12. Bölüm: Sözde Balayı

1980 คำ
Bir hafta sonra… Zeynep, parmaklarının arasında titreyen evlilik cüzdanına sanki bir idam fermanına bakıyormuşçasına bakıyordu. Göz pınarlarından süzülen tek bir damla yaş, cüzdanın kırmızı kapağına düşüp orada koyu bir leke bıraktı. Her şey bir haftadan bile kısa sürmüştü; zaman, hayatını altüst etmek için korkunç bir hızla akmıştı. Hemen önündeki koltukta oturan -ve şu an özel uçağın kabinini- buz gibi bir sessizliğe boğan o adamla resmen evliydi. Zeynep, avucunun içindeki cüzdanı hırsla sıktı; kâğıdın kırışma sesi sessiz kabinde yankılandı. Bakışlarını hızla kaçırıp başını uçağın küçük penceresine yasladı. Dışarıdaki bembeyaz bulutları ağlamaktan bulanıklaşan gözleriyle boş boş izledi. Pars ise dünyadan tamamen kopmuş, önündeki deri klasöre odaklanmıştı. İncelediği dosyada, varacakları hastanedeki operasyonu yürütecek doktorun her bir detayı yer alıyordu. Nikâh tarihini iki gün öne çekme ihtimali doğduğunda bir an bile tereddüt etmemişti. Taşıyıcı annelik yasal engellere takıldığı için rotayı, bu işlemin hukuki zemin bulduğu ülkeye yola çıkmıştı. Her şeyi defalarca kontrol etmiş olmasına rağmen, mükemmeliyetçiliği onu aynı satırları tekrar tekrar okumaya zorluyordu. "Pars Bey?" Sağ tarafından gelen yumuşak sesle başını dosyadan kaldırdı. Hostes, profesyonel bir nezaketle hafifçe eğilmiş, yüzünde bir tebessümle ona bakıyordu. "Birazdan iniş gerçekleşecek efendim. Bilginiz olsun," dedi. Pars, kadının yüzüne bakmadan sadece kısa bir baş onayı verdi. Çenesi kasılmıştı. Eliyle arka koltuğu işaret etti ve "Haber verin." dedi. Hostes sessizce Zeynep’in yanına ulaştı. Zeynep, birinin yaklaştığını hissettiğinde omuzları dikleşti. Gözyaşlarını yabancı birinin önünde silemeyeceğinden yüzünü pencereden ayırmadan, sesi titremesin diye derin bir nefes alıp "Buyurun." dedi. "Birazdan inişe geçeceğiz Zeynep Hanım. Bilginiz olsun." Zeynep, bu cümlenin aslında ‘Gururunun ayaklar altına alınacağı âna sadece dakikalar kaldı.’ demek olduğunu biliyordu. Zar zor bir "Tamam." fısıldadı. Hostes uzaklaşırken Zeynep kendi içindeki savaşa, Pars ise önündeki verilere geri döndü. Kabindeki tek ses, uçağın motorunun uğultusu ve iki yabancının birbirine değmeyen nefesleriydi. ★★●★★ ~ Melis ~ Yengemin bitmek bilmeyen feryatları yetmezmiş gibi bir de Irmak’ın çocuksu ve yersiz tribini çekiyordum. Zeynep’in yeğeni bile bu kadar ses yapmamıştı. “Melis! Daha yirmi dört saat bile dolmadan çıkan haberleri görmüyor musun?” Yengem, hırsını alamayıp ayağını sertçe yere vurduğunda başımı kaldırıp dayıma baktım. İsmet dayım, omuzlarındaki ağırlıkla çökmüş, derin bir düşünce sarmalında başını önüne eğmişti. Elina ise bir köşede annesinin öfke nöbetini izliyordu. Pars ve Zeynep dün evlenmişti. Bunu son âna kadar aileden saklamıştık; çünkü yengemin bu süreci sabote etmek için elinden geleni yapacağını biliyorduk. Nikâh kıyılır kıyılmaz Pars ‘Balayı’ kılıfı altında Zeynep’le Amerika’ya uçmuştu. Dün, toz dumanın dağılması için eve uğramamıştım ama bugün düğümü çözmek adına buraya gelmek zorundaydım. Fakat Irmak hâlâ buradaydı ve onun varlığından dolayı konuşamıyordum! “Pars hangi ara o kızla tanışıp evlenme kararı aldı? Aklım hayalim almıyor!” Irmak, sabahtan beri aynı plağı başa sarıp duruyordu. Sabrımın son kırıntıları da tükenmek üzereydi. “Ben de böyle bir kriz anında, sabahtan beri bu evde neden durduğunu düşünüyorum!” dedim, sesimdeki iğneleyici tonu gizleme gereği duymadan. Irmak sesi duyduğu gibi bana döndü. “Hülya Teyze çağırdı!” diye savunmaya geçtiğinde bakışlarımı yengeme çevirdim. Yengem bizi duymuyordu bile. Adeta bir avcı gibi dayımın üzerine yürüyüp “İsmet, bunu biliyor muydun?” diye gürledi. Dayım sonunda başını kaldırdı, gözlerindeki öfke parıltısıyla “Bilsem izin verir miydim!” diye kükrediğinde yerimden kalktım. Irmak’a dönüp buz gibi bir sesle “Gitmen gerek,” dedim. “Beni bu evden kovmaya hakkın yok!” diye çemkirdi ayağa kalkarak. Adımlarımı ona doğru yaklaştırdım, sesimi alçaltıp her kelimenin üzerine basa basa konuştum. “Bu ev senin değil Irmak. Ve emin ol, ben de buraya senin o bitmek bilmeyen merakını gidermek için gelmedim.” Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Bu eve kimin için geldiğin beni ilgilendirmez ama ailemi sarsan bir kriz varken, dışarıdan birinin burada ‘izleyici’ olmasını kabul etmem!” Irmak’ın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi ama daha fazla direnemeyeceğini anlamıştı. Tam yengeme sığınmak için ağzını açacaktı ki, dayımın “Aile demek!” diyen öfkeli sesi yankılandı. “Aile olduğumuz şimdi mi aklına geldi Melis!” Dayım o kadar sert kükremişti ki, damarlarındaki kanın çekildiğini hissedebiliyordun. “Dayı, çok sinirlisin. Sakinleş öyle konuşalım.” dedim ve tekrar Irmak’a döndüm. “Daha sonra gelirsin!” Irmak, çantasını hışımla alırken “Pars’ın aklına ne soktun da o ne olduğu belirsiz kızla evlendi!” dedi. Üzerine yürüdüğümde yengeme sığınıp “Hülya Teyze ben gidiyorum, Pars dönünce konuşuruz.” diyerek salondan çıktı. “Melis abla... neler olduğunu anlatacak mısın artık?” Elina’nın titreyen sesi sessizliği böldü. Dayımın yanına gidip koluna dokundu. “Baba lütfen sakin ol. Abim böyle bir karar aldıysa mutlaka bir bildiği vardır.” Sonra bana dönüp, gözlerindeki o masum umutla benden makul bir açıklama bekledi. Derin bir nefes aldım. Gerçeği dolandırmadan olduğu gibi söyledim. “Pars, Zeynep’le Aylin’in bebeğini doğursun diye, formalite icabı evlendi.” Elina’nın gözleri dehşetle açılırken, yengemin dudaklarından dökülen “Aylin mi?” sorusuyla başımı salladım. “Evet Aylin, yenge!” dedim, sesimdeki öfkeyi dizginlemeden. Hayatım boyunca yengemden bu konuda tek nefret etmiştim. “Ne dediğinin farkında mısın sen?” diye bağırdığında, ona bir adım daha yaklaştım. “Gayet farkındayım. Pars, Aylin’e karşı hissettiği suçluluk duygusunu asla bitiremeyeceğini biliyor. Ama en azından Aylin’i huzura kavuşturmak istiyor.” Gözlerinin içine baktım ve “Senin ona hiçbir zaman vermediğin o huzuru...” diye hatırlatma da bulundum. Yengemin gözleri anında dolsa da “Haddini aşma!” diye tısladı. “Haddimi aşmıyorum yenge, sadece sorduğun soruların cevabını veriyorum.” Dayım, şaşkınlık ve idrak arasında gidip gelerek araya girdi. “Ne demek o kız Aylin’in bebeğini doğuracak? Bu nasıl mümkün olur?” “Aylin’den ve Pars’tan alınan örneklerle oluşturulan embriyo, Zeynep’in rahmine yerleştirilecek. Eğer işlem başarılı olursa, Pars bu eve Zeynep’le birlikte dönecek. Başarısız olursa...” Duraksadım. Pars’ın o yıkılmış haliyle eve dönüşünü hayal etmek bile istemiyordum. “Başarısız olursa tek başına gelecek.” “Yani o kadın abimin gerçek eşi değil...” Elina’nın sesi fısıltı gibiydi. “Çalışan gibi düşünün. İşi bitince gidecek!” dememle Elina “Öyle demesek Melis abla. Uygun değil.” diye çekinerek konuşmasıyla ona bakmadım. Gereksiz iyi niyetle vakit kaybedemem. “Eğer Pars buraya Zeynep’le dönerse, o dokuz ay boyunca ona iyi bakmak zorundasınız. En ufak bir hataya, bir strese yer yok.” Ardından dayımın yanına gidip sesimi biraz yumuşattım “Senden saklamak istemezdim dayı ama Pars’ı biliyorsun. Sürecin selameti için gizli kalması gerekiyordu.” Söyleyeceklerim bitmişti. “Ben gidiyorum. Pars dönünce kalan detayları bizzat ondan öğrenirsiniz.” “Abimin yanına mı gideceksin?” diye sordu Elina. Başımı iki yana salladım. “Hayır, eğer şu sinir harbi geçmeden vazgeçmezsem, biraz kafa dinlemeye, tatile gideceğim.” Çantamı askıdan kapıp, arkamda bıraktığım enkazı düşünmeden evden çıktım. Temiz havayı ciğerlerime çektiğimde, asıl savaşın Pars döndüğünde başlayacağını biliyordum. ★★●★★ ~ Zeynep ~ Resepsiyon görevlisi bize iki ayrı anahtar uzattığında, içimdeki o daralma hissinin bir nebze olsun hafifleyeceğini sanmıştım; ama yanılmışım. Pars Bey’in hastane randevusu için ‘Yarına hazır ol!’ diyen o emredici sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Gözyaşlarımın yanağımda bıraktığı tuzlu izleri elimin tersiyle sildim. “Ağlamak da çare değil artık.” diye fısıldadım kendi kendime. Ağlamak artık ne ruhumu ferahlatıyor ne de gerçeği değiştiriyordu. Bu durumu içten içe, iliklerime kadar kabul etmeliydim. Kendime ne kadar direnirsem, bu yük o kadar ağırlaşacaktı. “Dokuz ay!” dedim, sanki bir takvimin sayfalarını hayalimde hızla çeviriyormuşum gibi. “Dokuz ay çabucak geçer.” Ailemi kaybedeli henüz beş ay bile olmamıştı. O koca dünyayı başıma yıkan acıya dayanmışım dokuz ay boyunca gururumun ayaklar altına alınmasına da pekâlâ dayanabilirdim. “En azından...” dedim derin bir nefes alarak “En azından her şey bittiğinde Umut iyi olacak. Çağan tehlikesi geride kalacak.” endi kendime verdiğim bir söz gibi tekrarladım: Üzülmeyecektim. Gururumu bir süre geride bırakacaktım. Nihayetinde ortada bir anlaşma vardı. Hem... Eğer tedavi başarılı olursa, kederim karnımdaki o masum cana da zarar verebilirdi. Burada en günahsız o bebekken, ona huzursuz bir beden sunmaya hakkım yoktu. Şimdiden toparlanmalıydım. “Evet, toparlanacağım!” Düşündükçe zihnimin karanlık köşelerine ışık sızıyordu. Ne kadar sadece ‘Taşıyıcı anne’ olsam da dış dünyaya göre ben evli bir kadındım. Bebek bu evlilik çatısı altında doğacaktı. İnsanların dilleri bana uzanamayacaktı. “Evet.” diye mırıldandım, bu ayrıntının getirdiği tuhaf huzurla. “Evlilik fikri başta beni düşürmüştü ama bu yönü... bu yönü koruyucu bir kalkan gibi.” Eğer olur da bir akrabam beni hamile halimle görürse, kimse arkamdan konuşmayacaktı. Bu düşüncenin verdiği hafiflikle yüzümde bir tebessüm belirdi. Yerimden kalkıp banyoya doğru yürüdüm. Aynadaki yansımamla yüzleştiğimde, şişmiş gözaltlarım ve solmuş tenimle karşılaştım. Parmaklarımı aynanın soğuk yüzeyinde gezdirdim. “Bundan sonra ağlamak, sebepsiz yere hüzne boğulmak, karanlık düşüncelere dalmak yok,” dedim kendime, otoriter bir sesle. Elimi, henüz boş olan karnımın üzerine koydum. Aynadaki yansımama ilk kez bu kadar emin bir şekilde gülümsedim. “Bu bebek karnımda hayat bulmaya başlayacak. Ve o, benim içimde olduğu sürece, ben onun için mutlu olacağım.” İçimi tarif edilemez bir ferahlık kapladı. Bu hissin hiçbir zaman kaybolmaması için içten içe dua ettim. ★★●★★ ~ Melis ~ Arabayı garaja park edip, bagajın kapağını sertçe kapattım. Otoparkın serin sessizliği üzerime çökerken, poşetleri tekerlekli taşıma çantama yerleştirip eve doğru sürükledim. Dış kapıyı açıp içeri adım attığım an, çantamın içinden yükselen telefon melodisi durdum. Kapıyı ayağımla itip kapatırken adımlarım yavaşladı. Telefonu elime aldığımda, ekranda yanıp sönen ismi görmemle nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerimi sıkıca yumup açtım. Hayal görmüyordum. Cevapsız çağrı bildiriminde asılı kalan isimle... “Yıllar sonra... Neden aradı ki şimdi?” diye fısıldadım kendi kendime. Titreyen parmaklarımla telefonu sıkarken, başımı iki yana sallayıp o uyuşukluktan kurtulmaya çalıştım. Toparlan Melis! Arayan o! Tam ekrana dokunup aramalar menüsüne girecektim ki, içeriden gelen o yabancı, tok tıkırtıyla kafamı çevirdim. Etrafıma bakındım. Koridorda hiçbir hareket yoktu ama ses duyduğuma emindim! Sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalışarak “Kim var orada?” diye bağırdım. Elimdeki telefonla hızla 112’yi tuşladı. Telefonu kulağıma bastırıp, sesin geldiği salona doğru temkinli adımlarla ilerledim. Tam koltukların olduğu bölüme adım atmıştım ki, bir gölge aniden üzerime atıldı. “Kimsin..” Cümlemi tamamlayamadan, deri eldivenli, kaba bir el ağzıma kapandı ve beni şiddetle geriye çekti. Sırtım sert bir göğse çarparken, açık olan telefonu bir hareketle arkama, belime doğru sakladım. Kurtulmak için çırpınıyor, geriye doğru hamle yapıyordum ama adam kolumu mengene gibi sıkıyordu. Kulağımın dibinde tıslarcasına “Rahat dur yoksa o güzel yüzünü çizerim!” diyen iğrenç bir fısıltı duydum. Durmak mecburiyetinde kaldım. Salondaki diğer gölgeden “Senin yapacağın işi sikeyim Rıza!” diye öfkeli bir bağırış koptuğunda, fırsattan istifade edip ayakkabımın sivri topuğunu beni tutan adamın ayağına olanca gücümle geçirdim. Adam acıyla inleyip tutuşunu gevşettiğinde, telefonu hızla dudaklarıma yaklaştırıp çığlık çığlığa bağırdım: “Evimde hırsız var! Acil Bey...” Adresimi haykırmaya fırsat bulamadan, diğer adam üzerime çullandı. Kolumdan öyle bir kavradı ki kemiklerimin kırılacağını sandım. “Bırak beni!” diye feryat ederek elimdeki telefonu adamın kafasına şiddetle indirdim. Adam sendeledi; tam kaçmak için hamle yapacaktım ki bileğimi yakalayıp beni var gücüyle geriye savurdu. Sırtım koltuğun sert ahşap kolçağına çarptı. Başım geriye düşerken omurgamdan beynime vuran sızıyla nefesim kesildi. Kalkmaya yeltendim ama devasa ağırlığıyla üzerime çöktü. Bileklerimi yakalayıp başımın iki yanına, koltuğa sabitledi. “Sus lan!!!” diye kükredi yüzüme doğru. Çırpınarak “Bırak beni, it!” diye tükürürcesine bağırdım. Adamın parmakları kollarımı daha da sıkarken “Sen kime it diyorsun lan yerden bitme!” diye hırladı. Kar maskesinin deliklerinden görünen gözlerinde saf, vahşi bir öfke vardı. “Çekil üzerimden pis fakir!” diye haykırdım avazım çıktığı kadar. Tam o an, diğer adamın telaşlı sesi duyuldu. “Patron, gitmemiz gerek! Polis her an damlayabilir!” Üzerimdeki adamın bakışları bir an kapıya kaydı, sonra tekrar bana döndü. O yabancı ve iğrenç nefes boynumu yaladığında midem kasıldı. “Bırak!!!” diye çığlık atarken, çaresizlikten gözyaşlarım yanaklarıma süzülmeye başlamıştı. Bedenim kaskatı kesilmişti. “Yapma...” dedim zar zor. Adamın pürüzlü parmağı boynumda yavaşça gezinirken, boğuk bir sesle bir şeyler fısıldadı ama ne dediğini algılayamadım. Elini boynumdan çekip göz göze geldiğimizde gözlerinde biraz önce gördüğüm öfke yoktu. Bir şeyler dese de anlamıyordum. Aniden üzerimdeki ağırlık kalktı. Diğer adam onu kolundan tutup kapıya doğru sürüklediğini gördüm. “Patron yürü, vaktimiz yok!” Onlar kapıdan çıkıp karanlığa karışırken, ellerimle boynumu, adamın dokunduğu o yeri, sanki o zehirli izi kazımak istercesine sertçe ovuştururken dudaklarımdan aynı sayıklama dökülüp duruyordu. “Dokunmadı... Dokunmadı... Dokunmadı...”
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม