10. Bölüm: Ayrıntılar

1821 คำ
~Yazar Anlatımı~ Odanın içindeki sessizlik, bir mezarlığınkini andıracak kadar ağırdı. Pars, devasa camın önünde durmuş, elleri kumaş pantolonunun ceplerinde, aşağıdaki şehrin kaosunu izliyordu. Ama zihni, gri betonların arasında değil, geçmişin tozlu ve acı dolu anılarında dolaşıyordu. Masanın üzerindeki mavi dosya, bir iş anlaşmasından çok daha fazlasıydı. Bir hayalin, yarım kalmış bir hikâyenin son şansıydı. Başını hafifçe çevirip masanın köşesinde duran gümüş çerçeveye bakmak istedi ama yapmadı. Onun yerine derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava bile eksikti. Bugün gelecek olan kadın... Zeynep... Ona bakmayacaktı. Gözlerine bakarsa orada bir insan görebilirdi. Oysa onun ihtiyacı olan tek şey, o kadının rahmiydi. Pars için Zeynep, Aylin'in hayalini gerçekleştirecek biyolojik bir zorunluluktu. Karısının yarım kalan hikayesini tamamlayacaktı. Kapının dışından gelen ayak seslerini duydu. Adımlar ürkekti. Tereddütlü. Çelik gibi sertleştirdiği yüz ifadesini takındı. Kalbindeki sızıyı o buzdan duvarın arkasına hapsetti. Kapı tıklandığında, Pars dönmedi. Sadece bekledi. O kapıdan girecek olan kadının, hayatındaki en büyük kumar olacağını bilerek bekledi. ★★~★★ ~Zeynep~ Açılan ağır kapının ardında beliren orta yaşlı kadın, hafif bir tebessümle "Hoş geldiniz." dedi. Boğazımdaki düğümü yutkunarak gidermeye çalıştım. "Pars Bey'le görüşmem vardı." Kadın "Zeynep Hanım?" diye teyit etmek istercesine tek kaşını kaldırdığında, sadece başımla onaylayabildim. Kenara çekilip geçmem için eliyle nazik bir işaret yaptı. İçeriye adımımı attığımda, evin serin havası yüzüme çarptı. Arkamdan kapanan kapının sesi, sanki geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimin habercisiydi. "Ne içersiniz?" diye sorup çantamı almak için hamle yaptı. Refleks olarak çantama daha sıkı sarıldım. "Teşekkürler, bir şey almayacağım." dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Pars Bey'le görüşüp hemen gideceğim." Kadın itiraz etmedi, anlayışla önüne döndü ve onu takip etmemi işaret etti. Koridor boyunca attığımız her adımda, evin duvarlarına sinmiş o ağır sessizlik üzerime çöküyordu. Merdivenleri çıkarken bacaklarımın beni taşımakta zorlandığını hissettim. Bir odanın önüne geldiğimizde durduk. Kadın kapıyı tıklatıp içeri süzüldü. İsmimi fısıldadığını duydum. O kısa bekleme anında mideme saplanan o tanıdık kramp beni yeniden yokladı. Kadın dışarı çıkıp geçmemi işaret ettiğinde, artık kaçacak yerim kalmamıştı. Eşikten içeri atacağım her adım, beni 'Taşıyıcı Anne' sıfatına biraz daha yaklaştıracaktı. Bu etiketin ağırlığı altında eziliyordum. Ben hiç... "Zeynep Hanım, iyi misiniz?" Kadının endişeli sesiyle irkildim. Daldığım kuyudan çıkıp, "İyiyim, dalmışım." dedim ve ciğerlerime derin bir nefes çekerek açık kapıdan içeri girdim. Kapı ardımdan kapanırken karşımda duran adamın sırtına baktım. Pars Bey, devasa pencerenin önünde, bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Sırtı bana dönüktü. Elleri kumaş pantolonunun ceplerinde, dışarıyı izliyordu. Odaya girdiğimi biliyordu, varlığımı hissetmişti ama dönmedi. Ne yapacağımı, nereye bakacağımı bilemedim. Birkaç adım atıp durdum. Nereye gidiyordum? Adam bir şey söylemedi ki! Gözümü odada gezdirdim. Odanın içi, Melis Hanım'ın odası gibiydi. Sade, klasik, pahalı ve son derecede düzenli. Koyu renk ahşap mobilyalar, deri koltuklar... Sessizlik uzadıkça, göğüs kafesim daralıyor, tüm uzuvlarım geriliyordu. Ellerimi birbirine kenetleyip tırnaklarımı avuç içime batırdım. Acı, odaklanmama yardım ediyordu. Konuşmayı benim mi başlatmamı bekliyordu? Gözlerimi sırtından ayırıp yere indirdiğimde, o otoriter sesi duydum. "Geç otur." Başımı kaldırdığımda, bedenini yavaşça bana doğru çevirmişti. Elleri ceplerinden çıktı, masasına doğru ağır adımlarla yürüdü. Kendi deri koltuğuna yerleştiğinde, üzerimdeki bakışlarının ağırlığıyla ezildiğimi hissettim. "Oturmayacak mısın?" Sorusundaki tını, bir davetten çok bir emri andırıyordu. Buraya geliş amacımı, omuzlarımdaki yükü, kaybettiğim her şeyi kendime hatırlatarak titreyen dizlerimi zorladım ve masanın karşısındaki koltuğa iliştim. Oturduğum an, Pars Bey ilgisini önündeki dosyalara verdi. Bir süre sadece kâğıt hışırtısı duyuldu. Sonra aniden, başını kaldırmadan ismimi telaffuz etti. "Zeynep Emek." Başını kaldırıp gözlerime odaklandığında, dik durmak için omurgamı zorladım. Melis Hanım gibi açıkça küçümseyerek bakmıyordu ama o gri harelerin karıştığı mavi gözlerde, buz gibi bir mesafe vardı. "Evet." Sesim beklediğimden daha cılız çıkmıştı. Önündeki kâğıda bir not aldı, kalemi bıraktı ve gözlerini tekrar bana dikti. "Aileni yeni kaybetmişsin. Başın sağ olsun." Duyduğum cümleyle zaman bir anlığına durdu. Şaşkınlık, acı ve öfke karışımı bir his boğazımı yaktı. Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Bu adamdan, böyle insani bir cümle beklemiyordum. Melis Hanım her şeyimi daha yakından görmesine rağmen şimdiye kadar böyle bir cümle kurmamıştı. Başımı hafifçe yana çevirip, gözümden süzülen yaşı elimin tersiyle sildim. Zayıf görünmek istemiyordum ama elimde değildi. "Sağ olun." diyebildim sadece, fısıltıyla. Kısa bir sessizlik oldu. "Yapılan sağlık taramasında sonuçlarınız pozitif çıktı." dedi ve masanın kenarındaki mavi kapaklı dosyayı alarak ayağa kalktı. Dosyayı bana doğru uzattı. "İkinci sayfada, bir yıl boyunca uymanız gereken diyet programı, tıbbi kontroller ve yasaklar yer alıyor." Dosyayı elinden alırken, bedenimde hissettiğim soğukluk parmak uçlarımdan tüm vücuduma yayıldı. "İnceleyin." diye buyurduğunda, itiraz hakkım olmadığını biliyordum. Dosyayı açtım. İlk sayfalarda standart tıbbi prosedürler, vitamin takviyeleri ve uyku düzeni gibi maddeler vardı. Hamile bir kadının dikkat etmesi gereken şeylerdi bunlar. Sayfaları çevirdikçe gerginliğim biraz olsun azalmaya başlamıştı ki, bir sonraki sayfadaki kalın puntolarla yazılmış maddeyi okuduğumda kanım dondu. Süreç başarıyla tamamlanıp bebek doğduğunda, nüfus kaydı derhâl Aylin KIZILDAĞ ve Pars KIZILDAĞ üzerine yapılacaktır. Şaşkınlıkla maddeyi tekrar okudum. Başımı kaldırıp Pars Bey'e baktım. Pencerenin önüne geri dönmüş, yine dışarıyı izliyordu. "Bu... Bu nasıl olacak ki?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeden. "Yasal olarak..." Devam edemedim. Zira omzunun üzerinden bana kısa bir bakış atmasıyla sustum. O da ağzını açmadan önüne döndü. Gözlerim titreyerek diğer maddelere kaydı. Okuduğum her satır, nefesimi biraz daha kesiyordu. • Taşıyıcı anne adayı, bebekle hiçbir şekilde duygusal bağ kurmayacaktır. (Bir anne edasıyla karnına dokunmak, bebekle sesli iletişim kurmak, ona isim veya sıfatlarla hitap etmek kesinlikle yasaktır.) • Taşıyıcı anne, şahsi parfüm, deodorant ve şampuanlarını kullanmayı bırakacak. Sadece tarafımızca gönderilen özel yapım 'Manolya' esanslı ürünleri kullanacak. (Bebeğin koku hafızasının doğru kodlanması ve biyolojik annesini tanıması için.) • Taşıyıcı anne, hamileliğin üçüncü ayından itibaren her gün en az otuz dakika, Aylin Hanım'ın fotoğraflarına bakarak geçirecektir. Bebeğin anne figürünü içselleştirmesi için bu elzemdir. • Taşıyıcı anne, günün belirli saatlerinde sadece kendisine iletilen piyano sonatlarını dinleyecek. (Bebeğin ruhsal gelişimi ve anne karnındaki huzuru için başka müzik dinlenmesi yasaktır.) • Gebeliğin dördüncü ayından itibaren, bebeğe her akşam biyolojik ve yasal annesi olan Aylin Hanım'ın ses kayıtları dinletilecektir. • Taşıyıcı anne, sürecin işleyişi, ev düzeni veya uygulanan yöntemlerin gerekçesi hakkında sorgulayıcı bir tutum sergilemeyecektir. Tarafına iletilen talimatları 'neden' sorusunu sormaksızın uygulayacaktır. (Sürecin psikolojik bütünlüğü için şüphe ve merak değil, tam teslimiyet esastır...) Harfler gözümün önünde bulanıklaştı. Şartlar sadece Aylin Hanım ve bebek üzerine kuruluydu. Karnımda büyüyecek olan o canla konuşmam bile yasaklanmıştı. Kendi bedenime yabancılaşmam isteniyordu. Ben dokuz ay boyunca sadece bir taşıyıcı, canlı bir kuluçka makinesi gibi bir şey olacaktım... "Bitti mi?" Soğuk sesi, düşüncelerimi bıçak gibi kesti. Başımı kaldırıp ona baktım. İçimden haykırmak, itiraz etmek geçiyordu. Ama yapamadım. Yapamam! Hepsi boğazımda düğümlendi. "Evet." dedim zar zor. Pars Bey, bir şey söylemeden masasına döndü, koltuğuna oturdu. Elindeki dolma kalemi kapağından çıkardı ve önümdeki sözleşmenin imza kısmını işaret ederek kalemi bana doğru sürdü. Önüme bırakılan sözleşmeye, sonra da masadaki o metal kaleme bakıp kaldım. Önümde sadece iki yol vardı: Ya bu sözleşmeyi imzalayıp bir yıl içinde karşımdaki adama bir çocuk verecektim ya da elimdeki her şeyi kaybedecektim. Elim titreyerek kaleme uzanırken, Pars Bey'in tok sesi odada yankılandı. "İmzaladığın andan itibaren geri dönüşü yok." Gözlerimi ona çevirip, bakışlarımla farkındayım dedim. Titreyen parmaklarım kalemi kavradı. Mürekkep kâğıtla buluştuğunda, hayatımın en ağır imzasını attım. Geri dönüşü olmayan o yola girmiştim artık. İmzam kurumadan yerinden kalkıp önümdeki dosyayı çekti aldı. Dosyaya şöyle bir göz atıp, ardından "Bir yıl sonra özgürsün." dedi. Cevap vermedim. O da bir cevap beklemiyordu zaten. Dosyayı masasının kenarına bırakıp tekrar koltuğuna yerleşti. "Buradaki işin bitti." dedi, ses tonu bir iş anlaşmasını sonlandırır gibiydi. "Evine gidip hazırlıklara başla. Fazla uzatmadan, sade bir nikâhla her şey resmiyete dökülsün." Duyduğumla inanmayarak ona baktım. Nikâh mı dedi? Melis Hanım evleneceğimi söylememişti! "Evlilik mi?" diye şaşkınlıkla sorduğumda başını salladı. "Bebek evlilik dışı dünyaya gelmeyecek!" diye kararlı bir sesle konuşmasıyla kalakaldım. Evlilik! Pars Bey'le mi evleneceğim? Neden? "Sana dokunmayacağım!" dedi. Sanki bu, normal bir işmiş de detaylarını bildiriyormuşçasına. "Sen sadece bebeği dokuz ay karnında taşıyacaksın. Doğurduktan sonra da boşanacağız." Bana dokunmayacaktı! Bu kelime, omuzlarımdaki tonlarca ağırlığı bir anda alıp götürdü. Ancak rahatlama, hemen ardından gelen bir kafa karışıklığıyla yer değiştirdi. Tamam, gerçek bir evlilik olmayacak ama ben daha önce hiç ilişki yaşamamıştım. İlişki olmadan, karı koca olmadan bebek nasıl olacaktı? Yani bir insan daha önce hiç birliktelik olmadan bebeği olabilir mi? İçim içimi yiyordu. Melis Hanım'a anlatmaya çalışmıştım ama beni dinlememişti bile. Şimdi Melis Hanım’a sorsam, cevap verene kadar beni yine aşağılayacaktı. Ne yapacağım? Böyle bir şey nasıl söylenir ki? "Aylin’le bana ait olan embriyo senin rahmine yerleştirilecek." İnanamayarak ona baktım. Aylin Hanım’ın yumurtasıyla Pars Bey’inkini mi karnımda taşıyacaktım? Pars Bey, saatinin parlak metaline kısa bir bakış attı, sabırsızlığı belirginleşiyordu. "Sorun varsa sor!" Kafam allak bullaktı. Bana dokunmayacak olması, bu anlaşmayı bir nebze olsun yumuşatmıştı. Ama hiç ilişkim olmadan bebek olabilecek mi? Ya başarısız olursa? "Olmazsa?" diye tedirginlikle sordum. Soru ağzımdan çıktığı an, Pars Bey'in yüz hatları anında gerildi. Sinirlendiğini anladım, sesim titremeye başladı ama kendimi düzeltmek zorundaydım. "Beni yanlış anlamayın. İhtimalleri bilip ona göre hareket edersek daha doğru olacak." Pars Bey, koltuğunda dikleşti. Sol elini uzattı, masanın üzerindeki o gümüş kalemi aldı. Ardından kalemini yavaşça masanın üzerindeki küçük, gümüş çerçeveli bir fotoğrafa dokundurdu. Gözleri hâlâ o fotoğraftayken "Embriyo rahmine üç defa yerleştirilecek. Başarılı olmazsa, parayı geri almayacağım ve özgür kalacaksın." dedi. Duyduklarıma inanamadım. Beni esir etmeyecekti. Ömür boyu çalışsam ödeyemeyeceğim o meblağı istemeyecekti. Bir yanım kabul etmek istemese de aklıma Çağan geldikçe bu çıkış yolundan başka şansım yoktu. Umut'un kurtuluşu için vaat edilen para, utancımın önüne bir nebze geçti. Kaderime teslim olmuşçasına başımı hafifçe salladım. Aklımdaki diğer sebebi söylemek istesem de söylemeye dilim varmıyordu. "Söyleyeceğin var mı?" diye net sesi kulağımı doldurdu. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Anlaşma şartları ne kadar ağır olsa da bana açık olmuşken, onu kandıramazdım. Utansam da söylemem gerekiyordu. Kafamı önüme eğip çantamın kulpunu sıkarak kendimi rahatlatmaya çalıştım ve "Ben... Ben daha önce hiç ilişki yaşamadım." dedim. Kan akışım hızlanırken gözümü yumup "Bu sorun olur mu?" diye zar zor cümlemi tamamladım. Utançtan yerin dibine girmek istiyordum, gözümü açamadım. "Jinekolojik muayeneden sonucunuzun pozitif çıktığını biliyorsunuz!" demesiyle refleks olarak gözümü açtım. Gözü üzerimden çekilmezken "Melis'ten fakir birini istedim, cahil birini değil!" demesiyle kalakaldım. Utanç ve şaşkınlık arasında gidip gelirken "Problem olacağını düşünseydiniz doktora kendiniz sorabilirdiniz ya da doktor size belirtirdi." dedi. "Anladım." diyebildim. Daha fazla uzatıp kendimi utandırmak istemiyordum. "Hazırlıklara başla!" Bariton sesi kulaklarımı doldururken, gayriihtiyari yüzünü inceledim. Bu adamın neden bir çocuk istediğini merak ediyordum. Soğuk, mesafeli, duygusuz... Hiç de bir çocuğu sevecek, onu bağrına basacak şefkatli bir baba profili çizmiyordu. Aksine, bir buzdağı kadar sertti. "Beni süzmeyi bırak!" Beklenmedik uyarısıyla irkildim. Başımı hızla iki yana sallayıp "Sadece... daldım." diye geveledim. İnanmayan gözlerle bana baksa da üstelemedi. Başka bir şey söylemesine fırsat vermeden ayağa kalktım. Bir an önce bu odadan çıkmak istiyordum. Kapıya doğru birkaç adım atmıştım ki sesiyle tekrar durdurdu. "Sadece bir haftan var! Haftaya bugün evlenmiş olacağız." Duyduğum süreyle olduğum yerde kalakaldım. Bir hafta mı? "Neden?" diye sordum, sorunun dudaklarımdan kaçmasına engel olamayarak. "Seni ilgilendirmez!" dedi sertçe. "Sen dediklerimi yap yeter!" İtiraz kabul etmeyen ses tonu son noktayı koymuştu. Arkasını dönüp bilgisayarına odaklandı bile. Kaderime razı gelerek, sessizce "Tamam." dedim ve odadan çıktım. Kapı ardımdan kapandığı an, tuttuğum nefesi verdim. Yanağımdan süzülen sıcak yaşa engel olamazken, koridorda yürüyen ayak seslerime iç sesim eşlik ediyordu. "Her şey bir yıl sonra yine eskisi gibi güzel olacak," diye fısıldadım kendimi ikna etmeye çalışarak. "Sadece bir yıl dayan..."
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม