
Diye sordum.
"Eve gidince..."
Kısa bir an düşündü.
"...bir kahve içeriz."
"Kahve mi?"
"Sen çay seviyorsun."
"Gördün mü?"
"Neyi?"
"Beni tanımaya başlamışsın."
Bu kez gerçekten güldü.
"Kendin söyledin."
"Detaylara dikkat ediyorsun."
"İşim bu."
Başımı iki yana salladım.
"Yok."
"İşin bu değil."
"Neymiş?"
"İnsanları okumak."
Bana birkaç saniye baktı.
Sonra tekrar yola döndü.
"Belki."
Araba şehir merkezinden tamamen uzaklaşmıştı.
Pencereden baktığımda artık yüksek binaların yerini ağaçlar alıyordu.
Yorgundum.
Hem zihnen...
Hem bedenen.
Başımı koltuğa yasladım.
Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu.
Tam o sırada Emir'in sesi duyuldu.
"Az kaldı."
"Hı..."
"Birazdan evde olacağız."
Başımı hafifçe salladım.
İnanmak istiyordum.
Bu gecenin artık biteceğine...
Artık hiçbir şey olmayacağına inanmak istiyordum.
---
Araba yaklaşık kırk dakika sonra yüksek duvarlarla çevrili büyük bir arazinin önünde durdu.
Demir kapılar bizi görür görmez sessizce iki yana açıldı.
İçeri girdiğimizde istemsizce etrafa bakmaya başladım.
Uzun taş yolun iki tarafına sıralanmış zeytin ve servi ağaçları gece ışıklarıyla ayrı bir hava oluşturuyordu.
Evin tamamı modern mimariye sahipti.
Siyah doğal taş, ahşap detaylar ve tavandan yere kadar uzanan camlar...
Sağ tarafta dikdörtgen, uzun bir sonsuzluk havuzu vardı.
Havuzun hemen ilerisinde oturma alanı, ateş çukuru ve geniş bir bahçe uzanıyordu.
Abartılı değildi.
Ama insan daha arabadan iner inmez buranın sahibinin kim olduğunu hissedebiliyordu.
Arabayı kapalı garaja park etti.
Motor sustuğunda ikimiz de birkaç saniye konuşmadık.
Emir önce indi.
Ben de peşinden.
Kapı parmak iziyle açıldı.
İçeri adım attığım anda loş ışıklar otomatik olarak yandı.
Salon neredeyse restoranın VIP bölümünden büyüktü.
Ortada büyük gri bir koltuk.
Karşısında siyah mermer şömine.
Yan tarafta tavana kadar uzanan kütüphane.
Camların ardında ise gece ışıklarının yansıdığı havuz...
İçerisi şaşırtıcı derecede sıcaktı.
"Etkileyici..."
Diye mırıldandım.
Emir ceketini koltuğun üzerine bıraktı.
"Hoş geldin."
İlk kez...
Bir eve misafir gibi değil de gerçekten davet edilmiş gibi hissettim.
Ayakkabılarımı çıkarırken Emir mutfağa yöneldi.
"Kahve içer misin?"
"Bu saatte mi?"
"Bana fark etmiyor."
Omuz silktim.
"İçerim."
Birkaç dakika sonra ikimizin önünde de birer fincan kahve vardı.
Salonun camlarının önündeki koltuklara oturduk.
Dışarıda havuzun suyu hafif rüzgârla dalgalanıyordu.
Uzun zamandır ilk kez...
Sessizlik bana huzur veriyordu.
Kahvemden bir yudum aldım.
"Güzel olmuş."
Emir bana baktı.
"Teşekkür ederim."
"İlk kez mi yapıyorsun?"
Kaşını kaldırdı.
"Nereden anladın?"
"Göz kararı koymuşsun."
İstemsizce güldü.
"Yakalandım."
İkimiz de hafifçe gülümsedik.
Bir süre daha günlük şeylerden konuştuk.
Ben çocukken mutfakta anneme yardım etmeye çalışırken yaktığım ilk keki anlattım.
O ise üniversite yıllarında yumurta kırmayı bile bilmediğini.
İlk kez...
Ne mafya vardı.
Ne Selim.
Ne gazeteciler.
Ne de sahte evlilik.
Sadece iki insan konuşuyordu.
Fincanımdaki son yudumu içerken Emir saate baktı.
Sonra ayağa kalktı.
"Ben biraz dışarı çıkacağım."
"Nereye?"
"Sigara içeceğim."
Şaşkınlıkla baktım.
"Sigara kullanıyor musun?"
"Bazen."
Camdan dışarı baktım.
"Hava serin."
"Biliyorum."
Sonra bana döndü.
"Sen çıkma."
"Neden?"
"Üşürsün."
Gözlerimi devirdim.
"Ben çocuk değilim."
"Biliyorum."
"Ama yine de çıkma."
İç çekerek başımı salladım.
"Peki."
Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm oluştu.
"Beş dakikaya gelirim."
"Tamam."
Kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkarken bana döndü.
"Kapıyı içeriden kilitle."
"Neden?"
"İçim rahat etsin."
Başımı salladım.
"Tamam."
Kapı kapandı.
Ben de elimdeki fincanları alıp mutfağa geçtim.
Musluğu açıp fincanları yıkamaya başladım.
Bir yandan da kendi kendime söyleniyordum.
"Mafya desen mafya..."
"Ev sahibi desen ev sahibi..."
"Ama kahve yapmayı yeni öğrenmiş."
İstemsizce güldüm.
Fincanları kurulayıp yerine yerleştirdim.
Salona geri döndüm.
Kocaman camlardan bahçeye baktım.
Emir görünmüyordu.
"Herhalde arka bahçeye geçti."
Diye mırıldandım.
Telefonumu elime aldım.
Saati kontrol ettim.
Dokuz dakika.
"Dokuz dakikadır sigara mı içiyor?"
Kaşlarımı çattım.
"İki paket bitmiştir."
Koltuğa oturdum.
Televizyonu açtım.
Beş dakika kadar rastgele kanallar arasında gezindim.
Odaklanamıyordum.
İçimde sebepsiz bir huzursuzluk vardı.
Televizyonu kapattım.
Tekrar saate baktım.
On altı dakika.
"Yok artık."
Ayağa kalktım.
"Kesin telefonla konuşuyor."
Bahçeye çıkıp seslenmeye karar verdim.
Kapıya yürüdüm.
Kapı kolunu aşağı indirdim.
Açılmadı.
Kaşlarımı çattım.
Bir kez daha denedim.
Yine...
Açılmadı.
"Ne alaka?"
Elektronik kilidin ekranına baktım.
DIŞ KİLİT AKTİF
Bir süre ekrana boş boş baktım.
"...Ne?"
Tekrar kapıyı denedim.
Yok.
Kapı gerçekten dışarıdan kilitlenmişti.
İçimden hafifçe homurdandım.
"Emir..."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Bunu bilerek yaptın."
Perdeleri araladım.
İlk bakışta bahçe bomboş görünüyordu.
Sonra...
Hareket eden bir gölge dikkatimi çekti.
Bahçenin en arkasında siyah takım elbiseli bir adam duruyordu.
Eli kulağındaki kulaklığa gidip geliyordu.
"Kim bu?"
Biraz daha dikkatli baktım.
Havuzun yanında...
Bir kişi daha.
Çitin köşesinde...
Bir kişi.
Garajın yakınında...
İki kişi.
Başımı hafifçe sağa çevirdim.
Yüksek duvarın dış tarafında park etmiş siyah bir araç vardı.
Aracın yanında iki adam ayakta bekliyordu.
Arka bahçeye bakan camlara yöneldim.
Orada da...
Ağaçların arasında biri vardı.
Gözlerim büyüdü.
Birini fark ettikçe...
Diğerini görüyordum.
Çatıda.
Bahçede.
Duvarın dışında.
Giriş kapısında.
Hepsinin kulağında telsiz vardı.
Hepsi aynı yöne bakıyordu.
Bu eve.
Bir tanesi başını kaldırıp bulunduğum cama baktı.
Bakışlarımız bir anlığına kesişti.
Adam hemen elini kulağına götürdü.
Bir şey söyledi.
Ve gözlerini hızla üzerimden çekti.
Yaklaşık on saniye sonra...
Diğer korumaların neredeyse tamamı aynı anda çok kısa hareketlendi.
Hepsi bakışlarını önlerine çevirdiler.
Sanki...
Benim camın önüne geldiğimi birbirlerine haber veriyorlardı.
Başımı iki yana salladım.
İçimden istemsizce güldüm.
"Sen..."
Diye mırıldandım.
"Sigara içmeye çıkmadın."
Camdan dışarı bakmaya devam ettim.
"Sen beni bildiğin eve kilitledin."
Ve o an...
Emir Ateş Kılıçarslan'ın bana söylediği ilk yalanın nedenini de anlamış oldum.
Sigara içmeye gitmemişti.
Beni güvende bırakıp...
Tek başına hesaplaşmaya gitmişti.