Toprak yağmuru Ailesinin evine bıraktıktan sonra eve gitmek Hiç içinden gelmedi. Bu yüzden Üsküdar’da bulunan meyhanenin yolunu tuttu. Yalnız başına da olsa biraz kafa dağıtmaya ihtiyacı vardı. Aslında bir arkadaşında çağırabilirdi. Ama Buda pek içinden gelmiyordu. Biraz yalnız kalıp düşünmesi gerekiyordu.
Daha yarım saat kadar önce ayrıldığı kadını düşünüyor da elbette. Hafta sonunu onsuz geçirdikten sonra duyguları netleşmişti. Bu kadından hoşlanıyordu. Hatta hoşlanmaktan öte ona çarpılmış gibiydi. Kırk yaşında ki kalbi yirmili yaşlarına geri dönmüş gibi atıyordu. Yağmur Toprak’ın çoraklaşmış kalbine akmıştı bir kez. Bunu inkar etmenin kimseye bir faydası yoktu. Toprak hislerinin daha önceki yıllarda hissettiklerinden çok daha derin ve güçlü olduğunun farkındaydı. Onu tek durduran Yağmur’un çekingen duruşuydu. Belli ki kendisinin hızı ve belki hislerinin güçlü oluşu kadını bir şekilde geri çekilmeye itiyordu. Kadını tanıdığı söylenemezdi. Ne tür yaraları olduğunu bilmiyordu. Ne tür travmaları olduğunu da. Adımlarının hepsini planlayarak atmalıydı belki de, ama aşktı işte bu. Adım madım tanımazdı ki!
Toprak rakısını içerken Yağmur’u kaçırmayacak bir yol bulmayı denedi. Onun kaçmasını değil, aksine kendisine koşarak gelmesini istiyordu. Hatta bu yaşına kadar hiçbir şeyi bu kadar çok istemiş sayılmazdı. İlk kez bir kadını bu kadar cani gönülden arzuluyordu. Bu arzudan da asla vazgeçecek değildi. Belki yağmuru korkutmayacak ihtimal de buydu işte.
Ona açık olursa düşüncelerini ve hislerini açıkça ve mertçe anlatırsa, kadın niyetinden emin olursa ondan kaçmayı bırakırdı. Yağmurun daha önce anlattıkları hala aklındaydı elbette. Geçmişte yaşanmış bile olsa Toprak’ın canını sıkıyor da hala. Birinin Yağmur’a sulanma ihtimali bile boğazına iki demir pençe gibi sarılıyordu. Genç kadının çalıştıkları dava yüzünden ona yakınlaşmaya çalıştığını düşünmesini istememesini sebebi de buydu. Çünkü Toprak’ın hislerinin yıllardır peşinde olduğu seriyi katille uzaktan yakından hiçbir alakası yoktu. Yağmur’un da bunu bilmesi gerekiyordu. Çünkü ikisi de oyunlar oynayacak yaşı çoktan geçmişlerdi. Ve Toprak bir an evvel arzuladığı o aşkı yaşamak istiyordu.
Bu sırada Yağmur çoktan ailesinin evine girmişti. Babası ona kapının önünde dikilerek ne yaptığını sorduğunda kadın verecek bir cevap bulamamıştı. Bugün donup kalmaktan öteye gittiği olmuyordu zaten. Babasından çekinmesi gerekip gerekmeyeceğini de bilmiyordu. Bu yüzden tıkanıp kalmıştı. Özcan’ın onayı her zaman Yağmur için kıymetli olmuştu. Ancak bugüne kadar onaylayacağı bir ilişkinin içerisine girmemişti. Birkaç flörtü olmuştu elbette. Hiçbiri babasıyla tanıştıracağı aşamaya varamamıştı. Bu yüzden adamın vereceği tepkiyi kestiremiyordu.
Babası eve girdiğinde bile ona hal hatır sormaktan öteye gitmediğinde Melis ile yaptığı telefon konuşmasına şahit olmadığını anladı. Özcan duymuş olsaydı, mutlaka kızının bir haftadır tanıyıp da aşık olduğu adamı öğrenmek isterdi. Kim olsa bunu isterdi zaten. Yağmur bile bunun şokunu yaşıyordu zaten. Ailesinin de şoka gireceğini tahmin etmek zor değildi.
“Ee, kaçak! Anlat bakalım, kaç gündür ortalarda gözükmüyorsun. Söyle bakalım babana! Ne işler çeviriyorsun!” babasının şakacı tavrının altında imalar seziyor olmasının tek sebebi yarası olanın gocunmasıydı. Adamın her zamanki konuşma tarzıydı bu. Sitem ediş şekliydi bazen. İşler çevirmekten kastı da elbette haber peşinde koşuyor olmasıydı. Ancak yarası olan Yağmur ister istemez gocunmuştu işte.
“Ne işler çevireceğim, babacığım?” Yağmur asla baba demezdi, babacığım derdi hep. Başka türlüsüne dili dönmezdi. Çocukluktan kalma en masum alışkanlıktı. “Tahmin ettiğin üzere yeni bir haberin peşindeyim.”
“Ne haberiymiş? Anlatsana, kızım. Merak ediyorum, biliyorsun.”
Yağmur ne kadar anlatmak istese de ailesini endişelendirmek istemediğinden sessiz kalıp geçiştirdi. “Sürpriz olsun, babacığım. Bir müddet üzerinde çalışmam gereken bir iş. Araştırmam gerekenler var. Sonra yayınladığımda annemle beraber okursunuz. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Bu kariyerimin en önemli haberi olacak. Başarılı olabilirsem tabii.”
Salona giren annesi cevap verdi. “O da ne demekmiş? Benim kızım tabi ki başarılı olacak! Bu kadar çalışmanın karşılığını sonunda alacağından eminim ben.” Diyen kadın gelip kızını öptü. Ailesinin ona olan güveni gazetecinin boğazını düğümledi. Annesi çok badireler atlatmıştı. Kızının başarısını görmeyi her anneden daha çok hak ediyordu. Yağmur’un hırsının sebeplerinden biri de buydu. Ailesine verdikleri emeklerin boşa gitmediğini göstermek istiyordu.
“Kendine güven, kızım. Çünkü biz sana güveniyoruz. Sonunda hak ettiğini bulacaksın!” babasının ağzından çıkan sözlerle ortamdaki hava iyice ağırlaştığında Yağmur ayaklanıp kollarını sıvadı.
“Bu kadar duygusallık yeter bence. Ben çok acıktım, anne. Hadi sana yardım edeyim de şu güzel kokunun sahiplerini sofraya taşıyalım.” Annesinin akşam yemeğe geleceğini söylediğinde döktürmüş olduğundan emindi. Güzel kokular da tahminlerini doğrular nitelikteydi ve gerçekten acıkmıştı. Özellikle de annesinin yemeklerine açtı. Bir haftadan uzun süredir boğazından doğru düzgün bir yemek geçmemişti.
“Sen yorgunsundur, kızım. Sen elini yüzünü yıka, ben annene yardım ederim.” Babası hep böyle bir adamdı. Asla ne Yağmur’a ne de annesine kıyabilirdi. Öğrencilik yıllarında da asla elini sıcak sudan soğuk suya sokmamıştı. Hatta çoğu zaman annesiyle bu sebeple tartışırlardı. Çünkü annesi yemek yapmayı, ev işi yapmayı öğrenmesi için bunları yapması gerektiğini savunurdu. Babası ise büyüdüğünde öğrenir, hanım diyerek kestirip atardı. Babasının her fırsatta şımarttığı kızı büyümüştü, yemek ve temizlik yapmayı ise kendi evine geçtiğinde öğrenmişti bir şekilde. Yağmur biliyordu ki annesi babasına bunun için ne kadar kızarsa kızsın, Yağmur’un üvey babası tarafından şımartılmış olması onun da çok hoşuna gidiyordu.
Ailecek yenecek akşam yemeğinin başına oturacakları sırada çalan kapı hepsini durdurdu. “Can abim mi geldi yoksa?” diye sordu Yağmur ebeveynlerine.
“Odur.” Dedi babası kapıya giderken. “Sen yemeğe geleceğini söyleyince onu da arayıp haber verdim.” Bunu kendisi de akıl edebilseydi keşke, çünkü abisini görmeyeli ve onunla konuşmayalı çok olmuştu. Nasıl özlediğini şimdi daha iyi fark ediyordu. Çocukluk ve gençlik yıllarını dip dibe geçirmişti Can ve Yağmur, Can kendi öz annesinin yanında yaşamasına rağmen. İki ayrı evde büyüyen kardeşlerdi onlar. Her ikisi de iş hayatına atıldıkları için ayrı düşen iki kardeşin arasına ne mesafe ne zaman girebilmişti.
Can içeri girer girmez babası ve üvey annesinden önce Yağmur’a sımsıkı sarılıp “N’aber, ufaklık?” diye sorarken saçlarını eliyle dağıttı. “Özlemişim seni.”
“Ben de seni özlemişim, abi. Ben iyiyim, sen nasılsın?” diye sordu Yağmur, sımsıkı sarıldığı abisine. Bu sert göğüse başını dayayabilmek babasınınkine yaslanmak kadar huzur ve güven vericiydi. Can her zaman Yağmur’un sığınacak ikinci limanı olmuştu. Hatta çocukluk ve gençliğinin ilk yılları boyunca babasından önce sarıldığı, sığındığı kişi Can olmuştu. İkisi kardeşlik bir yana uzun zaman birbirlerinin en yakın arkadaşı ve sırdaşı olmuşlardı. Onların üvey kardeşi olduğunu öğrenenler hep çok şaşırmışlardı çünkü öz kardeşlerden bile düşkünlerdi birbirlerine.
Ailecek çok güzel bir yemek yediler ve harika bir akşam geçirdiler. Dışardan görenlerin kıskanacağı bir aile gibiydiler Yağmur’a göre. Hayatın ona sonradan hediye ettiği bir manzaraydı bu. Bunun için her zaman da şükretmeyi bilmişti.
Yenen yemeğin, içilen kahvelerin ardından yatma vakti geldiğinde annesi ve babasının ısrarı sonucu eve gitmekten vazgeçip çocukluk odasına abisi ile kalmaya karar verdi. Hala büyüdükleri ranza odada duruyor, onları bekliyor gibiydi.
Gece yarısını geçerken Yağmur ve abisi hala laflıyorlardı. Annesi ve babasına anlatmaktan çekindiği haberi abisine gönül rahatlığıyla anlattı. Can öyle pimpirikli bir adam değildi. Yağmur için endişelenecek olsa da onun için kendi kendini yemezdi. Aksine Yağmur abisinin desteğini göreceğini bilerek kelimeleri ağzından döktü. Her detayı anlatması bittiğinde abisinin de onun kadar heyecanlandığını biliyordu. Yağmur biraz çekinse bile Toprak Komiseri de abisine anlattı sonunda. Aklı başında biriyle duygularını paylaşmak rahatlatmıştı genç kadını.
“İlişki tavsiyesi almak için doğru adres olduğumu biliyorsun.” Abisinin kendisiyle dalga geçmesi Yağmur’u gülümsetmişti, çünkü adam haklıydı. Can’ın çetelesi tutulamayacak kadar çok ilişkisi olmuştu. Neyse ki son zamanlarda tanıştığı Melek sayesinde biraz olsun durulmuştu. Yağmur, Melek’i çok seviyordu ve onun abisi için doğru kişi olduğunu da biliyordu. Ancak Can’ın evlilik gibi bir düşünceye yanaşmadığının da farkındaydı. Boşanmış ailelerin çocuklarının ciddi ilişkilere bakması kolay değildi. Bunu Yağmur’dan iyi kim anlayabilirdi ki?
Yağmur bir anlığına gözlerini kapatıp yaşadığı aydınlanmanın tadına vardı. Tabi ya, dedi kendi kendine. Yağmur’un farkında olmadan elini kolunu bağlayan bilinç altındaki travmalar olabilirdi. Genç kadın çocukluğunun ilk bölük pörçük hatırlıyordu. Net olarak hatırlayabildiği anıları pek azdı. Ancak bilinç altı ona ciddi ilişkilerden ve bağlanmaktan kaçınmasını söylüyor olabilirdi pekala. Çünkü annesinin yaşadığı dram dolu yılları hatırlamasa da biliyordu. Aynı hataya kendisi düşmek istemiyordu. Sonuçta annesi de öz babasına aşık olmuştu. Aşk her şey demek değildi, bunu Yağmur çok yakından tecrübe etmişti. Hem de olması gereken zamandan çok daha erken bir vakitte.
“Uyudun mu, fıstık?”
“Hayır, abicim.” Diye yanıtlarken kendini sorgulamaya ara verdi. “Uyumadım.”
“Ne düşünüyorsun?”
“Sence bizim gibi problemli çocukluk yaşayanlar mutlu olmayı becerebilir mi?”
“Bu da nereden çıktı?” Can ranzanın alt katından çıkıp ayağa dikildi. “Biz arızalı falan değiliz. Bizden çok daha kötü geçmişe sahip insanlar mutlu mesut yaşarken biz neden mutlu olmayalım?”
Yağmur kendisine bakan abisine çevirdi bakışlarını. “Öyleyse neden her ikimiz de aşktan kaçmaya çalışıyoruz? Neden iş ciddiye bindiğinde kaçıyorsun?” abisinin kaşlarının çatıldığını görünce ilave etti. Yalnız olmadığını hissetsin istiyordu. “Peki ben neden Toprak’a cidden aşık olabileceğimi hissettiğim için arkama bakmadan kaçıp gitmek istiyorum?”
Can cevap vermedi, çünkü ne diyebileceğini hiç bilmiyordu. Kardeşinin haklı olduğunu bilse de vereceği net bir cevap ya da bir çözüm yoktu. Genç kadın abisinin konuşmayacağını anlayınca dert yanmaya devam etti. “Bugüne kadar kimseden böyle etkilenmedim. Üstelik adamı daha tanımıyorum bile.”
“Belki onu tanımadığın, onun duygularını net olarak anlayamadığın için korkuyorsundur. Annenle babama baksana. Herkesin evliliğinin berbat olmadığının kanıtı değil mi onlar? Onlarınki gibi bir aşka sahip olursam asla kaçmam. Sen de kaçmazsın.”
“Haklısın.” Haklıydı. Üstelik korkunun ecele faydası yoktu. Mantığı onu ne kadar durdurmaya çalışırsa çalışsın kalbi Toprak’a kaymak da ısrarcıydı. Çoktan kayıp gitmişti bile. Yaşamadan bunun nasıl sonuçlanacağını kimse bilmezdi. Yağmur korkularının onu esir almasına izin vermemeliydi. Bugüne kadar korktuğu her şeyin üzerine yürümüştü, bunun da üzerine yürüyebilirdi. Eğer hayatında annesi ve babasınınki gibi sağlam bir ilişki, sırtını yaslayabileceği bir erkek, yanında durabilecek bir sevgili istiyorsa bunu yapmak zorundaydı.
O gece yattığında Yağmur, bir rüya gördü. Rüyasında, bir caddenin kenarındaki kaldırımda ayakta dikiliyordu. Yanında birkaç valiz ve koli vardı. Toprak’ın yadigarıyla gelip onu almasını bekliyordu. Onun evine taşınacak olmanın mutluluğu ve heyecanı içerisindeydi. Kendisini bekleyen geleceğe doğru adım atmak için sabırsızdı. Birlikte yaşamanın bir sonraki adımının evlilik olduğunu biliyordu ama bu onu hiç korkutmuyordu.
Sonunda Toprak’ın yadigarını yolda gördüğünde el salladı sevdiği adama. Otuz iki dişi birden gözükecek şekilde gülümsüyordu. Nihayet araba önünde durdu ve Toprak bütün ihtişamıyla arabadan inip Yağmur’un yanına gelip yanağına tüy gibi yumuşak bir öpücük bıraktı. O arabanın arkasına eşyaları sığdırmaya çalışırken Yağmur da kaldırımdan inip arabanın kapısını açtı.
Gördüğü şey karşısında yüreği ağzına geldi. Ön koltukta bir kadın oturuyordu ama bu kendisinden başka biri değildi. Birden nefes alamaz ve düşünemez oldu. Sonra birden bire uyandı Yağmur. Her şey ne kadar da iyi gidiyordu? Diye düşündüğü sırada elini kuş gibi çırpınan kalbinin üzerine onu durdurabilecek gibi koymuştu.
Yağmur hala gördüğü rüyanın etkisindeyken kalkıp hazırlandı. Herkes hala uyurken evden çıktı. Sabahın köründe ailesini uyandırmamak için sessizce üzerini giyinmişti. Bugün yine emniyete uğrayacaktı ama bunu yapmadan kendi evine gidip üzerini değiştirmeliydi. Neyse ki evi çok uzakta değildi. Yürüyerek gidebilecekti.
Yağmur emniyete vardığında mesai saati henüz başlamıştı. Hiç uyumayan karakol oldukça kalabalıktı. Yeni gelişmeleri öğrenmek için baş komiserin odasına uğradı ancak adam henüz gelmemişti. Bilgi almadan gazeteye dönmek istemediğinden komiserin sağ kolu Sami’nin yanına uğradı.
“Günaydın, Sami Komiserim.” Dedi adamın masasına yaklaştığında. Sami baktığı ekrandan gözlerini ayırıp genç kadına çevirdi bakışlarını.
“Günaydın.” Diye yanıtlarken bu kadını her gün burada görmeye alıştığını fark etti. Onun gibi baş komiseri dahil herkesin alıştığını düşünüyordu bu dost canlısı kadına. Tatlı dili ile kendisine herkese çoktan bağlamıştı. Belki birilerini daha fazla. Çünkü gözünün ucuyla Baş Komiserinin kendilerine buruşturduğu yüzüyle yaklaştığını görmüştü. Sami’nin gözünden hiçbir şey kaçmazdı ancak yıllardır birlikte çalıştığı üstündeki değişimin herkes farkındaydı. Gazeteciye yaklaşan erkek sineği bile tek bir bakışı ile öldürecek gibi bakıyordu adam.
“Günaydın, amirim.” Diye seslendi Sami, kendilerine hızlı adımlarla yaklaşmış adamı.
Baş Komiser yanıt vermeden başıyla selamladı yardımcısını. Yine burnundan soluyordu çünkü bu kadını her yalnız bıraktığında yanında başka bir polisi bulmaktan hiç hoşlanmıyordu. “Bakıyorum yine erkencisiniz, Yağmur Hanım.”
“Ben de bakıyorum, yeniden hanımlı beyli konuşmalara dönmüşüz.” Toprak sinirden ne dediğini biliyor muydu acaba? Bu kadın onun bütün dengesini alt üst ediyordu. Onun kendisine ait olduğunu tüm dünyaya, en azından kendi ekibine duyurmak gibi barbarca düşünceler geçiyordu aklından.
“Hadi odama geçelim de daha fazla meslektaşlarımı işinden etmeyin.”
Yağmur komiserden duyduklarına gözle görülür bir şekilde bozuldu. Bunu Sami de Toprak da fark etti. Genç kadını tanıdıklarından beri yüzünü ilk kez bu kadar asık görmüş olabilirlerdi. Yağmur kendisine fazlalık gibi davranılmasan hiç hoşlanmamıştı. Bunu yapan Toprak olduğu için de çok kırılmıştı. Daha fazla rezillik çıkmasın diye adamı odasına kadar takip etti. Adam ona oturmasını söylediğinde ayakta dikilmeye devam etti.
“Sadece bir gelişme varsa öğrenmek için uğradım. Hatta ilk önce sizin odanıza geldim, sizi bulamadığım için yardımcınızın yanına gittim. Amacım kimseyi işinden geri koymak değil.” Toprak’ın içinde bir şeyler sızım sızım sızladı gazetecinin incinmiş sesini duyduğunda. Anında pişman oldu ağzından çıkan sözlere. Onu incitenin kendisinin olduğunu bilmek canını daha da yakmıştı. Onun sizli bizli konuşmasından da hiç hoşlanmamıştı. Bu kadına nasıl tutulmuştu böyle? Koca adam körpe delikanlılar gibi aşık olmuştu.
“Bir gelişme yok maalesef.” Toprak Yağmur’un gideceğini anladığı anda ayaklanıp odasının kapısının önüne geçti. “Gitme, lütfen.”
“Burada kalıp yapacağım hiçbir iş yok.” Genç kadın başını dikleştirip meydan okuyan bakışlarını sundu. “Kimseyi işini de engellemek istemem, komiser.”
“Özür dilerim, güzelim.” Toprak daha fazla içindekileri tutamayacaktı. Gözle görünür şeyleri içinde tutmanın ne anlamı vardı ki zaten? “Seni incitmek istemedim ama kendime engel olamadım, tamam mı?”
Omuzları düştü adamın. Duygularına direnmek ve bunları dile getirmemek çok yorucuydu. Artık ne olacaksa olsun deyip kadına yaklaştı. Gazeteci aralarındaki mesafeyi kırgınlığı yüzünden korumak için komiser ona yaklaşmaya çalıştığında bir adım gerilese de beline uzanan el buna engel oldu.
“Kaçmaya devam mı edeceksin?”