1. Bölüm
Bir yandan elindeki tatlıları tutarken, bir yandan da başından kayan tülbentini düzeltmeye çalışıyordu genç kız. Tatlı yapmıştı iş yerinde ki arkadaşlarına.
Aslında iş gibi görmüyordu nakış yapmayı. Çok severdi öyle şeylerle uğraşmayı annesi öğretmişti çok küçükken.
Tabi babasını ikna etmek kolay olmamıştı. Annesi ile beraber halletmişti o işi.
Babası laf söz olur, genç kızsın biri laf atar, iftira eder diye göndermek istememişti ama Sahra ikna etmişti babasını.
Hem babası, Dewran Ağa da güvenirdi kızına. Buralarda öyle kız kısmına pek yüz verilmezdi. Mardin di burası. Taşıyla toprağıyla, acısıyla tatlısıyla, töresiyle koskoca dillere destan Mardin!
Herkesin hayalini kurduğu ama bir o kadar da korktuğu Mardin!
Burada töre vardı. Adetler vardı, kan davası vardı. Berdeller bedeller.. kısacası gözyaşı, acı vardı.
Burada laf ağızdan bir kere çıkar, erkek kısmı ne derse o olurdu. Zordu anlayacağınız.
Zor da olsa güzel yerdi Mardin. Yaşamaya değerdi taşıyla toprağıyla.
Sahra.. genç kızın bir gülümsemesi vardı dillere destan.. güzelliği ise Midyat halkı tarafından bilinir beğenilirdi. Hayat doluydu genç kız. Fesatlık hainlik nedir bilmezdi iyi niyetliydi.
Kapının önüne geldiğinde bir elinde tatlıyı tutarken diğer eliyle kapıyı açmaya çalışıyordu. O sırada kendisinden iki yaş büyük olmasına rağmen kardeş gibi geçindiği, Dicle ondan önce davrandı ve kapıyı açıp, Sahra' yı gördü.
"Sahra! Hoşgeldin canım gel." Elinde ki tepsiyi görünce tatlı bir tebessüm gönderdi kardeş gibi gördüğü genç kıza.
"Hoşbuldum Dicle." Gülümseyerek yanıt verdi can dostuna. Abla demiyordu, Dicle'ye iki yaş büyük olmasına rağmen. Sahra başta hep abla derdi ama Dicle sonunda daha yeni yeni unutturmuştu abla kelimesini Sahra'ya.
Birlikte içeri girdiler. O sırada diğer kızlarda işlerinin başındaydılar.
Nakış kursuna evde eli boş olan genç kızlar geliyordu. Tabi herkes değil.
Ailesinin izin verdiği şanslı kızlar gelebiliyordu.
"Sana haberlerim var gel şöyle." Dicle, Sahra'nın elinden tutup yer minderine oturttu. Genç kız meraklı gözlerle can dostunun ne diyeceğini dinliyordu.
Elinde ki tatlıyı ise orada ki kızlardan birine çoktan vermişti diğerlerine ikram etmesi için.
"Bak Sahra'm bugün Karahanlı konağında her sene olduğu gibi yemek verilecek. Sakın itiraz etme sende geliyorsun. Hem müstakbel yavuklunu da görmüş olursun fena mı?"
Genç kız şen bir kahkaha atarak arkadaşına takıldı biliyordu ki, Sahra'nın evlilik gibi bir fikri yoktu, düşünmüyordu. Her ne kadar, Mardin gibi bir yerde yaşasa da istemiyordu daha evlenmeyi.
Sahra arkadaşının gülüşüne yalandan göz devirip kötü kötü bakışlar yolladı.
"Ne yavuklusu Allah'a sen Dicle! Duyanda gerçek bir şey sanacak."
Sahra biliyordu ki arkadaşı ona takılmadan duramıyordu.
"Tamam tamam ama lütfen gel. Hem yardım etmiş oluruz oradakilere. Onca halk gelecek. Sevaptır kızım." Dicle kahverengi gözlerini kocaman açıp Sahra'ya bir nevi baskı uyguluyordu. Arkadaşının da gelmesini istiyordu.
"Sen zaten kesin gidersin değil mi?" Sahra soru dolu bakışlarıyla arkadaşına baktı.
Dicle ise sanki Sahra, ayıp bir şey söylemiş gibi gözlerini kocaman açtı.
"Bu dediğin laf mı? Tabiki de gideceğim. Sözlümün evi orası. Ve sende benim arkadaşım olarak gelip hepimize yardım edeceksin."
Dicle'nin yardım dediği ise sadece Sahra gelsin diye bir bahaneydi. Koskoca, Karahanlı konağında adam mı kalmamıştı da, Sahra'ya yalvaracaktı yardıma gel diye? Akıl alır gibi değildi.
Arslan Karahanlı.. Dicle'nin gönül yangını.. birbirlerini deli gibi seven iki sevdalıydı onlar. Tüm Midyat halkı bilirdi onların aşkını. Kimse Dicle'ye dönüp bakmaz laf bile atamazdı. Çünkü işin ucunda koskoca, Arslan Karahanlı vardı. O bir sözüyle dağı devirirdi bu deyim basit bir deyim değil di. Gerçekten yapardı.
Adı üstünde Arslan dı. Bir kükredi mi insan korkar neye uğradığını şaşırırdı. Kimse onun lafının üstüne laf diyemezdi.
Ağır dı, olgun du. Şer şor adam değildi. Kimsenin namusuna yan gözle bakmaz, bakanı da bizzat kendi elleriyle öldürürdü. Haksızlıklara karşı gelirdi kısacası adam gibi bir adamdı Arslan Ağa.
Dicle şanslıydı ki bütün kızların elde etmek isteyeceği türden bir adama sahipti. Arslan gibi birinin hâlâ onu nasıl sevdiğini anlamıyor kendini dünyanın en şanslı kadını olarak görüyordu.
Ama Dicle'nin de hakkını yememek lazımdı o da 'kadın' lafının hakkını gerçekten iyi veriyordu. Koyu kahverengi, beline kadar uzanan saçları aynı renkte olan gözler, güzel düzgün bir burun ve vişne renginde olan dolgun dudaklara sahipti. Birde dudağının sağ alt köşesinde ve dudağının üstün de küçük bir beni vardı.
Kısa bir süre önce sözlenmişlerdi. Aslında altı, yedi senedir konuşuyorlardı ama bir türlü nasip olup da hayırlı işin adını koyamamışlardı.
Nasipti ya bu..
"Bilmiyorum Dicle.. annemler ne der. Bilirsin yengem de boş bırakmıyor ortalığı."
Dicle üzüldüğünü belli ederek dudaklarını içe doğru büktü.
Hiç sevmiyordu o uyuz kadını. Sahra ve Sahra'nın annesi, Hevidar hanımın burnundan getiriyordu her gün zehir zemberek sözleriyle.
Kocası dört sene önce ölmüştü. Tarla kavgası yüzünden. Sahra'nın babası Dewran Ağa ve amcası Ali (yani ölen zavallı adam) gittikleri araziden karşı tarafla anlaşamayıp, birbirlerine de ettikleri hakaretler sonucu diğer taraf çekip silahını, Dewran Ağa'yı vurmak istemişti ama Ali, ağabeyim ölmesin diye onun önüne atlayıp kendini feda etmişti ne yazık ki.
Yengesi Rojda ise kocasının ölümünden sonra kayınbiraderini suçlayıp, Hevidar hanımla mutlu mesut yaşamasını kaldıramıyordu.
O da hak ediyordu mutlu olmayı ama göçüp gitmişti zavallı kocası bu fani dünyadan.
Sahra hüzünle omuzlarını düşürdü.
"Gelemem ki ben. Sen bak keyfine."
Dicle hızla kafasını olumsuz anlamda salladı.
"Ya olmaz! Lütfen Sahra..Hevidar teyzemle konuşurum ben. Kötü bir şey yapmıyoruz ki biz."
Dicle anlamıyordu ama Sahra'ya göre bu çok farklı bir durumdu. Mesela Dicle'nin o konağa gitmesi bile ayıptı burada, sözlü olsalar bile ama Dicle'nin ailesi onu sıkmıyordu fazla.
Ee ne de olsa koskoca Arslan Ağa ile sözlüydü. İsterlerse sıksınlardı olacakları biliyorlardı. Dicle artık Arslan'ın da namusu olmuştu ve ona zarar gelmesine asla izin vermezdi. Damatlarına güveniyorlardı hem. Kızlarına da öyle.
"Yok hayır. Boşver benim işlerim var hem."
"Ne işi? Olsa bir işin derdin bana. Kurtulmaya çalışma Sahra."
Aslında bir bakıma Dicle'nin de amacı hem arkadaşını yanından ayırmak istemiyordu hem de Arslan Ağa'nın kardeşi, Azad Sahra'yı seviyordu. Onun ısrarı ile arkadaşını konağa gelmesi için ikna etmeye çalışıyordu.
Onu, nakış kursuna geleli bir buçuk yıl falan oluyordu. Orada yengesinin yanında görmüştü. İlk görüşte aşk denilen şeye bizzat kendi şahit olmuştu. Ve gün geçtikçe ağabeyi yengesini görmeye geldikçe o da bu bahaneyle kursun önüne geliyordu ağabeyi ile.
Artık dayanamıyordu. Bu sevdayı yüreğinde taşıyamıyordu, ağır geliyordu artık. Sahra'ya açılmak istiyor ama bir yandan da utanıyor cesaret edemiyordu. Erkek adam utanır mıydı hiç yahu?
"Sahra ne olur beni yanlız bırakma ya."
Gün boyu Dicle, Sahra'ya böyle yakarışlar da bulundu ama Sahra oralı olmadı aslında isterdi gitmeyi ama ailesini zor durumda bırakmak istemiyordu. Çünkü biliyordu ki yengesi bu olayı ağzına sakız eder, millete duyurur farklı bir yöne çekerdi elbet.
Saat dört olmuş eve gitme vakti gelmişti. Sabah sekiz akşam dört çalışıyorlardı. Çok birşey olmasa da üç kuruş para alıyorlardı ama Sahra bunu kesinlikle para için yapmıyordu. Severek yapıyordu nakış işini.
Kapının önünde birbirlerine sarılarak ayrıldılar iki arkadaş.
"Gelecektin işte ya." Sahra o güzel tebessümünü yolladı can dostuna.
"Beni boşver sen keyfine bak canım. Yarın anlatırsın hem olanları."
Dicle keyifsizce gülümsedi. Başını olumlu anlamda salladığı sırada yanlarına yanaşan jilet gibi parlayan siyah Range Rover genç kızların dikkatini o tarafa yönlendirmesine sebep oldu.
Dicle gördükleriyle mutlu olurken, Sahra için aynı şeyi söylemek mümkün değil di. Üstelik Azad'da gelmişti!
Arabadan son karizmasıyla inen genç adamlar ve onlara hayranlıkla bakan diğer kızları, Dicle'nin öldürücü bakışları son buldurdu.
"Sevdam hoşelmişsin.." Dicle'nin gözleri öyle güzel parlıyordu ki. Öyle hayranlıkla bakıyordu ki, Allah'a bir kez daha şükretti bu adama sahip olduğu için.
"Güzel gözlüm. Nasılsın?" Arslan'ın sesi, erkeksi ve etkileyiciydi.
Onlar kendi aralarında sohbete dalmışken, Azad ise utana sıkıla Sahra'ya bakıyordu. Onunla konuşmanın tam sırasıydı.
Akşam ki yemeğe davet edecek anası, Rojbin Hanım'a evlenmek istediği kadının, Sahra olduğunu gösterecekti. Uzatmak istemiyordu daha fazla. Ağabeyi ile çifte düğün edeceklerdi.
Sahra'nın, Dicle'ye bakıp kafasıyla ben gidiyorum işareti vermesiyle, Azad'da harekete geçti hemen.
"Sahra? Biraz konuşabilir miyiz?"
İşte Sahra da bundan korkuyordu. Elbette biliyordu Azad'ın kendisine olan ilgisini.
Kendine kızdı niye hemen çekip gitmemişti ki onları görünce?
Aslında cevap vermek istemiyordu ama ayıp olacağını düşündüğünden vazgeçti bu kararından.
"Buyurun Ağam?"dedi ince ve güzel sesiyle.
Azad birkez daha hayran oldu bu güzel kıza.
"Yengem ile sende buyur saydın akşam yemeğine?" İşte şimdi ne denirdi buna bilemiyordu genç kız. Utandı hemde çok.. elleriyle oynamaya başladı. Arkadaşına baktı bir umut bu durumdan kendisini kurtarmasını istedi ama nafile. Dicle'nin gözü şuan pekte Sahra'yı görmüyordu.
"Ben..biraz rahatsız gibiyim sanki. Sizlere afiyet olsun, Allah kabul etsin." Dedi ve başka bir şey demesine fırsat vermeden oradan ayrıldı evinin yolunu tuttu. Arkasından seslenmesine rağmen dönüp bakmadı bile. Ailem izin vermiyor deseydi biliyordu ki Azad Ağa babasıyla konuşur ikna ederdi ama hem babası bu duruma kızacağından hem de ailesini zor durumda bırakmak istemediği için kesinlikle reddetti bu teklifi. Hem gitse ne olur gitmese ne olurdu?
Ama olan olmuştu çoktan. Oradan geçen kadınlar tam o sırada, Sahra ve Azad'ı konuşurken görmüş aralarında çoktan fısırdaşmaya başlamışlardı. Bundan sonrası hiç ama hiç iyi olmayacaktı. Zavallı Sahra ne kadar da uğraşmıştı adına laf, söz gelmesin diye ama kaderle oyun olmazdı.
Elbet vardı bir bildiği...