Eliz Derin Duman
Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu.
Bir yanda iki yıldır peşimi bırakmayan geçmişim...
Diğer yanda daha birkaç saat önce telefonda tanıştığım, resmî kayıtlara göre eşim olan adam...
İkisi de birkaç adım önümde duruyordu.
Emir'in sesi sakindi.
Fazla sakindi.
"Çünkü resmî kayıtlara göre... yanında durduğun kadın benim eşim."
Selim önce bana baktı.
Sonra Emir'e.
Ardından öyle bir kahkaha attı ki sokaktan geçen birkaç kişi dönüp bize baktı.
"Sen de buna inanıyorsun demek."
Emir'in yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
"Sana bir soru sordum."
Selim alaycı bir ifadeyle bana baktı.
"Bu kadın mı senin eşin?"
Bir adım bana yaklaşmaya çalıştı.
Emir araya girerek aramızdaki mesafeyi tek hamlede kapattı.
"Olduğun yerde kal."
Selim aldırmadı.
Dudaklarını küçümseyerek büktü.
"Aynı kadından mı bahsediyoruz?"
Emir'in bakışları sertleşti.
Selim konuşmaya devam etti.
"Aklını başından almayı iyi bilir."
Sesi gittikçe çirkinleşiyordu.
"Herkese aynı oyunu oynar."
Midem kasıldı.
"Bırak şu fahişeyi sen." diye başladı.
Devamındaki aşağılayıcı sözleri duyduğum anda istemsizce gözlerimi kapattım.
Bir sonraki saniye ne olduğunu anlayamadım.
Emir bir adım bile geri çekilmedi.
Aksine...
Bir anda ileri atıldı.
Selim'in cümlesi yarıda kesildi.
Çevrede kısa süreli bir panik oluştu.
İkisi birbirinden ayrıldığında Selim sendeleyerek geriye doğru birkaç adım attı.
Emir'in yüzündeki o sakin ifade tamamen kaybolmuştu.
Çenesi sıkılmıştı.
Gözleri buz gibiydi.
Sesini ilk kez bu kadar sert duydum.
"Onun hakkında bir kelime daha söylemeyeceksin."
Selim öfkeyle doğrulmaya çalıştı.
"Sen kimsin de—"
"Cümlelerini dikkatli seç."
Emir'in sesi yükselmiyordu.
Ama nedense daha ürkütücü geliyordu.
"Eğer konuşmaya devam edeceksen, saygı çerçevesinde konuş."
O an etrafımızda insanlar toplanmaya başlamıştı.
Restoranın güvenlik görevlileri de kapıya yönelmişti.
Ben ise...
Olduğum yere çivilenmiştim.
Nefes almayı unutmuş gibiydim.
Kulaklarım uğulduyordu.
Ellerim titriyordu.
Bacaklarım sanki bana ait değildi.
"Eliz."
Emir'in sesi uzaktan geliyormuş gibi ulaştı bana.
Başımı çeviremedim.
Sadece boşluğa bakıyordum.
"Eliz."
Bu kez daha yakındı.
Omzuma ceketini bıraktığını hissettim.
"Hadi."
Adım atamadım.
Gerçekten atamadım.
Vücudum verdiği bütün komutları reddediyordu.
Sanırım yaşadığım adrenalin, korku ve stres aynı anda üzerime çökmüştü.
Bir an sonra Emir'in derin bir nefes aldığını duydum.
"İzin ver."
Ne demek istediğini anlayamadan kendimi yerden kesilmiş hissettim.
Beni incitmeyecek kadar dikkatli ama itiraz etmeme fırsat vermeyecek kadar kararlı bir şekilde kollarına almıştı.
Başımı omzuna yaslamadım.
Yaslayacak hâlim de yoktu.
Sadece donup kalmıştım.
Beni siyah arabasının ön yolcu koltuğuna oturttu.
Emniyet kemerimi bağladı.
Kapıyı sessizce kapattı.
Sonra direksiyonun başına geçti.
Motor çalıştı.
Araba ağır ağır bulunduğumuz sokaktan uzaklaşmaya başladı.
İlk birkaç dakika boyunca sadece motorun sesi vardı.
Emir gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
"İyi misin?"
Cevap veremedim.
Sesim çıkmıyordu.
Bunu fark etmiş olacak ki yeniden sordu.
"Eliz."
Dudaklarımı araladım.
Tek kelime bile çıkmadı.
Boğazıma kocaman bir düğüm oturmuştu.
"Eliz."
Sesini duyuyordum.
Ama cevap veremiyordum.
Sanki beynimle bedenim arasındaki bütün bağ kopmuştu.
Arabayı sürmeye devam ediyordu.
Kırmızı ışıklarda duruyor, yeniden hareket ediyor, direksiyonu sakin ama kontrollü hareketlerle çeviriyordu.
Ben ise sadece ön camdan görünen ışıklara bakıyordum.
Nereye gittiğimizi bilmiyordum.
Ne kadar zaman geçtiğini de...
Bir ara adımı tekrar söyledi.
"Eliz."
Sesine ilk kez başka bir hitap karıştı.
"Güzelim..."
Gözlerimi kırpabildim.
Hepsi buydu.
"Bana bak."
Bakmak istedim.
Gerçekten istedim.
Ama başımı çeviremedim.
Ellerim hâlâ buz gibiydi.
Arabayı yavaşça sağa çekti.
Motor sustu.
Dalgaların sesi...
İşte onu duyabiliyordum.
Başımı çok az çevirebildiğimde İstanbul Boğazı'nın kıyısında olduğumuzu fark ettim.
Gece bütün şehri maviyle siyah arasında bir renge boyamıştı.
Karşı kıyıda binlerce ışık parlıyordu.
Deniz, hafif rüzgârla birlikte usul usul kıyıya vuruyordu.
Kapı açıldı.
Emir arabadan indi.
Birkaç saniye sonra benim bulunduğum tarafa geldi.
Kapımı açtı.
Yüzüme eğildi.
Kaşlarının arasındaki çizgi hâlâ kaybolmamıştı.
"Güzelim..."
Bu kez sesi çok daha yakındı.
"Nefes al."
Derin bir nefes almaya çalıştım.
Ciğerlerim sanki ilk kez hava doluyormuş gibi yandı.
Başını hafifçe salladı.
"Aferin."
Arabanın içine uzanıp torpidoyu açtı.
Küçük bir şişe su çıkardı.
Kapağını açarken gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadı.
Şişeyi bana uzattı.
"Tutabilir misin?"
Parmaklarımı oynatmaya çalıştım.
Olmadı.
Elim yarıda kaldı.
Bunu görünce hiçbir şey söylemedi.
Şişeyi dikkatlice dudaklarıma yaklaştırdı.
"Yavaş."
İlk yudumu zar zor içebildim.
Boğazımdan geçen soğuk su bütün vücuduma yayıldı.
İkinci yudum daha kolaydı.
Sonra üçüncü...
Şişeyi yavaşça geri çekti.
"Biraz daha iyi misin?"
Bu kez başımı çok hafif de olsa aşağı yukarı hareket ettirebildim.
Konuşamıyordum.
Ama artık etrafımı daha net görüyordum.
Emir şişenin kapağını kapatıp arabanın tavanına yaslandı.
Gözlerini birkaç saniye denize çevirdi.
Derin bir nefes aldı.
Sonra yeniden bana baktı.
"Az önceki adam..."
Sesi yine sakindi.
"...Selim Karasoy."
Yutkundum.
Bu kez isminden kaçamadım.
Gözlerim istemsizce yere indi.
Emir bunu fark etti.
"Demek doğru kişiyi araştırmışım."
Sessizliğim cevaptı.
Başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktu.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sadece dalgaların sesi vardı.
İstanbul gecesi bütün karmaşasına rağmen burada garip bir huzura sahipti.
Ben ise ilk kez...
Yanımda neredeyse hiç tanımadığım bir adam varken kendimi, restorandan çıktığım andakinden daha güvende hissediyordum.
Bu düşünce beni en az yaşadıklarım kadar şaşırtmıştı.