PROLOG
O gün her zamanki gibi başlamadı.
Daha güneş doğmadan yükselen gürültülerle uyandım. Önce rüya sandım, gözlerimi açmak istemedim. Ama avluya açılan kapının kırılış sesiyle her şey gerçeğe döndü. Ardından evimizin kapısına art arda vurulan tekmeler tüm evi titretti.
Yatağımda doğruldum. Kalbim sanki bir yerinden kopacak gibiydi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken aceleyle üzerime bir şeyler geçirdim. Dışarıda babamın adı bağırılıyordu. Adamlar evin önünde toplanmıştı.
Ev yanıyor olsaydı bile o halimle dışarı çıkamazdım. Üzerimde ince pijama vardı ama burada bu bile yeterdi. Babamın gözünde bunlar yatak kıyafetiydi ve hiçbir erkek beni o hâlde görmemeliydi. Bu kural, korkudan bile güçlüydü.
O sırada uyanan kardeşi bana sarıldı. Onu kollarıma aldım, saçlarını okşadım.
“Sus… korkma.” dedim.
Ama sesim bile titriyordu. Bir süre sonra evin içindeki sesler değişti. Dışarıdan gelen bağrışmalar artık içerideydi. Babam kapıyı açmış olmalıydı. Çünkü o andan sonra evin havası tamamen değişti. Koridorlardan ağır adımlar, sert emirler ve öfke dolu sesler yükseliyordu. Birileri evin etrafında dolaşıyor, pencerelere bakıyor, her yeri kontrol ediyordu.
Sonra gür bir ses duyuldu.
“Fırat nerede?”
Abimi arıyorlardı. Kalbim bir an duracak gibi oldu. Kapım bir anda sertçe açıldı. İki öfkeli adam içeri girdi. Biri ışığı açtı. Odanın içi bir anda kör edici bir beyazlığa büründü. Gözleri hızlıca bizi süzdü. Kardeşimle ben yatağın kenarında donakalmıştık.
Hiçbir şey demediler. Sadece baktılar.
Sonra aynı hızla geri çıktılar.
Koridordan sesleri gelmeye devam etti.
“Bu oğluna söyle kendi çıksın ortaya! Biz bulursak sonuç kötü olur!”
Ev altüst edildi. Dolap kapakları açıldı, yataklar kaldırıldı, her köşe didik didik arandı. Sanki abim bir insan değil de saklanmış bir suçtu. Bir süre sonra gittiler. Ama geride bıraktıkları şey gitmedi. Korku, evin duvarlarına sinmişti.
Ve biz biliyorduk…
Abim altıncı sınıftan beri sevdiği kızı kaçırmıştı. Dışarıdan bakıldığında bu, romantik bir hikaye gibi durabilirdi. Yıllarca birbirini seven iki insanın kavuşma isteği… Birçok kişi buna aşk derdi, belki de masal gibi anlatırdı.
Ama bizim yaşadığımız yerde aşk, masal değildi.
Burada kurallar vardı. Töre vardı. Güç vardı. Ve abim, o kurallara karşı gelmişti. Kaçırdığı kız, Kendal Ağa’nın tek kızıydı. Bir köylünün oğlu bir ağanın kızını kaçırmıştı.
Kaçışları uzun sürmedi. Kendal Ağa ’dan kaçmak mümkün değildi.
Güneş yeni doğmuştu ki avluda bağrışmalar yükseldi. Abimi içeri sürüklediler. Abimi tanınmayacak halde yere fırlattıklarında dünya bir an durdu sanki. Yüzü darmadağındı, gözleri şişmişti, nefes alırken bile acı çekiyordu.
Yanında Şeyda vardı.
Dizlerinin üzerine çökmüş, hıçkırarak ağlıyordu. Aşkı yüzünden parçalanmış bir kız gibi değil… sanki aşkın içinde kaybolmuş biri gibiydi.
Şeyda…
İsmi bile ironikti.
Sevdalı demekti.
Ve onu bu isimle çağıran baba, aslında en çok sevdaya düşman olan kişiydi.
Zaten isimler her zaman kaderi yansıtmıyordu. Benim adım da Sarya ’ydı mesela. Anlamı özgürlüktü. Ama ben ne büyürken özgürdüm ne de bundan sonra olacaktım. Özgürlük, benim hayatımda sadece bir kelime olarak kalmıştı; dokunamadığım, yaşayamadığım bir hayal gibi.
O gün her şey biraz daha netleşmişti aslında.
Kendal Ağa, abimi de kızını da öldürmek istiyordu. Şeyda ’yı çoktan başka birine vermek üzereydi. Bir Ağa oğluyla yapılacak evlilik, onun gücünü daha da büyütecekti. Güç… onun tek inancı buydu. Daha fazla toprak, daha fazla söz, daha fazla korku.
Ama aynı zamanda başka planları da vardı.
Büyük oğlu Baran, yakında bir Ağa kızıyla evlenecek ve yeni bir güç olarak yükselecekti. Ortanca oğlu Boran üniversitedeydi; evin dışında, başka bir dünyada yaşıyordu. Küçük oğlu ise daha çocuktu, henüz hiçbir şeyin farkında bile değildi.
Her şey onun kontrolünde olmalıydı.
Ama olmadı. Ne olduğunu kimse tam olarak bilmiyordu.
Kendal Ağa nasıl ikna oldu, hangi sözler söylendi… bu sır hala kimsenin ağzından tam çıkmadı. Ama sonuç belliydi.
Berdel kabul edilmişti.
Ve bu berdel, beni Baran Ağa ’ya esir ediyordu. Bir kız verilecek, bir kız alınacaktı. Ama gerçekte kimse mutlu olmayacaktı.
Benden herkes nefret ediyordu.
Baran… zaten adı bile korkuyla anılan bir adamdı. Sertti. Acımasızdı. Sessizliği bile insanın üzerine çökerdi. Onun olduğu yerde sesi biraz yükselse, herkes geri çekilirdi. Kimse onun konuşmasını istemezdi. Adam gözüyle insanları yönetiyordu. Konuşunca...
Kendal Ağa ise ikinci kez yıkılan planının öfkesini içinden atamıyordu. Kendi kızını bir köylüye zorunda kalmış, ve onun yerine “bir köylü kızı” almayı kabullenmişti. Onun gözünde bu bir evlilik değil, aşağılanmaydı.
Ve ben…
Bütün bu nefretin tam ortasına bırakılmıştım. Baran beni istemiyordu.
Kendal Ağa beni küçümsüyordu.
Evdeki herkes benim bir “bedel” olduğumu biliyordu.
Ve bütün bunların üstüne…
İlk gece çarşafımda kan yoktu.
O an, zaten kırılgan olan her şey daha da ağırlaştı sanki. Çünkü kan sadece bir iz değildi…
Bir hüküm gibiydi.
Peki böyle bir nefretin içinde beni kim dinlerdi? Kim görürdü?
Kim benim masumiyetimi dinlemek isterdi? Kimin umrundayım ki benim için uğraşsın?