15

1676 Kelimeler
♬ Gidecekleri yeri Kavin'in izin gününe ayarlamışlardı. Geçen iki gün boyunca Kavin'in bütün ısrarlarına rağmen Barış daha açıklayıcı bir yorum yapmamıştı. Ona göre çölüne yağmur olacaktı, neresi olduğunun önemi yoktu. Kavin ise deli gibi merak ediyordu. Cümlenin büyüklüğü altında eziliyordu her gün. Bunun sıradan bir gezme olmadığının farkındaydı. Nihayet bugün görecekti gidecekleri yeri. Sözleştikleri gibi Kavin'in otobüse bindiği durakta buluşacaklardı. Barış çoktan gelmişti bile. Kavin de hazırlığını bitirdiğinde gitmişti durağa. Nereye gideceklerini bilmediğinden özenememişti kendine. Beyaz ekose bir gömlek, koyu kot yüksek bel bir pantolon giymişti. Siyah düşük topuk butilerini geçirmişti ayağına. Sade ve şıktı. Aynı zamanda durakta gördüğü adam da öyleydi. İçine beyaz bir tişört, siyah deri bir ceket ve siyah kot pantolon giymişti. Anlaşılan rahat bir yere gideceklerdi. Durağa yanaşıp, "Merhaba?" diyerek varlığını belli etti. Barış duyduğu sesle gülümseyerek ayaklandı. Hızlıca ellerini hareket ettirdi. "Merhaba, gidelim mi?" "Gidelim bakalım şu sır gibi sakladığın yere..." Kavin'in mırıldanışının ardından yolun kenarında bulunan siyah spor arabaya ilerlediklerinde ne olduğuna anlam verememişti. Barış arabanın kapısını bastığı düğmeyle açarken Kavin kaşlarını çattı. "Bu arabayla mı gideceğiz? Bir araban olduğunu bilmiyordum." Arabaya binmeden önce Barış kısa bir açılamada bulundu. "Evet bu arabayla gideceğiz ama araba benim değil. Arkadaşımdan ödünç aldım." İkisi de arabaya yerleştiklerinde Kavin, "Gideceğimiz yer çok uzak mı?" diye sormuştu. Cevap olarak Barış başını iki yana salladı. Bu onu rahatlatmıştı. Kemerini takıp geri yaslandı. "Peki." Barış'ın kemeri takmadan arabayı hareket ettirdiğini görünce uyarmıştı hemen. "Barış dur! Kemerini bağla, öyle gidelim." Barış'ın elleri buz keserken yeni kaldırdığı arabayı istop ettirdi. Ne demişti yanındaki kadın? Kemer! Aklına gelen anıyla bedeni titredi. Başını iki yana sallayarak def etmeye çalıştı geçmişin anısını. Aklını kurcalayan o sorudan kaçamadı. Acaba o zaman tanışıyor olsaydık ve bana bunu söylüyor olsaydı her şey daha mı farklı olurdu? "Barış?" Omzuna dokunan elle kendine geldi. "Bir sorun mu var?" Başını iki yana salladıktan sonra onu rahatlatmak için içten olmayan tebessümlerinden birini bahşetti. Kemerini bağlayıp yeniden arabayı çalıştırdığında yola koyuldular. Kısa bir süre sonra geldikleri yerde durdurdu arabayı Barış. Kavin geldikleri uçurum kenarına anlam veremezken Barış kemerini çözdü ve indi arabadan. Bagajdan piknik sepetini çıkarıp Kavin'in kapısını açtı. Başıyla aşağı inmesini işaret ettikten sonra arabanın önüne geçerek örtüyü serdi ve sepeti üstüne yerleştirdi. İçindekileri tek tek örtünün üstüne bırakırken Kavin'in yanına geldiğini gördü göz ucuyla. Kavin çekingen adımlarla uçurum kenarında ilerledi, serili duran örtünün üstüne oturdu yavaşça. Hala burada ne işi olduklarını sorguluyordu. Barış yiyecekleri dizmeyi bıraktığında ona döndü. Gözleri ürkekçe etrafı tarıyordu. Anlamıştı, hoşlanmamıştı buradan. Kendi de sevmezdi burayı. Hayallerini, umutlarını bıraktığı yerdi burası. Koluna dokunarak dikkatini çektikten sonra, "Korkuyor musun?" diye sordu. Her ne kadar başını iki yana sallamış olsa da korktuğunun farkındaydı. "Sana benim yanımdayken korkmamanı söylemiştim. Korkma olur mu?" Kavin kendini korkmadığına inandırdı. Korkmamıştı sadece ürkmüştü biraz. Ne de olsa uçuruma ramak kala piknik yapıyorlardı. Barış'a içten gülüşlerinden birini yolladı. Sonrasında örtünün üstünde duran zeytinlerden birini attı ağzına. "Kurt gibi açım ben, hadi yiyelim. Bu piknik işini iyi düşünmüşsün, ben de ne zamandır sıkılıyordum evde." Önemsiz der gibi omuz silktikten sonra o da Kavin gibi önündekileri yemeye başladı. Yerken çokça sohbet etmişlerdi. Barış, Kavin'in bir erkek kardeşi olduğunu, annesi ve babasının kardeşleri Kemal ile birlikte memleketleri Muğla'da yaşadığını, her yaz oraya gittiğini, burada tek yaşadığını öğrenmişti. Birkaç küçüklük anısı ve hobisi de araya kaynayan konulardan bazılarıydı. Kavin ise Barış'ın tek çocuk olduğunu, anne ve babasını kaybettiğini, memleketinin Urfa olduğunu ama hiç gitmediğini, kazadan önce üniversitede okuduğunu, kazadan sonra bıraktığını, şu an işlettiği kafede kendine yeni bir aile edindiğini öğrenmişti. Lisedeki çapkınlıkları ve hobileri de arada konuşulan diğer konulardı. Keyifli muhabbetleri zamanın nasıl geçtiğini anlamamasını sağlamıştı ikisinin de. Öyleki öğlen geldikleri yer şu an karanlığa gömülüyordu. İkisi de sırtını arabaya yaslamış, kararan havayı seyrediyorlardı. Durdukları uçurum kenarı güneşin batışını en güzel şekilde sunuyordu gözlerinin önüne. Kavin karşısındaki renk şölenini izlerken huzurla mırıldandı. "Çok güzel." O manzarayı, Barış ise onu izliyordu hayranlıkla. Hazır ona bakmıyorken Barış aradığı fırsatı bulmuş gibi telefona istediklerini yazmaya başladı. Üzüyordu ona bunları kendi sesiyle söyleyememek. Üzüyordu ona ulaşmak için şu saçma alete bağlı olduğunu bilmek. Nefret ederdi telefondan ve ileri düzey teknolojik aletlerden. Kullanmaması bundandı. Ayrı kalacaklarını düşündüğü için kendine bir telefon almayı aklına not düştü. Otobüs saatlerinin dışına taşacak bir ilişkileri olacaktı, o zamanlarda ondan haber almasa kafayı bile yiyebilirdi. Evet, kesinlikle bir telefon almalıydı. Hayatının en acımasız anısını anlatıp sinirlenmişti. Hızla başını kaldırıp yanındaki şahesere baktı. Güneşin batmadan önceki son ışıkları vuruyordu yüzüne. Uzun kirpiklerinin ve ince burnunun gölgesi yüzüne düşmüş, siyah saçları güneşin etkisiyle güzel bir kestane tonuna bürünmüştü. Ve yüzündeki tembel gülümsemesi... Güneşi kıskandıracak bir gülüşe sahipti. Öyle ışık saçan, öyle insanın içini ısıtan... Sinirinin geçtiğini, yumuşadığını hissetti adam. Kavin üzerindeki gözlerin yoğunluğunu hissederek Barış'a döndü. "Ne?" dedi bakışlarına anlam veremezken. "Bazen bana öyle derin bakıyorsun ki ruhumun karşında çıplak kaldığını hissediyorum." O ruha ulaşmak için değil miydi zaten bu çabası? Evet, adam belki bakışlarıyla kadının içini okuyor olabilirdi ama bunu bu denli açık ettiğinden habersizdi. Dalıp gitmek konusunda daha dikkatli olmalıydı belki de. Verecek cevap bulamadığında telefonu uzattı yazdığı satırları okuması için. "Bir şey mi yazdın?" Barış'ın başıyla onaylaması üzerine telefonu aldı. "Okuyalım bakalım." Kavin her zamanki sıradan konuşmalarından biri olacağını düşünmüştü ama okuduğu ilk cümleyle öyle olmadığını anlamıştı. "Ben o kazayı burada yaptım Kavin. Bundan dokuz sene önce reşit olduğum ilk gün babam bana araba hediye etmişti. Küçüklüğümden beri araba kullandığım için sürmesini biliyordum. Bu yüzden onları o gün gezdirmek istedim. Beraber şarkılar söyleyerek arabada eğleniyorduk. Şarkıları söyleyen bendim. Daha çok yeni bir konservatuvar öğrencisiydim, mutluydum. Hayatımda ilk kez mutluydum. Lisede yaptığım kötülükleri unutmuş, hayatıma yeni bir sayfa açmış gibiydim. Hava kararmaya başlayınca annem eve gitmemiz gerektiğini söyledi. Ben haylazlık yaparak gitmek istemediğimi söyledim. Annemle saçma bir tartışmanın içine ittim kendimi. Tartışırken arka koltukta oturan anneme döndüğüm için yola bakmıyordum. O sırada babamın telaşlı sesini duydum. Önümüze bir köpek çıktığından bahsediyordu. Çarpmamak için direksiyonu kırdım buraya doğru. Çok hızlı gidiyordum, bu yüzden direksiyon hakimiyetimi kaybetmiştim. Son anda frene basmam iş yaramadı. Bu uçurumdan aşağı yuvarlandık. Savrulan tek şey araba olmadı. Hayatım savruldu, geri dönülmeyecek şekilde sarsıldı. Boğazıma bir cam parçası saplanmıştı, ameliyat edip çıkardılar. Fakat cam ses tellerime zarar verdiği için artık konuşamayacaktım. Ne acı değil mi? Hayatta zevk aldığım tek aktiviteyi o cam parçası yüzünden artık gerçekleştiremeyecektim. Şarkı söyleyemeyecektim. O kazada sesimi kaybettim. Sesimin ardından her şeyimi kaybettim..." "Salaksın!" diye çıkıştı bir anda Kavin. Tutamadığı gözyaşları yüzünü ıslatıyordu. "Yaşadığına şükretmen gerekiyor! Ailene o an bir şey olmadığı için şükretmen gerekiyor! Sesini kaybetmen her şeyi kaybettiğin anlamına gelmez!" Amacı ona hakaret etmek değil, acısını hafifletmekti ama o an bunu nasıl yapacağını bilemedi. Barış'ın içi onun ağlamasıyla kavrulurken yutkundu, "Okumaya devam et," dedi işaret diliyle. Kavin hızla başını iki yana salladı. Bu hareketi Barış'a kazadan daha büyük bir acı yaşattı. Onun da gözleri dolmuştu. Ona doğru kaydı ve titreyen ellerini kaldırdı yüzüne doğru. Akan yaşları sildi usulca ama nafileydi, yenileri geliyordu. Barış içli içli ona bakarken başını iki yana salladı. Ağlama der gibi. Ağlama en güzel şarkım, ağlama...  Bunu derken onun da sol gözünden bir yaş düşmüştü, bundan habersizdi. Şu an bütün ilgi odağı Kavin'di. Kavin uzanıp düşen yaşın adamın yüzünde bıraktığı izi sildi. "Neden getirdin beni buraya? Acın, içimi acıtıyor Barış. Neden geldik buraya?"  Bir kez daha yutkunup geri çekildi ve aynı sözünü tekrarladı. "Okumaya devam et." Kavin bu kez direnmedi. Israr ediyorsa bir sebebi vardır diye düşündü. Gözyaşlarından bulanıklaşan görüşünü açıp okumaya devam etti. "O günden sonra bir sene boyunca odamdan çıkmadım. Okula gitmedim, kimseyle konuşmadım. Sadece yemek yiyor ve uyuyordum. Ruh gibiydim. Bu halim ailemi üzüyordu ama ben o an en büyük kaybımı yaşadığımı düşündüğüm için onları suçladım. Araba aldığı için babamı, gidelim diye tutturduğu için annemi... Aptaldım. Kazadan bir yıl sonra babamın babası yani dedem vefat etti. Cenaze Urfa'da olacaktı. Hep orada yaşadıkları için büyüklerimi çok görmemiştim zaten, ailem bana söylediğinde gitmeyi reddettim. Onlar akşam yola çıktılar ve o akşamın üstünden kaç akşam geçti... Dönmediler. Sabaha karşı bir tırla kafa kafaya çarpışmışlar. Adam uykuluymuş, babam da üzüntüsünden arabaya tam hakim değilmiş... Sebeplerin önemi yok. O gün ikisini de kaybettim. İkisi de bana küs gittiler. İşte o an anladım asıl kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu. Her şeyimi kaybettiğimi o gün anladım Kavin. O günden sonra toparlandım. Annemin hep istediği o işaret dili kursuna gittim, işleri devraldım. Öğrendim. Onlarsız yaşamayı içim kanaya kanaya öğrendim. Bir gecede olgunlaştım ben. Kazadan önceki 18 yılımı attım. Kendime yeni bir sayfa açtım ve yıllar sonra o sayfaya bir güneş doğdu..." Sözleri burada bitiyordu. Kavin yaşlı gözleriyle ona döndü. Kendini bir saniyeliğine onun yerine koydu. Ailesini kaybettiğini düşündü, aklını yitirecek gibi oldu. Bir kez daha anladı. Karşısındaki adamın sessizliği gücündendi. O çok güçlüydü. Hemen gözyaşlarını silerek toparlandı. "Sen çok güçlü bir adamsın Barış. Pes etmemen, hayata tutunman eminim anneni ve babanı yattıkları yerde mutlu etmiştir. Onlar senin ailen, sana küs kalmazlar. Kalamazlar ki. Şu an seni bir yerlerden izliyorlar, ben buna inanıyorum." Tebessüm ederek ellerini tuttu. "İnandığım başka bir şeyse oğullarıyla gurur duydukları." Barış ellini tutan elleri öptü. Sonrasında Kavin ortamı dağıtmak için gülerek sordu. "Ee neymiş bakalım şu doğan güneş?" Barış'ın yaptığı el hareketiyle sorusunu değiştirdi. "Kim?" "Sensin," dedi ellerini kullanarak ve devamı planladığı gibi geldi. "Kötü anılarımı yenmek için getirdim seni buraya. Bunu senden başkası yapamazdı. Burası bir çöl, benim çölüm. Ve sen de onu ferahlatan, çölü katlanılabilir hale getiren yağmursun. Bundan sonra kötü anılarımı katlanabilir hale getirmemde bana yardımcı olur musun? Çöllerime yağmur olur musun Kavin?" Kavin'in anladığı sözcükleri zihninde birleştirmesi birkaç dakikasını aldı. Aniydi. Çok aniydi. Sadece iki aydır hayatında olan adam onun için ne de güzel şeyler söylüyordu böyle. Ne de güzel hızlandırıyordu kalbini. Anlamakta güçlük çekti. Şimdi bu bir evlenme teklifi miydi? Yoksa daha masumane bir çıkma teklifi mi? Kaç yaşına gelmiş kadındı. Çıkma teklifi fikri komiğine geldiği için düşüncesine gülümsedi. O hep anı yaşayan biriydi, şu anda öyle yapacaktı. Sonunu düşünmeyecek, kalp çarpıntısına kulak verecekti. Merakla ona bakan adama dönüp hala yaşları tuttuğu gözleriyle başını yukarı aşağı salladı. "Evet!" Barış'ın heyecandan kalbi titredi. Emin olmak adına bir kez daha elleriyle, "Evet?" işareti yaptı. Doğru yaptığından bile emin değildi o an. Kavin gülümseyerek bir kez daha başını salladı. Onun da kalbi verdiği cevapla şaşmıştı ama yine de tekrarlamayı başardı. "Evet..." Ve içinden tamamladı cümlesini. Evet, çölüne yağmur olurum yaralı adam...  ♬
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE