Haftada üç gece İstanbul'un en ünlü kafe-barlarından biri olan Rüya Kahvesi'nde sahne alıyor, şarkı söylüyordum. İşime bayılıyordum, çünkü işim benim şu hayattaki her şeyimdi. Geçim kaynağım olması bir yana şarkı söylemek benim için başlı başına bir terapiydi. Sahneye çıktığım an her şeyi, herkesi unutur giderdim. Sahneye adımımı attığım an bambaşka bir insan olup çıkardım; her zaman hayalini kurduğum o güçlü kadının kılığına girerdim. Sahneden indiğim anda bir sihirmiş gibi kaybolurdu o kadın.
Sesim ve sahnem hakkında aldığım tepkilere de bayılıyordum. Kendimi güçlü hissedebilmemin sebeplerinden biri de buydu aslında. Her zaman takdir edilen sesim sayesinde, şarkı söylerken kendime inanılmaz güveniyordum. Çünkü hayatım boyunca takdiri sadece burada görüyordum.
İki yıldır çevrem çok genişlese de, birçok yakışıklı ve iş güç sahibi adamla tanışmış olsam da hiçbirinden etkilenmediğim için samimiyet kurmamıştım. Zaten sahne aldığım zamanların dışında barda pek fazla vakit geçirmişliğim de yoktu. Çünkü dediğim gibi sahneden indiğim anda asosyal bir kız çıkıyordu içimden ve bu asosyal kız herkesten çekiniyor, uzak durmayı tercih ediyordu.
Ancak son iki haftadır her sahneye çıkışımda bir çift göze denk geliyordum. Bana kendimi oldukça garip hissettiren bu gözlerle ilk karşılaştığımda beni içine çekip hapsetmiş, mekânın karanlığına inat parlayan gözler nefesimi kesmişti. Neredeyse hiç yapmadığım bir şeyi yapıp söylediğim şarkının sözlerini unutturuyordu bana bu adam. Hem de tek bir bakışıyla.
Onu ilk gördüğüm gece, sahneye ara verir vermez locada oturan bir grup arkadaşımın yanına gitmiştim. Masadakilerin hepsi üniversiteden arkadaşımdı. Hepsiyle aile gibi olmuş, mezun olalı iki sene olmasına rağmen birbirimizden kopmamıştık. Özellikle Özcan ile kardeş gibiydik. Kendi kardeşim olsa bu kadar severdim herhalde.
Özcan'a soramayacağım bir şey olmadığından hemen yanına gidip kimseye belli etmeden, henüz yakından göremediğim için mavi mi yeşil mi olduklarına karar veremediğim gözlerin sahibi olan sarışın adamı işaret etmiş ve kim olduğunu bilip bilmediğini sormuştum. Özcan yüzünde sinsi bir gülümsemeyle işaret ettiğim adama bakıp bana dönmüş ve bana kulaklara ziyafet çektirecek ismi bahşetmişti. "Gurur Öz. Tanıyamadın mı?"
İsminin güzelliğine vurulurken Özcan'ın sorusu karşısında kaşlarımı çatmıştım. "Tanımam mı gerekiyordu?"
"Şu meşhur reklam şirketinin sahibi." dedi Özcan. "REKLAM DENİZİ” Yüzümü buruşturarak Özcan'a bakmaya devam ettim. Söylediği isim en ufak bir çağrışım yapmamıştı. Ama gözleri gibi adamın ismine de vurulmuştum. Üstelik ismi adamın etkileyici duruşuna da oldukça uyuyordu.
O geceden sonra Gurur her sahne alışım da oradaydı. Aynı masada, aynı bakışlarıyla, aynı duruşuyla beni kendine milim milim çekiyor ve ilmek ilmek bağlıyordu. İlk karşılaştığımız ve de bakıştığımız gecenin sonunda eve gider gitmez interneti açıp ismini araştırdığımda onun bana göre biri olmadığını öğrenmiştim. Benim için çok büyük hayal kırıklığıydı. Ama bu onun ne kadar zengin ve ne kadar çapkın olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Onun hakkında rastladığım her magazin haberinde neredeyse her gece başka kızla birlikte olduğu yazıyordu. O listeye girmeye hiç mi hiç niyetim olmasa da ona doğru çekilmeye karşı koyamıyordum.
İki hafta geçmişti, gece sahne aldığım, keyifle şarkı söylediğim saatler boyunca utanmadan sıkılmadan Gurur'u izlemiştim gizlice. Başının üzerindeki koyu sarı, uzun saçları düzenle arkaya doğru yatarken, başının yanındaki saçları diğerlerinin aksine kısacık tıraşlanmışlardı. Bu modern saç kesimi kendisine gereğinden fazla yakışıyordu.
Yüzüne yayılan kirli sakalları bile güzeldi bu adamın. Henüz hiç yakından görmemiştim onu, ama içimde ilk defa beliren bir istek vardı; dokunmak. Tek istediğim o güzel çizilmiş gibi kusursuz olan yüze dokunmak istiyordum. Dokunup gerçekliğinden emin olmak istiyordum belki de. Daha önce kimseyi bu kadar detaylı incelediğimi hatırlamıyordum. Altı senelik arkadaşım olan Özcan'ı bile sorsalar asla bu kadar detaylı anlatamazdım. Belki kendimi bile her detaya inerek anlatamazdım.
Karma karışık, çelişkilerle dolu iken Gurur da en çok dikkatimi çeken tüm gece elinde tuttuğu sert içkisi ve kalabalık bir grup ile gelmiş olmasına rağmen yalnızlığı olmuştu. Evet. Adam resmen yalnız gözüküyordu. Kendini adeta soyutlamıştı etraftan. Benim de dikkatimi çekmesinin sebebi buydu belki de. Benim gibi yalnız oluşu. Beni ona en çok çekenin ne olduğuna bir türlü karar veremiyordum. Adam kesinlikle çekiciydi, orası tartışılmazdı. Ancak daha önce de çekici adamlara rast gelmiştim ama kimseye böylesine çekilmemiştim. Gurur’un kendinden emin ve güçlü duruşu, delici bakışları gizemli haliyle buluştuğu için dikkatimi çekiyordu belki de.
Sahneye çıkmadan önce kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu yine onu göreceğim ve içime işleyen bakışlarını tekrar hissedeceğim için. İki haftadır benden gözlerini ayırmıyordu. Hatta gözlerini benden alamıyor gibi bir hali vardı ki bu da benim utangaç bakışlarıma da cesaret kazandırmıştı. Artık onun da benden etkilendiğinden emindim. Kalbimi bir ergeninki gibi attıran da tam olarak buydu. Beni bakışıyla titreten, hem içimi ürperten hem de beni uçurumlara sürükleyen adamın gözlerini benden alamaması ayaklarımı yerden kesiyordu.
Kalbimde hissettiklerim yetmiyormuş gibi bir gece önce Gurur'u rüyamda görmüştüm. Bilinçaltımın bana oyunuydu bu, biliyordum ama yine de rüyamda hissettiklerim yüzünden yüzümde kocaman bir gülümseme ile uyanmıştım. Rüyamda bir sürü gazetecinin karşısına Gurur'un yanındayken çıkıyordum. Gurur beni belimden sararak kendine yaslamıştı. Sanki beni korumaya çalışıyor gibiydi. Bana hissettirdiği güveni ve huzuru uyandığımda bile hala hissedebiliyordum. Gözlerimi yeni güne açtığımda heyecanla doluydu içim. Bastırılmaz heyecanımla sahneye çıktığımda ona karşı konulmaz ve geri dönülmez bir şekilde bağlandığımı kabul etmiştim çoktan. Bu yüzden o herhangi bir girişimde bulunmasa bile ben onunla tanışmanın bir yolunu bulacaktım. O gelmiyorsa, ben gidecektim, seçenek yoktu.
Sahnedeki yerimi aldığımda kararan ışıklar aydınlanıverdi ve orkestra özellikle seçtiğim şarkıyı; Hercai’yi çalmaya başladı. Gözlerim Gurur'un her zamanki yerini buldu ve anında seçtiğim şarkıya pişman oldum, tabi aldığım karara da. Ben şarkımı söylerken, gözlerimiz bu kez buluşmadı çünkü onun gözleri kapalıydı, dudakları ise bir başkasının dudaklarının üzerinde iş başındaydılar. Hayal kırıklığı, buz gibi olmuş kanımla birlikte bütün bedenime yayılırken, verdiği acıyla ikinci kez sarsıldım.
Ne kadar da ironik bir hale düşmüştüm. Aynı şu efsanedeki gibi, ben kardelendim, o hercai. Ben aramızdaki çekime sadık kalmıştım, o ise hercailiğini yapmaktan çekinmemiş beni yarı yolda bırakmıştı. İronik olan kısmı ise sahnede kullandığım ismimin Kardelen olmasıydı. Tıpkı; şu babasının okumasına izin vermediği kızlarınki gibi; Kardelendim ben. Hercainin aldattığı talihsiz Kardelen’dim.
Kısa sürede her şey nasıl da değişiveriyordu. Yüreğimdekinin bir hoşlanma olduğunu sanıyorken, Gurur’u hiç tanımamama rağmen sahiplenmem ve de yarı yolda bırakıldığımı düşünmem gösteriyordu ki; bu kesinlikle basit bir hoşlanma değildi. Bir hoşlanma böylesine yakar mıydı insanın canını? Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi hissediyordum. Yok, yok. Daha da beteriydi; nefesim alınmış gibiydi. Ne zaman nefesim olmuştu ki benim?
Daha tanışmadığım, sesini bile duymadığım bir adama mı âşık olmuştum?
©
Kuzenim Cem tarafından bir bara doğru sürüklendiğimde oldukça isteksizdim. Nereden geldiğini bilmediğim bir melankolik ruh halinin içerisinde sürüklenip duruyordum kendi çapımda ve rahatsız edilmek de istemiyordum. Ancak Cem'e ve Nil'e hayır diyememiş ve kendimi Rüya Kahvesi'nde buluvermiştim. Kalabalık bir grup halinde locaya kurulurken viskimi söyleyip onlardan uzak bir kenara kurulmuştum. Ne yazık ki gruptan uzak kalma çabalarım esmer güzeli bir hatun tarafından sabote edilmişti. Babaannemin kız kardeşinin torunu olan Selin ile yıllardır takıldığım için ne bu mekânda olmasına ne de bana sırnaşmasına şaşırmıştım.
Selin'den uzak kalabilmek adına dikkatimi tamamen sahneye vermiştim. Ama aklım çok uzaklardaydı aslında. Yıllar önce kaybettiğim ailemi düşünüyordum. Eğer farklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olsaydım, şu an ne halde olurdum diye düşünmeden edemiyordum aslında. O kadar bunalmıştım, o kadar sıkılmıştım ki yaşamaktan, beni hayata bağlayan bir şeyler arıyor ve bulamadıkça sinirleniyordum. Tamamen anlamsızlaşan hayatımı düşünürken bir kadının sesiyle dönmüştüm olduğum yere ve zamana. Kulaklarıma çalınan ses içimi bilmediğim bir hisle doldururken, sahne aydınlanmış ve onu görmüştüm.
Yüzünü çevreleyen uzun bakır rengi saçları ve incecik bedenini kaplayan simsiyah elbisesi ile sahnedeki dimdik duruşu çarpmıştı beni resmen. Bembeyaz, mermer gibi dokunulası bir teni vardı ve ben bunu aramızdaki mesafeye rağmen hissedebiliyordum. Ama beni asıl etkileyen sesi ve sesinden tüm salona yaydığı hisleriydi. Bir şarkı ancak bu kadar içten söylenebilirdi diye düşündürüyordu insana. Kızın sesi insanın içini kıpır kıpır ediyordu. Bunu düşünen ben olamazdım! Ama bendim işte! Frank Sinatra'nin Can't Take My Eyes Off You (Gözlerimi senden ayıramıyorum.) adlı şarkısını büyük bir özgüvenle ve tamamen hissederek söylemesi aklımı başımdan alıvermişti biranda.
Şarkı bitene kadar hiçbir tepki veremeden ve gözlerimi kendisinden ayırmadan izlemiştim onu. Adını bile bilmediğim kadına hayran kalmış; sesiyle, duruşuyla ve eşsiz güzelliği ile mest olmuştum. Beş dakika önce bütün bedenimi saran hissizlik ve uyuşukluk yerini şaşkınlığa bırakıp gitmişti. Aynen şarkıda söylediği gibi gözlerimi ondan ayıramıyordum ve onu böyle gözlerimle alenen taciz ettiğim için af dilemem gerekirdi belki de. Ama elimden daha fazlası ya da azı gelmiyorsa bu benim suçum değildi, çünkü gözlerimi kesinlikle ondan ayıramıyordum.
Uzun zamandır ilk defa kalbimin yeniden attığını ve yaşadığımı hissetmiştim o gece. Gözlerimle taciz ettiğim muhteşem yaratığı takip ederken kendimi felç geçirmiş ve yeni yeni hareket edebilmeye başlamış bir hasta gibi hissetmiştim. Bu kızdan güzel bir şifa olabilir miydi acaba?
Sonradan isminin Kardelen olduğunu öğrendiğim o sesin sahibi ve bana ilk görüşte hissettirdikleri, kesinlikle söylediği şarkıdaki gibi gerçek olamayacak kadar güzeldi. Kuruduğunu düşündüğüm hissetme duygumu geri döndürmüştü birkaç dakika içerisinde. Bu gerçekten inanılmaz ve delice bir şeydi.
Kardelen'in sahneden inip de bir adamın yanına, hatta dibine sokulduğunu görene kadar her şey iyiydi. Kan, beynime sıçrayıvermişti onu o yakışıklı sayılabilecek geniş omuzlu, esmer adamın yanında gördüğümde. Onun başkasına ait olması düşüncesi canımı sıkarken, aslında hiçbir kadının sadece bir adama ait olmayacağını anımsadım. Ben böyle düşünüyordum. Kadınlar kediler gibi nankör yaratıklardı. Bunu küçük yaşımda öğrenmem, daha sonra bir kadın tarafından yaralanmamam açısından iyi olmuştu belki de diye düşünürken bile aslında saçmaladığımın farkındaydım. Pire için yorgan yakılmazdı ama yıkık, dökük bir geçmişe sahip adama bunu anlatmak imkânsızdı.
Kardelen yanına oturduğu adamın kulağına bir şeyler fısıldarken ben de hala yanımda duran ve dikkatimi çekmeye çalışan kıza döndüm. Selin'e bakarken, içimden omuz silktim. Her şeyin değişeceğini ummuştum ama o bir anlık aptallığımın eseriydi. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğim gibi her kadının da birbirinin aynısı olduğunu biliyordum. Az önce düşündüklerimin delice olduğunu da biliyordum zaten. Sadece bir anlık yanılsamaydı, o kadar.
Kardelen'e kendi çapımda sinirlenmiş olmama rağmen o geceyi Selin ile sonlandırmak içimden gelmemişti. Selin ince uzun bacaklara, yuvarlak kalçalara ve derin dekoltesinden de belli olan diri göğüslere sahipti. Ama artık sıkılmıştım, birbirinin aynısı kızlardan. O yüzden de geceyi tek başıma sonlandırmaya karar vermiştim, bardan onunla birlikte çıkmış olmama rağmen.
O geceden sonra Kardelen aklımdan çıkmaz olmuştu. Sadece sesini dinlemeye gittiğimi kendi kendime söylediğim iki hafta boyunca onu izlemeye ve dinlemeye gitmiştim. Her defasında bir daha gitmeyeceğimi söylememe rağmen, tekrar kendimi o mekânda buluyordum. Çünkü sesi ve gözleri bende bağımlılık yapmıştı. Bu da sinirimi bozmak için yetiyordu. Daha önce hiç böyle bir şey hissetmemiş, kendimi kontrol edemediğim her hangi bir durum olmamıştı bunun gibi.
Kendimi onu düşünmekten alamadığım kızı, barın girişinde ilk gece yanında gördüğüm adamın kolunun altında gördüğümde, kendimi nedense aldatılmış gibi hissettiğimden şuurumu kaybetmiş, deliye dönmüştüm. Derdim neydi? Onun üzerinde nasıl hak iddia ediyordum, bilmiyordum ama benden gözlerini ayıramadığını düşündüğüm için kızı sahiplenmiş bir de kıskanıyordum.
İlk önce bana ihanet ettiğini düşündüğümden içeri girmekten vazgeçmiş fakat sonra Cem ile birlikte gelen Selin'i görünce fikrimi değiştirip kolumu Selin'in omzuna atarak her zamanki yerimize geçmiştim; tam sahnenin dibindeki locaya.
Kadınlar gerçek ilgiyi ve sevgiyi hak etmiyorlardı. Çünkü sizi her zaman yarı yolda bırakırlardı. Beni kimsenin yarı yolda bırakmasına izin vermeyecektim. Bunu yalnızca bir kadın yapabilmişti, bir başkasının yapmasına asla izin vermeyecektim. Kafama koymuştum bir kere, ne kadar büyük konuştuğumun farkında değildim.
Kardelen sahnedeki yerini alana kadar aklımı ondan uzaklaştırmak adına dikkatimi Selin'e vermeye çabalamıştım. Kafamı tamamen toplayamadığımdan Selin'in üzerime doğru gelişine ve dudaklarıma yapışmasına tamamen hazırlıksızdım. Ona karşılık verip vermediğimden bile emin değildim çünkü ne kadar inkâr etsem de aklımda olan tek şey Kardelen'in az sonra duyacağım sesiydi.
©
Hercai’nin arkasından ironiyi bozmamak için Sezen Aksu'nun şarkısını seçmiştim, onu etkileyebilmek için, ona bir mesaj verebilmek için. Benim şarkımdı bu. Çiçeğim açmak için kışı bekliyordu, belki de hiç gelmeyecek kışımı. Oysa ilk seçtiğim şarkı Hercai daha manidardı, belli ki daha anlamlıydı. Çünkü her kardelen gibi ben de yarı yolda bırakılmıştım, vefasız bir âşık tarafından.
Kardelen şarkısının nakaratını söylerken gözlerim dolu dolu olmuştu. Bir adam yüzünden ağlamak istemiyordum ama kendimi şarkıya ve içimdeki acıya kaptırmıştım bir kere. Yapacak bir şey yoktu.
‘’Aç kardelen aç, dağın olayım, suyun olayım, göğün olayım aç.
Her çiçeğin kar altından güneşe giden masalında,
Yaşamak yeniden tazelenir, yeniden anlamlanır…
Işığa uzanırken kardelen kış rüyasından, ümidin mucizesiyle sevince uyanır...’’
Gözlerimden ne zaman akmaya başladıklarını bilmediğim yaşlarımı silemeden birden etrafımın karardığını hissetmiştim. Işıkların kapandığını sandım ilk önce. Ama kafamdaki tanıdık uyuşmayı hissettiğimde kararanın bar değil de kendi gözlerim olduğunu anladım. Her zamanki gibi şekerim düşüyordu. Bayılmam an meselesiydi ve bu sahnedeyken ilk kez başıma geliyordu.
Sımsıkı yumduğum gözlerimi açtığımda yer biranda altımdan kaydı ve mikrofonun ayağına sımsıkı tutundum düşmemek için. Orkestradaki arkadaşlarımın müziğe hala devam ediyor olmalarından ve izleyicilerin ellerindeki çakmakları sağa sola sallıyor olmalarından durumumun farkında olmadıklarını anlamıştım.
Görüntü iyice bulanıklaşmaya başlayınca fazla vaktimin kalmadığını anlayarak elimi kaldırıp orkestraya durmalarını işaret etmiştim. Ağzımı kıpırdatarak iyi olmadığımı söyledim. Gitarist arkadaşım Ozan hemen ayağa kalkarak yanıma geliyordu ki o sırada iyice kötü oldum. Beyin sarsıntısı geçiriyormuşum gibi hissettim kendimi. Tam yere düşeceğim sırada günlerdir gözümün önünden gitmeyen mavi yeşillikler ile karşılaştım. Gözlerim kararmadan gördüğüm bu gözler ve yere düşüşümü yavaşlatan güçlü kolların bana beynimin bir oyunu olduğunu düşündüm. Oyun bile olsa o kollarda olduğumu bilmek aynı rüyamdaki gibi huzur vericiydi. O kadar güzel bir hayaldi ki; gözlerimi hiç açmamak istemiştim.
©
Selin'in aniden benimkilere yapışan dudaklarından kurtulup başımı sahneye çevirdiğimde tam tahmin ettiğim gibiydi durum. Kardelen benim olduğum tarafın tam aksi yönüne bakıyordu. Yani benim sandığım gibi benden etkilendiği falan yoktu besbelli. Bakışmalarımız tesadüf eseriydi demek ki. Seslendirdiği şarkı dikkatimi çekmişti. Çelik'in Hercai adlı şarkısını söylüyordu. Sonuçta o bir Kardelen'di. Bir Hercai tarafından kandırılan Kardelen. Seçtiği şarkıyla dikkatimi çekmeyi başarmıştı yine. Hatta sayesinde yüzüme ufakta olsa bir gülümseme peydahlanmıştı. Gülümsemem ikinci şarkısıyla iyice genişlerken baktığı tarafta sevgilisi olduğunu tahmin ettiğim adamın olmaması ile gözlerini sımsıkı yumarak şarkıyı tamamen hissederek söylemesi ile ümitlerim tekrar yeşeriyordu elimde olmadan.
O an anladım ki bu kıza geri dönüşü olmayan bir şekilde savruluyordum. O berrak sesiyle beni benden alıp kendine doğru çekiyordu. Sesi bir sihirdi, kendisi büyücü. "Işığa uzanırken kardelen kış rüyasından, ümidin mucizesiyle sevince uyanır." dediği anda benim için mucize olan umutlar kalbimin derinliklerine doğru salındı. Kardelen benim mucizem miydi acaba?
Yerimde doğrulup daha dikkatle izlemeye başladım Kardelen'i çünkü gözlerini şarkının başından beri hiç açmamıştı. Bir kez olsun açıp bana baksa diye düşünürken elleriyle mikrofonun ayağını sımsıkı tuttuğunu gördüm. Işıklardan tam seçemesem de yüzünün renginin de solduğunu gördüğümde ayağa kalktım. Selin'in çekiştirdiği kolumu silkeleyerek ondan kurtuldum ve sahneye doğru geniş adımlarla ilerledim. Tam zamanında sahneye atlamayı başardım, Kardelen'in sallanışını gördüğümde ona doğru çekilişime ben bile şaşırmıştım ama bayılacağını hissedivermiştim, işte!
Kardelen'i kucakladığım gibi sahnenin arkasına taşıdım, bana gösterilen odaya götürüp bir koltuğun üzerine yatırdım onu. Onu yerine bıraktığım anda titreyen ellerimi fark ettim, yumruklarımı sıkarak kendime gelmeye çalıştım. En son ne zaman bu kadar korktuğumu bile hatırlamayacak kadar korkmuş ve kendimi kaybetmiştim.
Yanı başına eğilerek yüzüne düşen saçları geriye doğru çektiğim sırada güzelliğine bir kez daha vuruldum. Nasıl bu kadar kusursuz bir güzelliğe sahip olabilirdi, bu gerçekten şaşırtıcıydı. Burnuma dolan koku bana papatyaları anımsattığında ona ne kadar da yanlış bir isim konulduğunu düşündüm.
İsmini seslenerek saçlarını okşamaya başladım. Elime tutuşturulan kolonyayı yüzüne sürmeye başladığım sırada bir erkek sesi beni durdurdu.
"O hiç bir işe yaramaz." dedi tok bir ses. "Hipoglisemisi var."
Adamın kim olduğunu anlamam için dönüp bakmama gerek yoktu. Kardelen'i benden çok daha iyi tanıyan sevgilisi olan adamdı sesin sahibi. Benim gibi yere diz çökerek Kardelen'e doğru eğildi. Elindeki küp şekeri ağzına yerleştirirken ne yaptığını bilen bir hali vardı. Ensesinden tutarak başını hafifçe kaldırdığında çok nazikti. Elindeki şişeden Kardelen'in ağzına verdiği bir yudumluk suyla Kardelen yutkundu ve yavaş yavaş gözlerini aralamaya başladı.
Adam yavaşça Kardelen'in başını kanepenin koluna bıraktı ve başını okşayarak "Hadi, aç gözlerini, güzelim." dedi. "Sorun yok. Birazdan düzeleceksin."
Aralarındaki ilişkiyi ölesiye kıskandım. Ona böyle nazik ve yakın olan adam ben olmalıydım, bir başkası değil. Onun içini dışını, her şeyini bilen ben olmalıydım, o bana ait olmalıydı bir başkasına ait değil. Bedenimi, beynimi ve benliğimi ele geçiren kıskançlık, Kardelen'in o büyüleyici yeşil gözlerini görmemle daha da körüklendi. Onlar nasıl gözlerdi öyle? Nasıl tapınılmazdı bu kadına? Nasıl bakılmazdı bir ömür boyu bu güzel yeşilliklere?
Yavaşça doğrulup bir iki adım uzaklaştım, toparlanabilmek adına. Yoksa kendimi kaybedip akla mantığa uygun olmayan şeyler yapmam an meselesiydi. Hiç böyle şeyler hissetmemiştim. O yüzden neye ne tepki vereceğini şaşırmıştı zavallı beynim.
Kardelen bir on dakika sonra aynen adamın dediği gibi kendine gelmeyi başarmış, tepesinde dikilen patronundan özür diliyordu; geceyi mahvettiği için. Başımı iki yana salladığımın bile farkında değildim onu izlerken. Odanın bir köşesinde durmuş onu izliyordum ve özür dilememesi gerektiğini düşünüyordum. Onun gibi birinin kimseden özür dilememesi, kimsenin önünde eğilmemesi gerektiğini düşünüyordum. Duruşu, görüntüsü, teni, güzelliği, her şeyi o kadar kusursuz ve dozundaydı ki. Her şey dört dörtlüktü sanki. Bir özür bunları bozar, yerle bir eder gibi geliyordu bana. Neredeyse bunu yaptığı için ona kızacaktım.
Kardelen’e nasıl dalıp gittiyse zavallı aklım, bana yaklaşan adamı görmedim bile. "Size de teşekkür ederiz. Refleksiniz sayesinde yere sert düşmesini engellediniz. Başını bir yere bile çarpabilirdi, Allah korusun!"
Bu ihtimali gözümün önünde canlandırdığım da yüzümü ekşitmemek için aşırı derecede çaba sarf etmem gerekti. "Önemli değil. Dediğiniz gibi sadece refleksti."
"Sadece refleks değildi." diye mırıldanan Kardelen'in sesini duyduğumda onunda ayağa kalkıp yanıma geldiğini fark ettim. Gözlerimi yumup başımı onayladığımı belirtmek için salladım. Gözlerimi yummuştum çünkü yakınımda olduğu için kokusu burnuma çalınmış, papatya kokusu kanımı kaynatmıştı.
Kendimi toparladım ve gözlerimi açtım. O sahnede, ben salondayken olduğu gibi gözlerimi tam gözlerinin içine diktim. İçine işlemek istedim, onun benimkine işlediği gibi. O da gözlerini kırpmadı bile. Sanki benim gibi bu anın büyüsünün bozulmasını istemiyordu.
"Refleks değildi." diye fısıldadım ve göğsümde birleştirdiğim kollarımı çözüp dikleştim. "Bir gariplik olduğunu sezmiştim. Yakınındaydım."
"Teşekkür ederim." dedi, üzerindeki kazağının kollarını ellerine doğru çekiştirirken. "Özcan'ın dediği gibi siz olmasaydınız başımı bir yere çarpabilirdim, Gurur Bey."
Yüzüme anında yayılan şapşal gülümsemeye engel olmaya çalışmadım bile. Tam arkadaşının adını söylediği için uyuz olmuşken, o güzel ağzından kendi adımı duymak paha biçilemeyecek kadar güzeldi. Üstelik ismimi bildiğini ağzından kaçırdığı için panikleyip kazağının kollarının arasında tuttuğu iki eliyle birden ağzını kapatması çok ama çok sevimliydi.
©
Gözlerimi açtığımda Gurur'u karşımda görmek beklediğim son şeydi. Çünkü bayılırken beni tutmasını hayal sanmıştım. Oysa gerçekti. Gerçekten o kolların arasına girmiştim. Kendime geldiğimde bir süre hiçbir şey söyleyebilecek halde değildim ve bunun kesinlikle düşen şekerim ile alakası yoktu. Bu tamamen üzerimde olduğunu hissettiğim yeşil gözler yüzündendi. Bakışını görmeme rağmen bana endişeyle bakması bana neredeyse onun gözümün önünde bir başka kadını öpmüş olduğu gerçeğini unutturuyordu. Neredeyse...
Yine de teşekkürü bir borç bildim ve bunun için ayaklandım. Benim için teşekkürlerini sunan can dostumun yanına gittim ve yapacağımı yapıp ismini söyleyerek onu tanıdığımı belli ettim. İsmini bildiğimi ağzımdan kaçırdığım anda yüzüne yayılan çarpık gülümseme ile kalbim pelte gibi olmuştu. Kızaran yanaklarıma rağmen pişman olamıyordum onu tanıdığımı belli etmeye çünkü yüzüne yayılan gülümseme kesinlikle görülmeye değerdi. Üstelik ismini ilk kez sesli bir şekilde zikretmiştim ve güzel bir histi. İçimdeki aptal âşık ergen, onun ismini sürekli seslenmek istediğini söylese de onu duymamaya gayret ettim.
"Rica ederim, Kardelen Hanım." dedi, ismimi bastıra bastıra söylemesi elbette dikkatimden kaçmamıştı. Bu daha da çok kızarmama neden olurken bir de "Renginizin yerine geldiğini görmek güzel." demez mi? Şimdi resmen güneşe değmiş gibi kızardığımdan emindim. Sayenizde diye karşılık vermemek için kendimi zor tuttum.
Ne yapacaktım ben bu adamla ve ona olan hislerimle? Hiçbir fikrim yoktu. Her an ayrı bir şey hissediyordum onun için; bana on dakikada on hissi birden yaşatabiliyordu. Ama en çok hissettiğim şey aramızdaki çekimdi ve bunu sadece ben hissediyor olamazdım, değil mi?
Kendimi hafifçe toparladım, çünkü Özcan dahil herkesin gözlerinin üzerimde olduğunu hissettim. Gurur'un bana uzattığı elini o anda fark ettim. Gözlerine ve dudaklarında asılı kalan içimizi sızlatan o gülümsemesine öyle odaklanmıştım ki "Resmi olarak hala tanışmış sayılmayız." dediğini hayal meyal duydum. "Ben Gurur Öz."
Bana uzattığı eline elimi teslim ettiğim anda kitaplarda okuduğum elektriklenmeyi ömrü hayatımda ilk kez hissettim. Elimden tam kalbime doğru yolculuk yapan somut bir şey hissettim resmen. Teni tenime değdiği anda kendimi ona şartsız koşulsuz teslim etmişim gibi hissetim. "Ben de Kardelen. Kardelen Çelik." dedim çatlayan sesimle. Kendimi toparlamaya çalıştım çünkü hissettiğim ani hislerden utanmaya başlamıştım. "Bu da arkadaşım Özcan." dedim elimi Özcan'ın koluna koyarken.
"Arkadaşın?" diye sordu Gurur tek kaşını havaya kaldırırken. Sen ne sanmıştın ki?
"Arkadaşım." diye yeniledim. Az önceki gülümsemesinin on misli harika bir gülücük bahşedince bana midemdeki karıncalanmalar da on misline çıktılar.
"Özcan Karakurt." diyen Özcan'ın elini sıkan Gurur hala benden gözlerini ayırmıyordu. Kafamı karıştırıyordu bu adam, ne düşüneceğimi bilemez haldeydim. Özcan'ı yanımda daha görmüş olabilir miydi? Biz oldukça samimi takılırdık Özcan ile. Bunu da hayatımıza giren her insan, özellikle de Özcan'ın kız arkadaşları kıskanırdı. Gurur'un da iki haftadır benden gözlerini ayırmamasına rağmen hiçbir girişimde bulunmamasının nedeni bu olabilir miydi acaba? Belki de kendi kız arkadaşı yüzünden gelip benimle daha önce tanışmamıştı. Sahi o nerelerdeydi?
"Kız arkadaşınızı daha fazla bekletmeyin isterseniz, artık daha iyi hissediyorum." dedim. Yüzümün asıldığının farkındaydım ama gözümün önüne o öpüşme sahnesi geldiğinden elimden bir şey gelmezdi. O kadar iyi bir oyuncu değildim.
"Kız arkadaşım mı?" diye sordu Gurur. Çattığı kaşlarıyla biriyle hoş olmak zorunda mıydı?
Ona çok dikkat ettiğimi çaktırmamak adına "Buraya yalnız gelmemişsinizdir herhalde." dedim ama az önce kız arkadaşını sormuştum adama. Onu izlediğimi çoktan fark etmiş olmalıydı. Her zamanki gibi patavatsızlığımı konuşturuyordum bu akşam.
"Yalnız gelmedim. Arkadaşlarımla geldim." dedi yine gülümserken. "Ayrıca kız arkadaşım falan da yok."
Bu kez gülümseme sırası bendeydi. Ancak gülümsemem geldiği hızla soldu, çünkü onun hakkında duyduklarımı doğrular nitelikteydi sözleri. Belli ki tek geceliklerin adamıydı Gurur Öz ve içerdeki kadın da onlardan sadece biriydi. Ben ise onlardan biri asla ama asla olmayacaktım.