Ertesi gün küçük evimin, küçük yatak odasındaki aynanın karşısına geçmiş kendimi inceliyor, ister istemez kendimi Gurur'un yanındaki, dudakları dudaklarındaki kadınla ve diğerleri ile kıyaslıyordum.
Oysa dün gece sahneye geri dönmeden önce kendi kendime söz vermiştim. Onu hayatıma sokamazdım. Zorla yoluna koyduğum hayatımda bir deprem etkisi yaratırdı Gurur. Beni yıkar, yerle bir ederdi biliyordum. Ancak yine de kafamın içindekilere, özellikle de kalbimin içindekilere engel olamamış gecenin bayılmamdan sonraki kısmında gözlerimi yine Gurur'unkilerden alamamıştım.
Gurur'un yerine döndükten sonra yanındaki kadınla bir şey tartışır gibi konuştuklarını, sonra da Gurur'un yer değiştirerek tek kişilik bir masaya geçip tek başına beni dinlediğini gördüğümde dizginlemeye çalıştığım duygularım şaha kalkmışlardı. Çünkü bu küçücük hareketiyle bile kendimi özel hissetmiştim, tüm yelkenlerimi suya indirmiştim.
Fakat Gece sonlanıp eve döndüğümde internette sabahın ilk ışıklarına kadar kendisini araştırmam da işte, tam bu yüzdendi. Tıkladığım her sayfayla perişan olmuştum. Çünkü beni korumaya çalışan içgüdülerim ısrarla bana ondan uzak durmamı söylüyorlardı. Gurur iflah olmaz bir çapkındı. Bugüne kadar hiç uzun soluklu bir ilişkisi olmamıştı. Olanlar varsa aldatıldıkları kesindi. Çünkü Gurur'un nerdeyse her hafta bir başka kadınla, bir başka bar veya gece kulüplerinde resimleri çekilmişti.
Beni şimdi aynanın karşısına geçirip de benim neyim eksik diye düşündüren de bu resimlerdeki kızlardı zaten. Onlardan eksiklerim saymakla bitmezdi. Bir kere boyum en az on beş santim eksikti onlarınkinden. Kendi çapımda zayıf sayılabilirdim ama onların yanlarında tombik sayılabilirdim. Üstelik hepsi, alımlı çalımlı, bastığı yeri inletecek, girdikleri yerde kafaları kendilerine çevirecek cinsten kadınlardı. Onlar İran kedisiyse ben sokak kedisiydim. Onlar pırlantaysa ben olsam olsam ya gümüştüm ya bakır.
Her şeyden öte kendime güvenim sıfırdaydı. Güçlüyüm desem değildim. Farklıyım desem eksiklik yönünde farklı olabilirdim ancak. Gurur’un yanına hiçbir şekilde yakışmayacağım kesindi.
Daha önce kendimi böylesine eleştirdiğim ve beğenmediğim olmamıştı hiç. Kendi halinde bir insandım ve halimden de oldukça memnundum. Oysa şimdi dururumum vahimdi. Resimlerde gördüğüm kızların yanında hiç şansım yoktu. Gurur'un bana bakma ihtimali ise hiç yoktu. Onun sadece sesimle ilgilendiğinden emindim. Daha öncede böyle hayranlarım olmuştu. Karakterim, görüntüm pek umurlarında olmazdı ama yine de devamlı beni izlemeye dinlemeye gelirlerdi. Gurur da onlardan biri olmalıydı. Çünkü var olan tek özelliğim sesimdi. Başka da sıksan sallasan benden iyi bir şey çıkmazdı.
Kendimi düşüncelerden sıyırmak adına, daha doğrusu düşünerek kafayı sıyırmamak adına soğuk demedim, yağmur demedim, çamur demedim koşuya attım. Tarabya'daki evimden çıkıp kendimi sahile attım ve kulaklarıma dolan müziğin keyfini çıkararak koşmaya başladım.
Havanın soğukluğundan yün şapkam ile korunmaya çalıştım. Şuan büyük ihtimalle makyajsız yüzümdeki çillerim ve bu şapka ile çok komik görünüyordum. Henüz eylül ayının sonlarındaydık ve bu halim dışarıdan garipsenirdi belki bu havada ancak ben her zaman fazlasıyla üşürdüm. Ayrıca bugün hiçbir şey umurumda değildi. O yüzden de yün şapkama ve montuma sığınıp soğuktan korunmaya çalıştım.
Hayranı olduğum seslerden biri olan Jehan Barbur "Seni ilk gördüğüm günü hatırladım, kandırdı beni birden tek bir bakışın, senindi tüm aşkım, senindi tüm hayatım, kalbimi kırıp bıraktın." dediği sırada Yeniköy'e varmıştım bile. Bu şarkıyı dinlerken benim perişan aklım çoktan Gurur'a gitmişti bile.
Ancak şarkı bittiğinde ayağımı bu semte attığım için bin pişman olmuştum. Çünkü hastalıklı derecedeki bir hayranım burada oturuyordu ve ben onu şimdi çekecek halde değildim. Bunaltıcı derecede bir takıntısı vardı bana Kenan'ın. Saf bir yapısı vardı, kötü olduğunu asla düşünmemiştim ancak yine de sürekli yazdığı mektuplar ile beni boğuyordu. Her sahne alışımdaki gönderdiği güzel çiçekleri bile gözüm görmüyordu çünkü ettiği evlenme teklifinden verdiğim sayısız ret cevabına rağmen vazgeçmiyordu. Deli miydi, değil miydi hiçbirimiz anlayamamış, bu yüzden sert bir müdahalede de bulunamamıştık.
Onunla karşılaşma riskini göze alamadığımdan hemen olduğum yerde dönüp aksi istikamette koşmaya başladım. Kenan ile kafam bu kadar karışıkken ve tek başımayken karşılaşmak istemiyordum. Üstelik onun beni takip edip evimi bulmasından da korkuyordum. Bugün onunla mücadele edecek gücüm yoktu.
Arkamdan gelip koluma dokunan elle havaya sıçrayışım da çığlığı basışım da işte tam bu yüzdendi. Gözlerimi sımsıkı yumup yokmuş gibi davranmak istesem de durdum ve kulağımdaki kulaklıkları çıkarırken arkamı döndüm.
Nefes nefese bir haldeyken nefesiniz kesilirse başınız dönüyor, bir anlığına da olsa gücünüz çekiliveriyormuş; arkamı döndüğümde öğrendim bunu ben de. Çünkü hala kolumu nazikçe tutan ellerin sahibi Kenan değil, Gurur Öz'ün ta kendisiydi.
©
Sabahın köründe biranda uyanarak güne başlamıştım bu sabah. Beni uyandıranın ne olduğunu bilmesem de gözümü açar açmaz aklıma ilk gelen Kardelen'in o güzel gözleri olmuştu. Onun önümde kıvranarak kız arkadaşımın varlığından bahsetmesi aklıma gelince gülümsemeden edemedim. Gece boyunca bu gülümseme yüzümden silinmemişti zaten.
Bizimkilerin masasından kalkıp tek başıma bir masaya geçince Kardelen'in ruhuma işleyen sesinin keyfini çıkardığım andan beri gülümsüyordum. Gecenin sonunda onunla konuşmak için daha fazla vakit kaybetmemeye karar verdim ve kulise gittim. Ama geç kalmıştım. Kardelen çoktan gitmişti ve ben onu tekrar görebilmek için dört gün daha beklemek zorundaydım. Ne yazık ki...
İçimden atamadığım sıkıntının sebebi de buydu zaten. Dört gün bekleyecek olmak işkence gibi geliyordu. En son ne zaman bir şey için bu kadar sabırsızlandığımı hatırlayamıyordum.
Biraz olsun nefes alabilmek için, üzerime eşofmanlarımı geçirip sahile indim. Deniz, özellikle de bu boğaz her zaman iyi gelmişti acınası ruhuma. Tedavi gibiydi bir türlü iyileşmek bilmeyen yaralarıma.
Manzarayı izler ve egzoz kokusu ile karışık iyot kokusunu içime çekerken, beni asıl iyileştirecek şeyi gördüm. Bir mucize değil de neydi bu? Kardelen düşüncelere dalmış bir vaziyette koşuyordu. Öylesine dalmıştı ki onu görünce donup kalan beni fark etmedi bile. Bu da bana onu rahatça izleyebilmem için fırsat vermişti. Ancak aniden yüzündeki huzurlu ifade yerini rahatsızlığa bırakması merakımı uyandırdı.
Bana doğru koşan Kardelen'in beni fark etmesi için gözlüklerimi çıkarıp kendisine el sallayacağım sırada birden arkasını döndü ve ters istikamete gitmeye başladı. Biran ne yapacağımı bilmeden kalakaldıysam da çabucak toparlanıp arkasından gittim. Dört gün beklemeye de elime geçen bu fırsatı kaçırmaya da niyetim yoktu. Hemen peşinden gitmeye başladım. Ancak ona yetişebilmek için cidden koşmam gerekti. Bu kız nasıl hızlı koşuyordu böyle?
En sonunda Kardelen'i kolundan tutup durduğumda nefes nefese kalmış bir haldeydim. O da benim gibi nefes nefeseydi ayrıca onu korkuttuğum da belliydi. Niyetim asla onu korkutmak değildi; ismini seslenmeme rağmen beni kulağındaki kulaklıklar yüzünden duymamıştı ve kolundan tutmak zorunda kalmıştım.
Yüzünden korkuyla çekilen kan yerine gelirken kulağındaki kulaklıkları çıkardı. Bense makyajsız yüzündeki çillere ve kızarmış küçük burnuna bakıp ona hayran kalmakla meşguldüm.
"Seni korkutmak istemezdim." dedim ve istem dışı bir şekilde şapkasından dışarı sızan saçları kenara çektim o güzel gözleri daha iyi görebilmek için. "Seni gördüm ve bir merhaba demek istedim." Sadece merhaba demek değil niyetim, güzelim. Aklımda birçok şey yapmak var seninle. “Seslendim ama kulaklıklar yüzünden duymadın.”
"Merhaba." dedi küçük bir gülümseme eşliğinde. "Ben sizi bir başkası..." kafasını iki yana sallayıp söyleyeceği şeyden vazgeçti. Ama ben beni başkası sandığı için korktuğunu anlamıştım. Ve bu beni karanlık düşüncelere sevk etmeye başlamışken bana dikilen gözler yüzünden dikkatim dağıldı. Ne de güzel bakıyordu bu güzel yeşil gözler öyle...
Nefes almak için aralanan dudakları yüzünden dudaklarına çevirdim bakışlarımı ve kalbim duracak gibi oldu. Onu o an öpmemek için bütün irademi kullanmak zorunda kaldım. O ise aramızdaki sessizlikten ve gerilimden rahatsız olmuş olmalı ki konuşmaya başladı.
"Buralarda mı oturuyorsunuz?"
"Evet. Sen?" O benle resmi konuşsa da benim içimden gelmiyordu ona ayak uydurmak çünkü kendimi ona çok yakın hissediyordum.
"Tarabya'da oturuyorum ben de." Titrek sesi ve bu mevsimde taktığı şapka ile o kadar sevimli gözüküyordu ki içimden onu sarıp sarmalamak geliyordu ama tabi ki bunu yapamazdım. Ama yapacağım günler çok yakındaydı.
"Üşüyor musun?" diye sordum yerinde kıpırdanmaya başladığı için.
Başını yukarı aşağı salladı sevimli bir şekilde. "Benim yüzümden. Durduğun için üşüyorsun." dedim.
"Sorun değil." dedi omuz silkerken.
"Tabi ki sorun. Hasta olacaksın." Nasıl hastalıklı bir haldeysem, bu fikir fena halde canımı sıktı.
Başını tekrar iki yana salladı. "Gerçekten sorun değil." dedi ısrarını sürdürüyordu. "Hava çok soğuk değil aslında ama ben..." Utangaç ve sevimli tavrı karşısında kanım iyice kaynadı.
"Donuyorsun, değil mi?" Daha fazla dayanamayıp ellerimi uzatarak kollarını sıvazladım. Yüzümdekinin şapşal bir gülümseme olduğundan emin olsam da bunu değiştirmeye çalışmayacak kadar rahattım. "Benimle sıcak bir kahve içsen?"
Bir an bana inanamayan gözlerle baksa da teklifi başıyla onaylayarak beni oldukça rahatlattı. Çünkü bu kahvenin sadece bir başlangıç olacağının bilincindeydim.
©
Dizlerim titriyor, kalbim bir kuş gibi çırpınıyordu. Bunun tek sebebi; Gurur'un belimde duran eliydi. Üzerimdeki kadife kalın monta rağmen dokunuşunu bütün hücrelerimde hissediyordum. Beni bir dokunuşuyla nasıl da esir almıştı...
Bir masaya kurulup filtre kahvelerimizi sipariş ettikten sonra kendimi kapılıp gittiğim bir sohbetin içinde buldum. O kadar zevkliydi ki; ona bakmak, onunla konuşmak. Konuştuğumuz konu yüzeysel şeyler olmasına rağmen hayatımda böyle keyifli ve rahat bir sohbet yaptığımı hatırlamıyordum.
Sahnedeyken gördüğüm o katı duruşu ettiğimiz sohbet ile her saniye silinirken kendimi gevşek bir şekilde ona gülümsemekten alamıyordum. Ona hayran kalmaktan alamadığım gibi. Çünkü… Allah’ım… Bir gülümseme insana bu kadar yakışabilirdi. Onu bu kadar değiştirebilirdi.
Sohbetin derinlere inmemesinden memnunken kendimi birden sorguya çekilirken buldum. Gerilmemeye gayret etsem de bu çok zordu.
"Ailen ile birlikte mi yaşıyorsun?" Biran cevap verip vermemekte kararsız kalınca sorgusunun nedenini izah etmeye girişti. "Beni hiç tanımadığın için gergin olduğunun farkındayım. Ben de bu problemi çözmeye çalışıyorum. Seni tanımak istiyorum."
"Hayır." Gözlerimi kaçırarak başka bir yere baktım. "Onlar İstanbul'da yaşamıyorlar." diyerek kaçamak bir cevap verdim. Ailemden bahsetmekten hiç hoşlanmıyordum. Karşımdaki kim olursa olsun bu konu benim için çok ama çok özeldi. Ama Gurur'da beni çözülmeye iten garip bir şeyler vardı.
"Tek başına mı yaşıyorsun, yoksa bir ev arkadaşın var mı?"
"Yok. Üniversiteden mezun olduğum seneden beri yalnız yaşıyorum." dedim. Üzerimdeki bu ilgiden rahatsız oldum ve lafı aileden uzaklaştırmaya çalıştım. "Üniversitedeyken evde epey kalabalık yaşıyorduk. Çok eğlenceliydi ama üniversite bitince hepimiz kendi hayat mücadelemizin peşine düştük. Ama yine de birbirimizden kopmadık."
"Arkadaşlarından bahsederken gözlerinin içi gülüyor. Çok seviyorsun onları anlaşılan." diye tespitte bulundu ama yanılıyordu.
"Hepsini severim ama iki tanesi var ki benim için çok kıymetliler. Diğerlerini de severim ama Özcan ile Burcu'nun yeri ayrıdır."
"Özcan, dün gece tanıştığımız arkadaşındı, değil mi?” diye sorduğunda bakışlarında gördüğüm anlamlandıramadığım karanlık tüylerimin havaya kalkmasına sebep oldu. "Rahatsızlandığında profesyonelce davranıyordu. Seni çok iyi tanıdığı belliydi zaten."
"Yanında birçok kez bayıldım." diye duruma açıklık getirmeye çalıştım ki bunu neden yapma gereksinimi duyduğum hakkında en ufak bir fikrim yoktu. "Dün gördüğün gibi sık olmasa da şeker rahatsızlığım yüzünden baygınlık geçirince, Özcan birçok kez mücadele etmek zorunda kaldı ve ne yapması gerektiğini öğrendi."
"Ne yaptığını anlamasam da yaptığı şeyi bilen bir tavrı vardı zaten." Öne doğru eğilip bakışlarını tam gözlerimin içine dikti. "Ben de seni en az o adamın tanıdığı kadar tanımak istiyorum."
Bu sözleriyle kalbim hop etti resmen. Ne diyeceğimi bilemeden aptal aptal baktım adamın suratına. Aramızda bir çekim olduğunun en başından beri farkındayım ancak şuana kadar herhangi bir girişimde bulunmadığımızdan böylesine açık bir talep beklemiyordum doğrusu.
"Hipoglisemi hastasıyım. Yani şekerim birden yediğim bir şeyler yüzünden ya da strese ve heyecana bağlı olarak düşebilir." diye izah etmeye koyuldum. Sıraladım heyecan ile ardı ardına cümleleri. Beni tanımak istiyordu ve ben bunun için çıldırabilirdim.
"Bunun bir tedavisi ya da ilacı yok mu?" diye sordu. Kaşlarının çatılışından anlattıklarımdan hoşlanmadığını anlamıştım. Sanki benim için endişelenir gibi bir hali vardı ve bu da benim içimi ısıtmaya yetmişti. Gerçekten önemsendiğimi bilmek, birinin benim için endişelendiğini bilmek ve bunun hoşlandığım adam olması gerçekten de güzel hissettiriyordu.
"Kriz anında kullanabileceğim ilaçlar var ancak onlar daha da sersem olmamı sağladığı için en iyisi şekerim düştüğünde işlenmemiş şeker tüketmek, tabi bir de şekerimin düşmemesi için özen göstermek."
"Şekerinin düşmesi tehlikeli değil mi yani?" Benimle ve de hastalığımla ilgilenmesini anlamıştım ancak bu kadar detaylı bir şekilde incelemesine şaşırsam da sorularını cevaplamaya devam ettim. Çünkü elimde değildi, ilgilenilmek kendimi özel hissettiriyordu. Tabi bana acıdığını hissetmediğim sürece. Hastalığımı ömrüm boyunca hiçbir zaman dikkat çekmek için kullanmamıştım, bundan sonrasında kullanmaya da niyetim yoktu.
"Tabi ki tehlikeli. Belli bir süre içerisinde müdahale edilmezse komaya bile girebilirim." Yüzündeki kanın çekildiğini görür gibi olunca hemen durumu yumuşatmaya çalıştım. "Ama böyle bir şey olmayacak, endişelenecek bir durum yok. Çünkü genelde hissederim hastalığın geldiğini ve başkasına ihtiyacım bile kalmadan sorunu hallederim. Anlayacağın alışkınım." Yüzüme yerleştirdiğim buruk gülümsemenin üzerine elini uzatıp tersiyle yanağımı okşadı usul usul.
Utanmadan sıkılmadan gözlerinin içine baktım, kalbim heyecan ve istekle yerinden çıkacakmışçasına atarken. Bütün ömrüm boyunca ona bakabilirdim böyle sıkılmadan. Derdimin dermanı olur, yalnızlığımın çaresi olurdu. Ömrüm olurdu benim. Biliyordum ama ağzından az sonra çıkacaklar ile beni nasıl yaralayacağını bilmiyordum.
©
Kardelen'in yüzüne bakıp dururken acaba şuan ne düşünüyor diye merak ettim. Sahnedeki kadından çok farklı bir Kardelen duruyordu karşımda. O güçlü ve kendinden emin kadın gitmiş, yerine masum ve ürkek bir kadın gelmişti. Ona dokunduğumda titrediğini görebiliyordum ama yine de aniden içimden gelen dokunuşlarımdan korkmadığını ya da rahatsız olmadığını da görüyordum. Aksine o da bu küçük temaslar için çıldırıyor gibiydi, tıpkı benim gibi.
"Sen de kendinden bahsetsene biraz." deyince elimi elektrik çarpmış gibi geri çektim. Onu ailesi ve geçmişi hakkında sıkıştırıp dururken sıranın bana geleceğini tahmin etmeliydim.
"Ailem ile birlikte yaşamıyorum ben de." diyerek lafı geçiştirmeye çalıştım. "Ama benim kim olduğumu biliyorsundur zaten."
"Nasıl yani?" diye sordu, havaya kalkan ince kaşlarıyla yüzü hala fazlasıyla güzeldi.
"Beni herkes bilir." derken saçmaladığımın kesinlikle farkındaydım aslında. "Yani gazetelerden, dergilerden veya magazin programlarından. Geçmişim de geleceğim de ortalıkta."
"Hakkında bildiğim tek şey ne kadar çapkın olduğun." dedi sinirle. Konunun buraya nasıl geldiğini bilemedim biran. Bir dakika. Tabi ki biliyordum. Lafı bir asalak gibi buraya getiren bendim. Kendimden bir pop star gibi bahseden de bendim.
"Hepsi abartı aslında. Ben sadece ne yazık ki gizlimin saklımın olmadığını söylemeye çalışıyordum."
"Bana hiç öyle gelmedi. Bana ne kadar çapkın olduğunu söylüyorsun gibi geldi. Çünkü 'Google'a' Gurur yazınca "Çapkın mı demek istediniz?" diye soruyor." Hali ve tavrı biranda yüz seksen derece değişmişti ve ne diyeceğimi bilemez halde bir süre kendisine baktım.
"Demek internette beni araştırdın." diye durumun özetini çıkardım. Kızaran yanakları haklı olduğumu gösteriyordu. Gururumu okşayan bu durum karşısında ağzımdan çıkanları duymadım bile. "O yüzden mi şuan benimlesin? Ne kadar çapkın ve zengin olduğumu bildiğin için? Çünkü bildiğim kadarıyla zenginliğimle de ünlüyüm."
Kardelen'in yüzünün aldığı şekil ile kendime geldim ve ağzımdan çıkanlar geç de olsa kulağıma dolmaya başladı. Beni internette gördüğü şeyler yüzünden, ortada daha hiçbir bağımız olmamasına rağmen yargılaması tepemi attırmıştı. Onun için farklı düşündüğümü hissetmemesine kızmıştım ancak nereden bilebilirdi ki? Üstelik onu itham ettiğim şey kulağa gerçekten de çok çirkin geliyor olmalıydı. Ancak gerçek buydu. Erkekler dahil, çevremdeki herkes benimle param pulum için görüşüyorlardı.
"Beni kahve içmeye davet eden sensin. Seninle görüşmek için özel bir çaba sarf etmedim. Ki sarf etmiş olsaydım bile bu söylediklerini hak etmiş olmazdım." dedi ve bir hışımla masadan kalktı. Doğruca kafenin kasasına gitti ve cebinden çıkarttığı parayı kasaya fırlatıp kahvelerin parasını ödedi. Aynı hızla kafeden gidişini gördüğümde hemen ayaklandım. Kafenin dışına çıktığımda çok geç kalmıştım. Kardelen çoktan bir taksiye binmiş gidiyordu. Bana bıraktığı tek şey ise; kucak dolusu pişmanlık olmuştu.
©
Ertesi gün yataktan kalktığımda sinirim hala tepemdeydi. Geçirdiğim huzursuz gece beni sakinleştirmeye yetmemişti. Hala Gurur'un dün söyledikleri beynimin içinde yankılanıp duruyordu. Hala sindirebilmiş değildim benimle öyle konuşmasını. Zengin olması umurumda değildi. Paraya hiçbir zaman önem veren bir insan olmadığım gibi statüye de önem veren biri olmamıştım. Kaldı ki Gurur'un ünü çapkınlık hususundaydı ve bu da beni çekmiyordu, aksine itiyordu.
Tabi Gurur benim hakkımda bambaşka fikirlere sahipti. Dün duyduklarım ile öyle sarsılmıştım ki, ona düşündüklerinin aksini hissettiğimi söyleyemedim bile. Daha doğrusu söyleme gereği duymadım. Elbette beni tanımadığı için nasıl düşüncelere sahip olduğumu da bilmesi mümkün değildi. Ancak hem beni tanımak istediğini söyleyip hem de daha beni tanımadan hakkımda ithamlarda bulunması hiç hoş değildi.
Gözlerimi diktiğim tavandan ayırıp yataktan kalktım ve ayaklarımı yere basar basmaz kaderime bin kez lanet ettim. Çünkü dün sinirle birlikte düşen şekerim, yaptığım onca müdahaleye rağmen yükselmemişti. Şuanda hala düşük olmalıydı çünkü bastığım yerin, kıpırdamadan duruyor olmama rağmen hareket ettiğini hissediyordum.
Mutfağa gidip dolabı açtığımda fark ettim ki ilacım çoktan bitmişti. Dünden beri ilaç almamak için direndiğimden ilacımın bittiğini yeni fark ediyordum. Gerekli olmadığı sürece o ilaçları kullanmaktan hoşlanmıyordum. Ancak şuan beni iyi hissettirecek şeyin ilaç olduğunu da biliyordum. Direnişimin sonuna gelmiştim; ilacımı almazsam bayılabilirdim.
Üzerimdeki pijamaları değiştirerek vakit kaybetmemek için üzerime trençkotumu geçirdiğim gibi en yakın eczanenin yolunu tuttum. Evin bahçe kapısından çıktığım an işimin zor olduğunu anladım. Kendimi gerçekten de oldukça kötü hissediyordum. Biran için aklımdan Özcan'ı aramak geçse de hemen bu fikirden vazgeçtim çünkü onu bekleyerek harcayacak vaktim yoktu.
Bu haldeyken arabamı da kullanamayacağım için küçük adımlarla yürümeye başladım. Daha yüz metrelik yolu kat etmemiştim ki dizlerimin bağı çözüldü birden. Refleks olarak elimi dibinde yürüdüğüm duvara koyarak destek aldım. Tam dizlerimin yere değeceği sırada belimden tutan güçlü kollarla havaya kaldırıldım.
Belimden beni tutup kendi bedenine yaslayan güçlü kolların sahibini görmek için arkama bakmaya gerek duymadım. Gurur’un tanıdık gelen kokusu genzimi yakarken içime dolmaya çalışan huzura ve güvene izin verdim.
"Ne oldu sana, nazlı güzel?" diyerek çenemden tutup yüzümü kendisine çevirdi. Bakışlarındaki endişe ve ilgi yüreğime işledi anında.
"Şekerim." diye fısıldadım kalan son gücümle.
"Tamam, canım. Korkma sakın, ben yanındayım." diyerek beni kucağına aldı. Kendimi onun ellerine teslim ettiğimde yıllardır hissetmediğim bir şey hissettim. Bunun tam olarak ne olduğunu bilmiyordum ama rahatlamaktan bile öte bir his olduğunun farkındaydım.
Gurur beni hiç zorlanmadan taşır ve aynı zamanda hızlı adımlarla yürürken kollarımı boynuna dolayıp alnımı boynuna yasladım. "Hemen hastaneye gidiyoruz." dediğini duyar gibi oldum.
Ve sonrası tamamen muammaydı...
©
Bir saattir Kardelen'in yattığı hastane yatağının kenarına oturmuş, bu güzel kızın uyanmasını bekliyordum. Her geçen dakikada daha da sabırsızlanıyordum ve endişeleniyordum ki bu endişe durumu benim için yepyeni bir şeydi. Nasıl olur da benim için bu kadar önemli olabilirdi bu kız? Aklım almıyordu bir türlü.
Dün ağzımdan çıktığına bin pişman olduğum laflardan sonra Kardelen'i aklımdan çıkaramamıştım. Onun o güzelim yüzüne hiç yakışmayan kırgın ifadesi gözümün önünden gitmemiş, kaçmak için sebep arayan uykularıma sebep olmuştu. Bu yüzden de sabahın ilk saatlerinde soluğu adresini zorla bulduğum evinin önünde almıştım. İyi ki de gitmişim.
Oraya giderken aklımda bin türlü sahne vardı. Ancak bunların hiçbirinde onu perişan halde bulacağım ve onun için korkudan ölebileceğimi hissedeceğim yoktu. Şoförün kullandığı araçla, hastaneye gittiğimiz yol boyunca defalarca kucağıma aldığım başını okşayıp hareketsiz ve bembeyaz olan yüzünü hayranlıkla izlemiştim. Aynı zamanda da uzun zamandır hiç yapmadığım bir şey yapıp onun için dua etmiştim.
Onun başındayken de yaptığım tam olarak buydu; dua etmek.
"Aç artık o gözlerini, papatyam." diye yakındığımda gözleri gerçekten de aralanınca heyecanlandım.
"Korkma." diye fısıldadım ama neden bunu söylediğimi ben de bilmiyordum. Sadece… Sadece korkmasını istemiyordum işte, o kadar!
"Gurur." İsmim kurumuş dudaklarının arasından bir fısıltı gibi döküldüğünde bambaşka hislerle boğuldum.
Elini iki elimin arasına sıkıştırıp dudaklarıma götürdüğümde titrediğini fark ettim. Elimde ki narin eli öperken özür dilediğini duyunca kaşlarım şaşkınlığımla havaya kalktılar.
"Ne için özür diliyorsun?"
"Ben..." diye kekeleyince merakım iyice kapardı. "Bilmiyorum. Benim için endişelenmiş gibi gözüküyorsun. Ben, sanırım..." Bu ne diyeceğini bilmez haliyle o kadar sevimliydi ki içimden onu sarıp sarmalamak geldiyse de abartmak istemediğimden kendimi frenledim. Bu sarmalama isteğiyle baş etmek artık oldukça güç olmaya başlamıştı zaten. "Ben seni endişelendirdiğim ve buralara kadar sürüklediğim için özür dilerim."
En sonunda ağzındaki baklayı çıkardığında uzanıp alnına bir öpücük kondurarak her ikimizi birden şaşırttım. Hareketlerime engel olamıyordum, olmaya da çalışmıyordum çünkü içimden gelen buydu. Ona dokunmak, sürekli onunla tensel bir temas içerisinde bulunmak istiyordum.
"Evet. Senin için fazlasıyla endişelendim ancak hastalandığında yanında olduğum için ve sana yetişebildiğim için oldukça memnunum. Şuanda yanında olmaktan da oldukça memnun olduğum söylenebilir."
"Ama.." diyerek ağzını açtığında işaret parmağımı dudağına bastırarak onu susturduğumda o dudakları tatmadan ölüp gidersem gözümün arkada kalacağına karar verdim. Bir saniyede dağılıveren aklımı hemen topladım çünkü almam gereken bir gönül vardı.
"Aması falan yok. Biliyorum; seni dün çok kırdım." deyip yüzünü ellerimin arasına aldım. Şaşkın şaşkın kırpıştırdığı kirpiklerini eğilip öptüğümde gözlerini yumdu. Kendimi durdurmalıydım, çok hızlı ilerliyordum ama bunu yapmadan duramıyordum ki. "Saçma sapan konuştuğumun farkındayım. Ama bugüne kadar insanlar hep kim olduğumla ilgilendi. Aslında hiçbiri gerçekte kim olduğumu bilmediler."
Etrafımdaki insan müsveddelerinden bahsederken sinirim tepeme çıkmıştı. Aklımın gitmek istediği yolu biliyordum. Kardelen'i birileriyle kıyaslıyordum istemeden de olsa. Kadınlara güvenme derken kafamın içinde yankılanan ses, kimseye güvenme, özellikle de kadınlara diyorken, yüreğim Kardelen'e güvenebileceğimi söylüyordu.
İki arada bir dere de kalmışken sesini duyunca yüreğimin ağır basacağını hissettim.
"Ben de seni tanımak istiyorum. Gurur Öz ile değil, seninle ilgileniyorum." diyerek avcunu yanağıma koyduğunda, yüzündeki ürkek ve masum ifadeyi görünce kesinlikle yüreğimi dinlemeye karar verdim. Bu kadın benim ömrüm olacaktı...