Uzun zamandır Yağmur’un hayatına kimse girmemişti. Aşık olmayı bırakın, hoşlandığı bir adam bile olmamıştı. Ancak henüz adını bile öğrenmediği baş komiseri gördüğünde kısa bir anlığına da olsa nutku tutuldu. Adımları aksadı. Kalbi her zamankinden daha hızlı çalışmaya başladı.
Müdürün kapısının tıklatılmasıyla açılmasının bir olması üzerine ufak çapta bir şaşkınlık yansıyan yüzün gözleriyle kendininkiler kesiştiğinde zaman durdu sandı biran. Ancak kendisini toparlaması uzun sürmedi. Adam yakışıklı olabilirdi. Adam ortalığı cayır cayır yakacak kadar yakışıklı olabilirdi ancak şuan Yağmur’un hedefindeki şeyler bambaşkaydı. Bu yüzden aklını başına getirip bu odaya gelme sebebini gerçekleştirmeye koyuldu.
Baş komiser kendisine ufak bir tebessüm ve bir baş hareketi ile selam verip tüm dikkatini müdüre çeviren kadına baktı. Genç kadının güneşin etrafa saçtığı ışıkları andıran kısa sarı saçlarında gezindi ilk önce gözleri. Sonra yan profilden yüzünü inceledi. Vücuduna doğru kayan gözler adamı uzun zamandır hiç başına gelmediği şekilde etkilendiğini gösteriyordu dışarıya. Allah’tan! Diye geçirdi adam içinden, odadaki iki kişi de sana bakmıyor.
Toprak genç kadının şık giyimini onayladı, sanki onayına ihtiyaç varmış gibi. Çok kadınsı giyinmemişti gazeteci. Aksine rahatına pek düşkün gibi giyinmiş olmasına rağmen hoş görünüyordu. Yüksel bey siyah kumaş pantolonun üzerine geçirdiği kısa pudra rengi yumuşak kazağı ile hem masum hem de kadınsı gözükmeyi başarmıştı. Ayağındaki topuklu ayakkabılar bile Toprak’ın radarına girdiğinde Topla kendini, oğlum diye geçirdi içinden. Ne oluyor sana?
Dikkatini incelediği kadından güçlükle söküp aldıktan sonra konuşulanlara vermeyi başardığında kadının müdürü sorguya tuttuğunu gördü. Bunu yapabildiğine göre masasının arkasında oturan adamın bu küçük kadınla arası iyi olmalıydı. Çünkü kadının adamdan hesap sorar gibi bir hali vardı.
“Müdürüm, bu kez haber benim. Sözümü almadan şuradan şuraya gitmem.”
“Daha haberin ne olduğunu bile bilmiyorsun, Yağmur.” Baş Komiser sonunda merak ettiği ismi öğrenmiş oldu böylece.
“Bana bildiğim kadarı yeter ve bu kadarı bana bunun tam benlik olduğunu söylüyor.”
“Bana göre hiç de senlik değil, ancak şuan bunu tartışmanın zamanı değil. Gördüğün üzere misafirim var.”
Yağmur biranda aklını başına gelmiş gibi bir ifade ile baş komisere elini uzattı. “Çok affedersiniz. Sizinle tanışmadık.” Adamın sıcacık avuç içi onunkine değdiğinde içini adlandıramadığı bir şey kapladı. “Ben Yağmur Tezcan.”
“Ben de Baş Komiser Toprak Kahveci.”
“Memnun oldum.” Hala birleşik ellerine indirdi bakışlarını. Adamın elini bırakmaya niyetinin olmadığını gördüğünde şaşırsa da kendi elini geri aldı. Bu da neydi şimdi?
Yağmur gayet rahat bir tavırla Toprak’ın karşısındaki sandalyeye geçip oturduğunda Haluk Bey başını iki yana salladı. “Yağmur’umuzla tanıştın madem, Toprak Komiser. O zaman kaldığımız yerden devam edebiliriz. Belli ki kendisinin bizi yalnız bırakmaya pek niyeti yok.”
Yağmur kendisi hakkında konuşan müdürüne dönüp ona en şirin gülümsemesini sunduğunda Haluk pek etkilenmese de Toprak ne hakkında konuştuklarını bir anlığına unutacak kadar etkilenmişti. Ne vardı bu kadında? Şeytan tüyü falan mı? Toprak’a uykularını kaçırtan, yıllardır aklından çıkaramadığı katili birkaç saniyeliğine bile olsa unutturmayı başarmıştı. Hem de sadece bir gülüşü ile.
“Şu arşivinizi incelemek istiyorum bizzat.” Dedi adam mevzuya geri dönmesi gerektiğini fark edince. “Bizim arşivimizden farklı bir şeyler yakalamış mısınız, görmek istiyorum.”
Genç adam merakla kendisine bakan bir çift gözü fark ettiğinde ona da açıklamada bulunma ihtiyacı hissetti. Kadın o kadar hevesle bakıyordu ki bu hevesi gidermesi gerektiğini düşünmüştü. “Bir seri katilin peşindeyiz uzun zamandır: Turna Kuşu.” Kadının ilgiyle bakışı Toprak’ın anlatmasını kolaylaştırıyordu. Yoksa Turna Kuşundan bahsetmek zoruna gidiyordu. Başarısızlığı kabul etmekte zorlandığı için kimse onu suçlayamazdı. “Bundan otuz yıl kadar önce buna benzer bir cinayet daha işlenmiş ve gazeteniz bunun haberini yapmış. Bizim katilimizle en ufak bir ilgisi var mı, yoksa sadece tesadüf mü bilmek istiyorum. Hatta bugüne kadar yapılmış diğer cinayet haberlerine de bakabilirim. Atladığımız bir şeyler olmalı mutlaka.”
“Ne zamandır bu adamın peşindesiniz?” diye sordu Yağmur. O kadar heyecanlıydı ki sesi titremişti. Bir seri katilin peşine düşecek olmak vücuduna adrenalin pompalıyordu. Uzun zamandır bu kadar gerilimli bir iş düşmemişti kendisine.
“Üç yıl kadar oldu. Üç yıl ve yedi kurban.”
“Üç yıl.” Diye tekrarladı kadın başını yukarı aşağı sallarken. Üç yıldır polisin bulamadığı katili bulabilirse Yağmur’dan sadece bu gazetede değil, bütün ülkede bahsedilirdi. Bunun bir fırsat olduğunun farkındaydı ancak bunun başına konmuş bir talih kuşu olduğunu yeni idrak ediyordu. Gözü kara genç kadın ne yapıp edip bu haberi ona vermelerini sağlayacak ve sonunda da o katili yakalamak için canla başla çalışacaktı.
“Müdürüm müsaade ederseniz, ben yardımcı olmak isterim Baş Komiserime.” Tek kaşını kaldırıp kendisine bakan Haluk’un neye dikkat kesildiğini çok iyi biliyordu. Yağmur’un bu kadar kibar ve ricacı konuşması adamcağızın sık sık başına gelen bir şey değildi. Bu bakış da ne yapmaya çalıştığını anlıyorum bakışıydı. Bu bakışın karşısında sinmedi elbette Yağmur. Aksine omuzlarını dikleştirdi. “Eğer arşivde komiserimin işine yarayacak bir şey bulabilirsem bunun haberini yapmak isterim.”
Toprak araya girmek istedi. “Katil yakalanana kadar hiçbir haber yapamazsınız.”
“Tamam.” Diyerek sırıttı genç kadın, Toprak komiseri gülümsedikçe ne hale getirdiğini bilmeden, umursamadan. “Ben de katili yakaladığımızda haberimi yaparım.”
“Yakaladığımızda derken?”
Genç adama gülümseyerek bakmaya devam ederken gözlerini gözlerine dikmişti. “Yakaladığınızda demek istemiştim.” Diye düzeltti sözlerini. Ancak ilkinde ki ısrarı gizlemek için böyle yapmıştı. Baş Komiserin başına bela olacağını şimdiden belli edip onu kaçırmanın bir anlamı yoktu. Yağmur’un Toprak ile anlaşmaya ihtiyacı vardı. En azından şimdilik ona cadaloz tarafını göstermese daha iyi olurdu. Adamcağız onun ilk dakikadan cazgır gazeteci yönünü görürse arkasına bakmadan kaçacağını çok iyi biliyordu.
Haluk Bey ikisinin garip bakışmasını boğazını temizleyerek böldü. “Belli ki Yağmur Hanım bu işin peşini bırakmayacak. Siz de kabul ederseniz size arşivi incelerken Yağmur Hanım eşlik etsin, Baş Komiserim.” Yağmur’a tehditkar bakışlar atmayı da ihmal etmedi. Bu işi eline yüzüne bulaştırma, diyeceğini varsaymış genç kadın. İçinden yanıtladı patronunu. Asla, müdürüm, asla!
Yağmur bir süre sonra yanında Baş Komiserle müdürün odasından çıktığında bütün başlar ikiliye dönmüştü. Burada dedikodular kumaşa bir lekenin yayılması kadar hızlı yayılırdı. Yağmur aldığı işle omuzlarını dikleştirip küstah bakışlarını arkadaşlarına sunarken Toprak Komiserin her şeyden habersiz olduğunu düşünerek yanılıyordu.
Az önce odada onun gözlerindeki hırsı da oyunbaz bakışları da kaçırmamıştı adam. Bugüne kadar mesleği gereği çok çeşitli insanlarla karşılaşmış ve uğraşmıştı. İnsan sarrafı gibi olmuştu meslekte geçen yıllarda. Artık bir bakışta insanların içini görebildiğini düşünüyordu. Yağmur’un da dışa vurmadığını sandığı şeyleri böyle görebilmişti ancak Toprak’ı zamanla meraklandıracaklar onun derinlerde gizledikleri olacaktı. Şimdilik onun kendisiyle ofisin içinde yürümesini kullanarak meslektaşlarına caka satmasını görmezden geldi.
Toprak’ın bilmediği Yağmur’un bu ofisteki hatta gezegendeki herkesle aslında çok iyi geçindiğiydi. Şimdi onlara burnunun ucuyla baksa da herkes aslında onun ne kadar iyi niyetli ve dost canlısı biri olduğunu biliyordu. Toprak da bunu zamanla görecekti. Yağmur’un şu dünyada anlaşamadığı kişi sayısı çok azdı. Çünkü her zaman alttan almayı bilmiş, sabırlı olmayı becermişti. En yakın arkadaşı Melis bunun için onu defalarca uyarmıştı. Bu meslekte bir adım ileri gidip iki adım geri gelmesinin sebebinin bu iyi niyeti olduğunu söyler dururdu hep. Ama Yağmur kötü olarak kazanmaktansa iyi olarak kaybetmeyi yeğlediğini söyler kendini savunurdu. Hem elinde değildi. Hesap kitap peşine düşmeyi, intikam almayı ya da siyaset yapmayı pek beceremiyordu. Elinde gelmediği için ne kendini ne de başkasını suçlayabilirdi bu konuda.
Arşiv odasının yolunu tutmuşlarken Toprak’ın telefonu çalmaya başladığında duraksadılar. Yağmur göz ucuyla adamın telefonda konuşurken yaptığı mimikleri izliyordu. Bunu yaptığının farkında bile değildi üstelik ama aklı o farkında bile olmadan adamın yüzündeki her şeyi hafızasına kaydediyordu. Her çizgi, her mimik kazınıyordu bilinçaltına. Sanki sonradan bu bilgilere ihtiyacı olacak gibi.
Toprak telefon konuşmasından sonra arşivi inceleme işini sonraya ertelemek zorunda kaldılar. Boş Komiserin biran evvel çıkması gerekmişti. Adam onunla kibarca vedalaşıp ertesi gün için sözleşirken Yağmur’un tadı kaçmıştı. Yarına kadar beklemek istemiyordu fakat kafası saçma sapan şeylere kayıverdiği için adamdan dosyaya dair hiçbir detayı öğrenememişti. Tek başına arşive gitmesinin bir anlamı olmadığından demin omuzları dik bir şekilde geçtiği yoldan morali bozuk bir şekilde geri döndü. Masasına geçip oturduğu anda hemen yan masasında duran arkadaşıyla olanları konuşmaya tutuldu. Ona kısa bir özet geçtiğinde Melis’in sorduğu soru karşısında kaşları çatıldı.
“Ben sana hayatımın işini kapmak üzere olduğumu söylüyorum. Sen bana adamı soruyorsun! İnanılır gibi değil.” Diyerek bilgisayarına çevirdi sandalyesini.
“Hadi ama biz seninle kaç senelik arkadaşız! Bana martaval okuma! Adamın ne kadar yakışıklı, karizmatik ve bir içim su olduğunu inkar etmeyeceksin herhalde?” bu sözler üzerine Yağmur’un sandalyesi bir kez daha Melis’inkine döndü.
“Seni duyan da bekar bir insansın sanacak!” başını iki yana sallarken onu kınar gibi bakıyordu. Ancak bu bakışları omuz silkme ile geri püskürttü
“Evliyim ama kör değilim.”
“Bu akşam yemeği sizde yemeye karar verdim. Senin elinden nefis yemekler yerken kocana bugünkü Komisere dibinin düştüğünü anlatma zevkine varacağım.” Melis yaklaşık beş senedir Kenan ile evliydi. Kocasına delicesine aşıktı, kocası da ona elbette. Yağmur onlara baktıkça ilişkilerine gıpta ederdi. Çünkü bugüne kadar birbirlerine bu kadar anlayışla yaklaşan bir çift daha görmemişti, göreceğini de sanmıyordu.
Kenan’ı da çok severdi genç kadın. Yağmur’un öz kardeşi yoktu, Özcan Babasının ilk evliliğinden olma üvey abisi vardı; Can. Can abisini kendi öz abisi gibi severdi, bunu da Özcan’ın onu Can’dan ayırmamasına borçluydu. Babasının tavrı Can’ın onu bir öz kardeş gibi sahiplenmesine sebep olmuştu. Yağmur, Melis ile tanıştıktan ve arkadaşlıklarını türlü sınavlardan geçirdikten sonra kardeş gibi olmuşlardı. Kenan ile evlendikten sonra Yağmur kardeş hanesine bir kişiyi daha eklemiş oldu. Öyle ki bu çiftin evine dilediği saatte gidip dilediği saatte çıkabiliyor, kimse neden geldin, niye gittin diye sormuyordu. Sanki orası da Yağmur’un evi gibiydi.
Arkadaşı tabi ki Yağmur’un tehdidi karşısında korkmayınca genç kadın yüzünü buruşturdu. “Kenan’ın seni kıskanmıyor olması ne yazık!”
“Kenan beni kıskanıyor, canım!” dedi en işveli haliyle. “Ama kıskanmak başka güvenmemek başka. İleride bir gün bir ciddi ilişkin olursa ne demek istediğimi daha net anlarsın!”
“Benimle tam bir umutsuz vakaymışım gibi konuşmaz mısın, lütfen?”
“Sen de tam bir umutsuz vakaymışsın gibi davranmaz mısın, lütfen?” diye söylenirken Melis, en şirin gülümsemesini takındı bu kez. “O kör gözlerini açmama izin ver bir kereliğine. Sana kimi ayarlamayı denediysem bugüne kadar hepsini reddettin. Çevremde adam kalmadı.”
“Kuzum,” dedi Yağmur hüzünlü bir şekilde. “Benim iyiliğimi ve mutluluğumu istediğini biliyorum. Bunun için de şükrediyorum. Böyle bir arkadaşa sahip olduğum için. Ancak herkes senin gibi evlenip mutlu olmak zorunda mı?”
“Senin de benim yaşadığım mutluluğu tatmanı istiyorum, güzelim.”
“Biliyorum. Belki bir gün olur. Belki de olmaz. Lütfen, şu takıntından vazgeç. Beni de bezdirdin.” Yağmur işlerine dönmeden son kez sıcacık gülümseyerek baktı arkadaşına. “Ayrıca kör değilim.” Kör falan değildi. Adamın kara saçları ile kara saçlarının altında gizlenen yeşillikleri o telefonla görüşürken görme şerefine nail olmuştu. Gözlerinin içerisindeki bal rengi kırçılları bile seçebilecek kadar dikkatle bakmıştı. Ki bu Yağmur için bir ilk olabilirdi. Daha önce kimseyi böylesine incelemeye değer bulmamıştı.
Yüzü güzü çizilmiş gibi kusursuz görünen yıllar içinde adamın gözlerinin ve dudaklarının kenarında oluşan çizgileri bile seçip kazımıştı aklına. Yağmur kör değildi. Neyle karşı karşıya olduğunu anlayacak kadar açık gözdü. Ama adama dair görüntüsünden ve mesleğinden başka hiçbir şey bilmiyordu. Adam pekala evli de olabilirdi. Evli olmasa bile hayatında bir kadın olabilirdi. Güzel görüntüsüne rağmen huysuzun, aksinin teki de olabilirdi. Dış görünüm her şey demek değildi. Bu yüzden adama kapılmak gibi bir niyeti yoktu.
***
Toprak sabaha karşı evine girdiğinde günlerdir uyumadığı için yorgunluktan ölüyordu. Tüm yorgunluğuna rağmen uyuyamayacağını bildiğinden kendine bir kadeh viski doldurdu. Salona geçip içkisinden bir yudum aldıktan sonra kendini kanepeye bıraktı. Kafasını kanepeye yaslarken ne kadar yorgun olduğundan başka bir şey düşünemiyordu. Bu fiziksel yorgunluktan ziyade zihinsel bir yorgunluktu.
Komiserin hayatını tanımlamak gerekirse kısaca rengi kaçmış denilebilirdi. Kendini işine adamasının bir sebebi de bu tek düze durumu değil miydi? Aslına bakılırsa hayatının renginin kaçmasının sebebi de kendisini bu işe adamışlık hali de olabilirdi. İpin ucunu bir kere kaçırmıştı Toprak. Ne ara kaçırdığından falan da haberi yoktu. Varı yoğu işi olmuştu. Ailesiyle bile haftada birden fazla görüşmez, görüşemez olmuştu. Bir zamanlar bu kendi tercihiyken şimdi zamansızlık mecburiyeti olmuştu. Kırk yaşına gelen hayatında bir şeyleri rayına oturttuğu yalanını söyleyebilirdi ama bu koca bir yalan olurdu. Yalnızlık bir şeylerin yoluna koyulmuş haliyse tabi, durum başkaydı.
Toprak komiser bu adli camiadan savcısından, polisine bir sürü arkadaşı vardı. Emniyette sevilen sayılan bir adamdı. Ancak onlarla takılmak bile gelmiyordu içinden. Gece yarılarına kadar çalışıp kendini evine atmayı tercih ediyordu. Fazlasına enerjisinin kaldığı da söylenemezdi. Fiziksel durumuna diyecek yoktu. Vakit ayırabildikçe koşusunu yapardı. Doktordan kaçan insanlardan da değildi. Gerektiğinde gider muayenesini de tedavisini de olur kendine bakardı. Maalesef düzensiz çalışma saatleri yüzünden yediğine içtiğine pek dikkat edemezdi ancak onun dışında gayet sağlıklı bir adamdı. Gel gelelim ruhu aynı dinçliğe sahip değildi.
Düşüncelerinin ve bir kadeh içkinin verdiği ağırlıkla gözleri kapanmaya başlayan adam gözlerini yumdu. Yatak odasına çıkmaya bile mecali yoktu. Koltuğun kenarında her zaman duran battaniyeyi üzerine çekip günün ilk ışıkları odanın içine sızarken günler sonra ilk defa birkaç saatlik sürebilecek uykunun kollarına bıraktı kendisini. Gözlerini kapamadan önce bilinçaltı ona görsel bir şölen sundu: bugünkü genç kadının hali beli belirsiz aklından geçip gitti.