~Doruk~
"Anne, şimdi sırası değil!"
Sesimin kontrolümden çıkarak yükselmesine engel olamadım. Annem bu tepkim karşısında irkilerek bana baktı. Gözlerindeki hayret ifadesi saniyeler içinde kararlılığa dönüştü. Masanın üzerine yaydığı fotoğrafları hışımla önümden çekip topladı.
"Tam da sırası!" dedi kelimelerin üzerine basa basa.
"Tam da sırası!" diye diretmeye devam edince, içimde biriken öfke dalgasına yenik düşerek koltuktan fırladım. Odayı terk etmek üzere kapıya yöneldiğim an, annem koluma yapıştı. Başımı omzumun üzerinden çevirip ona baktım. Gözlerimin içine bakarak acımasız gerçeği yüzüme vurdu.
"Zeynep defteri senin için kapandı oğlum. Bunu kabullen artık. Bundan sonra önüne, kendi hayatına bakacaksın!"
Sanki inadıma konuşuyordu. Sakin kalmaya çalışsam da olmuyordu.
"Anne yeter! Üstüme gelme artık!" diye gürledim.
Tepkim üzerine elini kolumdan yavaşça çekti. Bir adım geri çekilip tam karşımda durdu. Yüzümü şefkatle ellerinin arasına aldı. Az önceki sert ifadesi silinmiş, yerini derin bir hüzne bırakmıştı.
"Oğlum..." dedi sesi titreyerek. "Ben seni bunaltıp bıktırmak ister miyim hiç?"
Sustum. Boğazıma düğümlenen kelimeler çıkmaya korkuyordu. Ellerini yanaklarımdan çekip elimi sıkıca kavradı.
"Sadece mutlu olmanı istiyorum." dedi fısıltıyla.
Derin bir nefes alıp elimi onun ellerinden kurtardım.
"Bana zaman tanı." dedim, sesim yorgun çıkıyordu. "Ve lütfen... Bana kız aramaya kalkma."
Kenarda bıraktığım çantamı hışımla elime aldım. Oturma odasından çıkmak üzere kapıya doğru hamle yaptığımda, annemin hıçkırıklarla karışık sesini duydum.
"Nişanı Zeynep attı! Seni yarı yolda bırakan o olduğu halde, suçlu ben miyim oğlum!?"
Ağlama sesi yükseldikçe adımlarımı hızlandırdım. Kaçıyordum. Gerçeklerden ve annemin haklılığından kaçıyordum. Kendi odama geçtiğimde kapıyı arkamdan sertçe çarptım. Kilit sesine rağmen öfkeme sahip çıkamıyordum. Çantayı odanın ortasına savurdum.
Sırtımı kapıya yaslayıp sinirle soluklandım. Göğsüm inip kalkarken zihnimde yankılanan o cümle, canımı her şeyden çok yakıyordu. Annem haklı!
Bunu kabullenmek, ağrıma gidiyordu ama annem haklıydı. Nişanı Zeynep atmıştı. Ben ona destek olmak, her şeyi düzeltmek için çırpınırken; o, nişanı atıp gitmişti. İçimde biriken, adını koyamadığım o zehirli his dudaklarımdan dökülen bir çığlığa dönüştü.
"Aaaah!"
Yumruğumu kapıya indirip kapıdan çekildim. Yatağıma geçip oturduğumda sakinleşmek adına başımı ellerimin arasına aldım. Gözlerimi sıkıca kapattığımda, kaçmaya çalıştığım o güne, o lanet ana geri gittim.
İki ay önce...
Avucumun içinde parlayan o ince metal halkaya bakarken dünya ayağımın altından kayıp gidiyordu sanki.
"Zeynep..." diyebildim sadece. Sesim boğazımdaki düğüme takılıp kaldı, devamını getiremedim.
Zeynep, yaşlarla dolup taşan gözlerini gözlerime dikti. Bakışlarında daha önce hiç görmediğim bir vazgeçmişlik vardı.
"Doğrusu bu, Doruk." dedi sesi titreyerek.
Başımı hızla iki yana salladım, bu cümleyi reddediyordum.
"Kim sana doğrusu bu olduğunu söyledi? Annem mi? O mu soktu bunları aklına!?" diye parladım.
Elini kaldırıp yanağından süzülen yaşı sertçe sildi.
"Kimsenin bir şey söylemesine gerek yok ki." dedi, sesi bir fısıltıdan hıçkırığa dönüşürken. "Her şey apaçık ortada. Görmüyor musun?"
"Ortada olan bir şey yok!" dedim inatla. "Bunu neden anlamıyorsun?"
Elimdeki yüzüğü sıkıca kavrayıp ona doğru bir adım attım. Boşta kalan elini yakalayıp yüz hizama kaldırdım. Titriyordu.
"Doğru olan ne biliyor musun güzel gözlüm?" dedim. Elini çekmek için hamle yaptı ama parmaklarımı gevşetmedim. Bırakırsam, tamamen gidecekmiş gibi hissediyordum. Diğer elimdeki yüzüğü, olması gereken yere, o parmağa doğru götürdüğümde "Doruk yapma!" dedi yalvarırcasına.
"Doğru olan bu yüzüğün senin parmağında olması!" dedim kararlılıkla.
Yüzüğü parmağının ucuna değdirdiğim an, elini sımsıkı bir yumruk haline getirdi. Parmaklarını avucuna saklayıp bana engel oldu. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, gözlerindeki o kırgın ifade yerini öfkeye bıraktı.
"Bu kadar borcun içindeyken seninle nasıl evlenirim!?" diye bağırdı. Sesi boş sokakta yankılandı. "Abimden kalan enkazın altına seni de mi çekeyim?"
"Hallederiz!" dedim umutla. "Elimden ne geliyorsa yaparım, beraber çalışırız, beraber öderiz."
Kabul etmedi. Elini avcumun içinden hışımla çekip benden bir adım uzaklaştı.
"Ben tek başıma halledeceğim!" dedi, her hecenin üstüne basarak. "Seni yakamam."
Dayanamadım. Ona tekrar yaklaşıp kollarımın arasına hapsettim. Direnmedi ama sarılmadı da. Elimi saçlarına götürüp okşadım.
"Yapma güzelim." diye fısıldadım saçlarına doğru. "Bunu bize yapma..."
Göğsümde hıçkırık sesini duyunca geri çekildim. Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Ağlamaktan kızarmış gözlerine, o çok sevdiğim çehreye baktım.
"Yıllarca hayal kurduk biz!" dedim, sesim çatallanıyordu. "Bizim, ikimizin yuvası olacaktı. Senle aile olacaktık... Söz vermedik mi?"
Geçmişte verdiğimiz sözler, kurduğumuz o mutlu gelecek hayalleri şimdi birer bıçak gibi ikimize de saplanıyordu. Daha şiddetli ağlamaya başlayınca ona yeniden, daha sıkı sarıldım. Sımsıkı sarılırsam gitmez sanıyordum.
"Zor, biliyorum ama yan yana olursak üstesinden geleceğiz." dedim. "Sen de bunu bil ve buna inan, yalvarırım."
"Doruk..."
Kollarımın arasından sıyrılmaya çalıştı. Mecburen gevşettim sarılmamı. Yüz yüze geldiğimizde, yüzünde acı dolu, veda eder gibi bir tebessüm belirdi.
"Her şey hallolacak, inan bana!" dedim son bir çabayla.
Kafasını yavaşça, umutsuzca iki yana salladı.
"Kendi hayatına bak artık. Bundan sonra benim hayatımda sadece Umut ve abimden kalan borçlar olacak. Sen benim hayatımda yoksun."
Duyduklarım beynimden vurulmuşa döndürdü beni.
"Zeynep!" diye bağırdım arkasından. Benden bir adım uzaklaşıp eliyle yüzünü yeniden sildi. Omuzları çökmüştü.
"Beni seviyorsan kararımı zorlaştırma Doruk. Benim için her şey bitti. Beni ne ara ne de sor. Kendi hayatına bak lütfen."
Arkasını dönüp gidecekken atılıp kolunu tuttum. Önüne geçtiğimde nefes nefeseydim.
"Senden vazgeçmeyeceğim!" dedim gözlerinin içine bakarak.
Kolunu çekip kurtulmaya çalıştığında izin vermedim.
"Yapma, zorlaştırma!" diye bağırdı.
"Abinden borç kaldı diye senden vazgeçecek değilim!" diye ben de bağırdım. Sesim sokağı inletti.
"Bırak!" demesiyle kolunu serbest bıraktım ama pes etmedim. Yüzünü tekrar avuçlarımın arasına aldım. Başparmaklarımla yanaklarından süzülen yaşları sildim.
"Yapma güzelim!" dedim. Aramızdaki o son engeli de kaldırmak, onu inandırmak için dudaklarına doğru eğildim. Nefesi yüzüme çarpıyordu. Tam dudaklarına ulaşacakken yüzünü sertçe çevirdi. Dudaklarım boşluğa, yanağının kenarına değdi.
"İstemiyorum!" dedi boğuk bir sesle.
Ellerini göğsüme koyup beni itti. Sendeledim.
"Senden vazgeçmeyeceğim!" dedim inatla.
Başını hayır anlamında sallayıp arkasını döndü. Bir daha bakmadı. Adımları hızlanırken ben olduğum yerde çakılı kalmıştım.
"Zeynep, istesen de senden vazgeçmeyeceğim!.." diye bağırdım uzaklaşan siluetine...
Duymadı ya da duymak istemedi. O günden sonra Zeynep aramıza görünmez duvarlar, aşılmaz dağlar ördü. Kapısına kaç defa gitsem de bir defa olsun açılmadı o kapı. Ben ondan vazgeçmemek için çırpındıkça, o benim vazgeçmem için elinden geleni yaptı.
★★~★★
~Zeynep~
Melis Hanım’ın o küçümseyici ses tonuyla yaptığı "Düzgün giyin!" uyarısı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Dolabımdaki en resmi parçaları seçmeye çalışırken ellerim titremişti. Siyah İspanyol paça pantolon ve üzerine giydiğim beyaz şifon bluzun içinde kendimi kurbanlık bir koyun gibi hissediyordum. Normalde bunları giydiğimde kendimi şık ve mutlu hissederdim. Şimdiyse sadece şirkette çalışan üst düzey yetkili kadınlara benzemeye çalışmıştım. Belki böyle görünürsem Melis Hanım benimle konuşurken, o kadar küçümseyici bakmazdı.
Hazırlığım bitince gelen mesajla evden çıktım. Kapının önünde bekleyen siyah araca yürüdüm. Aracın arka koltuğuna bindiğimde gözlerim Melis Hanım’ı aradı ama yoktu. Oysa iğneleyici sözlerine rağmen yanımda olmasını isterdim. Çünkü girdiğim bu yolda ondan başka tanıdığım, durumu bilen kimse yoktu.
"En azından o yanımda olsaydı..." diye geçirdim içimden. "Gururumun kırıldığını daha az hissederdim belki."
Melis Hanım’ın beni aşağılayan bakışları bile, birazdan o sözleşmeye imza atarken hissedeceğim utancın yanında hafif kalırdı. Gözlerim istemsizce dolarken alt dudağımı dişledim. Ağlamamalıyım. Sakin görünmeliyim. Boğazımdaki yumru nefesimi kesince camı açma düğmesine bastım. İçeri dolan serin akşam rüzgârı yüzüme çarparken başımı hafifçe cama yaslayıp gözlerimi yumdum.
Ağlama Zeynep! Sakın! Öyle bir adamın önünde de ağlayıp kendini daha da küçültme.
Gülden abladan Pars Bey hakkında duyduklarım zihnimde bir karabasan gibi dönüyordu. Hamile kalan çalışanlarını gözünün yaşına bakmadan işten çıkaran, acımasız, buz gibi bir adamdı o! Hamile kalan kadınların işten çıkarma nedenini bilmiyordum ama bu gaddarlığı midemi bulandırıyordu. O kadınların, doğmamış çocukların ahını almış bir adamla aynı odada bulunacak olma fikri bile kötüydü.
"Melis Hanım'ın o kötü tavırları, Pars Bey'in bu gaddarlığının yanında melek gibi kalıyor." diye düşündüm.
Kaçmak istiyordum. Şu kapıyı açıp, arabadan atlamak istiyordum. Ama yapamıyordum. Umut’un geleceği... Hepsi benim omuzlarımdaydı. Keşke Pars Bey vazgeçse. Keşke 'Seni istemiyorum!' dese. O zaman vicdanım rahat bir şekilde elimden gelen her işi yapar, onlardan aldığım parayı ödemeye çalışırdım ama öyle bir çıkış yolu yoktu.
"Zeynep Hanım geldik."
Şoförün tok sesiyle irkilerek düşüncelerimden sıyrıldım. Başımı camdan ayırıp dışarı baktım. Devasa bir rezidansın önündeydik. Şoför çoktan inmiş, benim tarafıma doğru yürüyordu.
"Düşünme!" diye fısıldadım kendime. "Düşünürsen yapamazsın. Sadece yap!"
Şimdiye dek düşünmek acıdan başka bir şey getirmemişti. Kapıyı açmak için elimi uzattığım anda kapı dışarıdan açıldı. Adam saygıyla kenara çekilip yolu gösterirken utançla başımı eğdim.
"Zahmet etmeseydiniz... Kapıyı kendim açardım." dedim araçtan inerken sesim titreyerek.
Adam nezaketle gülümsedi.
"Pars Bey ...katta, ...numaralı dairede oturuyor. Asansör kartı girişte tanımlı."
'Pars Bey' ismini duymak bile kalbimin ritmini bozmaya yetti. Endişenin verdiği o ekşi tat mideme yayıldı.
"Pars Bey'i bekletmeyin!" diye ekledi şoför. Bu bir tavsiye değil, nazik bir uyarıydı.
Başımı belli belirsiz sallayıp binanın döner kapısına doğru yürüdüm. Adımlarım beni taşımakta zorlanıyordu. Dizlerimdeki derman çekilmişti sanki. Lobiye girdiğimde, mermer zeminde kayacak gibi hissediyordum. Bir yandan kendimi sakinleştirmeye çalışarak, bir yandan da düşmemeye dikkat ederek asansörün önüne vardım.
Asansöre binip kat düğmesine bastığımda, kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Midemin ekşimesi de gittikçe şiddetleniyordu. Gözüm aynadaki yansımama takılınca kendime baktım. Solgun yüzüm, korku dolu gözlerim...
"Yapmalıyım! Öyle anlaştım!"
Umut'un kurtuluşu için vazgeçemem!..
Asansör durdu. Kapılar iki yana açıldığında karşımda uzun, sessiz bir koridor ve o koridorun sonunda tek bir kapı vardı. O kapının ardında kaderim ve ne olduğu belli olmayan o adam beni bekliyordu. Derin bir nefes alıp gözümden akan yaşları sildim.
"Sakin ol!" diye kendimi som defa uyarıp kapıya doğru yürüdüm.
Kapının önünde durduğumda tekrar nefes aldım. Doğru kapının önünde durduğumdan emin olurken, elimi kalbime götürdüm. Bir elimle göğsümü tutup diğer elimi kapı ziline uzattım. Elim zile gitmeden önce havada asılı kaldı. İçten içe kendimi teskin etmeye çalışsam da olmuyordu.
"Kendine gel!" diye kendime kızdım ve titreyen parmağımı zile bastırdığımda, kalbimin atışı iyice şiddetlendi. Saniyeler asır gibi geldi. Ve sonra... Kapı içeriden açıldı...