‘Erkek Lale’ dediğim yeni çocuk sonraki on beş yılımı parselleyecek Akın’dı.
Bir sabah sınıfa neşeyle girdim ve onu görüp donup kaldım. Benim arkamdaki boş sıraya oturmuş, sarı kıvırcık saçlarına yansıyan güneş ışığıyla bahçeyi izliyordu. Neredeyse ilahi bir görüntüsü vardı.
Bu dünyada en nefret ettiğim saç rengi; sarıdır benim. Gördüğüm anda tetiklenir ve gerilirim. Bunda Lale’nin hatrı sayılır bir etkisi vardı. Akın’ı ilk gördüğüm an içimde ister istemez bir önyargı oluşmuştu bu yüzden.
Adımlarımı yere yere vura vura yaklaşıp kendi sırama oturdum. Ben otururken bana bir kaç saniye göz değdirip tekrar dışarı baktı. Canı sıkkın ve burada olmaktan mutsuz gibiydi. Benden daha iyi karaktere sahip birisi ona gidip iyi olup olmadığını sorardı ama ben eskaza onunla konuşmaya çalışsam daha da ağlatmak için uğraşırdım kesin. Kendimi bildiğim için onunla muhatap olmadım. Tabi bu cömertliğimden pek haberi olduğunu sanmıyorum.
Ne yazık ki mutsuz tavrı teneffüse kadar sürdü ancak. Benim gönüllerine girmek için geldiğim ilk gün sabahtan akşama kadar şaklaban gibi uğraştığım arkadaşlarım onu görür görmez etrafına doluşmuş, soru yağmuruna tutmaya başlamıştı. Ben bir yandan onları dinliyor bir yandan da hiç arkama bakmadan uslu uslu ders çalışıyordum. Ki beni tanıyanlar bunun olağandışı bir şey olduğunu bilirdi. Ders çalışma kısmından bahsetmiyorum -Yaramazlığıma rağmen çalışkandım ben-. Uslu olma kısmından bahsediyorum. Derste bile sınıfta dolaşırdım. On dakika yerimde oturduğum görülmüş şey değildi.
Akın havalı havalı herkesin sorularını cevaplıyor, kız gibi güzel yüzüyle dinleyen bütün arkadaşlarımı büyülüyordu. Elimdeki kalemi sıkmaktan parmaklarımda morarmalar olmuştu sonradan.
Ders sırasında en çok o derse katılıyor, teneffüslerde sınıfı temizliyor, bütün kurallara uyuyordu. Çok sevdiğim Pınar öğretmenim bile ona bayılmaya başlamıştı. İhanetin sancısını ta yüreğimde hissettim.
Bir kaç gün sonra beden dersinde yakar top oynuyorduk. Akın’la aynı takımdaydık. Ben bir tarafta o diğer tarafta ortadaki öğrencileri vurmaya çalışıyorduk. İyi bir ekiptik. İkimiz de yaşımıza göre uzun ve becerikliydik. Bir ara Akın’ın dikkatinin ona seslenen biriyle dağıldığını fark ettim. İçimdeki kötü fısıltı bana hiç olmayacak bir şey fısıldadı. Ve ben buna karşı koymaya isteksizdim. Topu havaya fırlatıp peşinden zıpladım. Bütün gücümle vurarak topu fırlattım. Top ortadaki öğrencinin yakınından bile geçmeden dosdoğru Akın’ın suratına çarptı.
Bir dakika sonra diğer arkadaşlarımız ve öğretmenimiz Akın’ın kanayan burnuna müdahale etmeye çalışırken, ben bir köşede elimde topu çevirip gülümseyerek onun şimdi o kadar da güzel gözükmeyen suratını izliyordum.
Leyla’nın defterinden…
Bir kaç gün sonra, bir aileye daha uygun bir eve taşınacakları için çalışma odasını toplamaya girmişti Nihat Çetin. Evraklarını, kitaplarını, çeşitli koleksiyonlarını kolilemeye başlamıştı. Karısı mışıl mışıl uyuyordu şu anda.
Defterlerini toplarken birinin içinden bir fotoğraf düştü. Çömeldi ve uzanıp fotoğrafı eline aldı. Neyin fotoğrafı olduğunu görünce kendisini tamamen yerde otururken bulmuştu.
Fotoğraf, Leyla’nın Roma’da ki ilk defilesindendi. Moda dünyasında çıraklık yaparken bir kaç kere podyuma manken olarak da çıkmıştı. Nihat Çetin ise Leyla için önemli olan bu ana şahit olmak istemiş ve seyircilerin arasına karışıp kendisini göstermemeye çalışarak defileyi canlı canlı izlemişti.
O çıkınca nefeslerin tutulduğu anı dün gibi hatırlıyordu. İnsanlar kıyafetten ziyade onun güzelliğinden büyülenmişti. Sanki ilk defilesi değilmiş gibi kendinden emin adımlarla podyumun sonuna kadar yürümüş ve muhteşem bir şekilde gülümseyip herkesin aklını almıştı. Belki de sadece Nihat Çetin’in…
Üzerinde mor detaylı ama ağırlıklı olarak siyah olan dantel bir elbise vardı. Vücudunu ikinci bir deri gibi sarmış dizinden itibaren açılarak arkasında uzun bir kuyruk oluşturmuştu. Dantel çıplak omuzlarını kapatsa da şişkin göğüslerini ve boynunu açıkta bırakmıştı. Saçları karmakarışık bir topuzdu.
Fantezi kurgu kitaplarındaki cadıların kıyafetlerine benziyordu. Gerçek karakterine ne kadar uygundu! Şu an yatağında çıplak bir halde uyuyan melekle hiç alakası yoktu.
İtiraf etmeliydi ki bugün onu bir anda karşısında görmek sarsmıştı Nihat Çetin’i. Bir başkasına aşık olmak bile Leyla’nın varlığının ona bir dalga gibi çarpmasını engelleyememişti.
Ona baktığında alev alev yanan bir ateş görüyordu Nihat Çetin. Tutku ve hırs dolu, ne olursa olsun sönmeye hiç niyeti olmayan bir ateş. Bir zamanlar içinde cayır cayır yanıp tükenmeye hevesli olduğu bir ateş…
Ama sürekli yanmak bir süre sonra yavaş yavaş öldürüyordu insanı. Nihat Çetin son parçasına kadar yanmıştı. Yanıp tükendikten sonra ateşin güzelliğinin ne önemi vardı.
Onu tekrar hayata döndüren karısıydı. Toprak gibi, su gibi yaşam kaynağı olan karısı…
Şimdi şu kolileri açsa ve tek tek her deftere, kağıda, dosyaya baksa mutlaka herhangi bir köşede karalanmış bir Leyla yazısı göreceğini biliyordu Nihat Çetin. Bu oda onun Leyla diye sayıkladığı yılların en büyük şahidiydi. Ona dair bir sürü şey vardı burada. O yüzden burayı toplamak için karısının uyumasını beklemişti. Yarın burada olan her şeyi kendi elleriyle yok edecekti. Tıpkı ‘onu’ kalbinde yok ettiği gibi!
Leyla ertesi sabah dudağına yapışmış dudaklarla uyandı. Dehşetle gözlerini açıp onu öpen kişiyi tüm gücüyle itti.
“Napıyorsun Allah aşkına? Ben Uyuyan Güzel miyim de öperek uyandırılıyorum acaba?” diye cırladı onu öpen sapığa.
“Bayıldın sandım, suni teneffüs yapıyordum.” diye bağırdı Şirin kendisini savunmak amacıyla.
“Önce bir dürtseydin keşke!” diye laf soktu Leyla.
“Kusura bakma! Yerde uyumak gibi garip alışkanlıkların olduğunu bilmiyordum.” diye ona çemkirdi bu kez Şirin.
Leyla etrafına baktı. Dün gece aynanın önünde oturuyordu en son. Ne ara olduğu yerde uyuyakalmıştı?
“Üstünde neden dünkü kıyafetlerin var?” diye sordu Şirin.
“Ekonomik takılıyorum belki.” dedi Leyla. Dünkü malum çiftin onu etkilediğinin düşünülmesini istemiyordu.
“Hem sen benim evimde ne yapıyorsun? Nasıl girdin içeri?” dedi Şirin’e.
“Umutcan’da yedek anahtarın varmış. Sana ulaşamayınca bir haber alalım dedik Aslı’yla.”
Leyla sağa sola baktı. Telefonunu çantasından çıkarmaya gerek duymadan kendisini buraya atmıştı. Aramışlarsa da duymamış olmalıydı.
“Sabah sabah niye benim için meraklandınız ki?” diye sordu. “Öğlen buluşmayacak mıydık?”
Şirin ona ona garip garip baktı.
“Çünkü akşamın altısı şu an.” dedi.
Belki de gerçekten bayılmıştı Leyla. Bu kadar zaman bu sert laminant zeminde uyumasının başka türlü imkanı yoktu. Biraz hareketlenince sırtının tutulduğunu fark etti. Şirin elini tutarak kalkmasına yardım etti.
“Aslı nerede peki?” diye sordu.
“Mutfakta tıkınıyordur. Sen bizi öğle yemeğinde ekince açım açım diye başımın etini yedi akşama kadar.” dedi Şirin.
Mutfağa gittiler. Aslı kendisinden daha büyük bir sandviç yapmaktaydı.
“Umarım o sandviç üç kişiliktir.” dedi Leyla.
“Tabii ki!” dedi Aslı. Ama bunu demeden önce gözlerini kaçırmış olması Leyla’yı bir tık şüphelendirmişti.
Leyla kendisine düşen kısmı yerken Aslı ve Şirin’in göz ucuyla kendisine baktığını hissediyordu.
“Sen iyi misin?” diye sordu sonunda Aslı.
“Ağzın doluyken konuşmamalısın.” diye onu uyararak cevaplamaktan kaçındı Leyla.
“Bize anlatabilirsin biliyorsun. Biz senin arkadaşınız.” dedi Şirin.
“Kızım, sen ‘anne’ değil misin? Senin beben nerede?” dedi Leyla.
“Babası ve amcalarıyla erkek erkeğe maç izliyor şu anda. Tabi bizimki daha yeni iki aylık olduğu için çoğunlukla uyuyor ama olsun.”
“Git bebeni doyur o zaman.” dedi Leyla.
“Süt sağdım.” dedi Şirin. Gitmeye hiç niyeti yoktu belli ki. Leyla’nın elini tuttu.
“Söz veriyorum aramızda kalacak.” dedi.
“Anlatacak bir şey yok.” dedi Leyla.
“Leyla ben seni hiç bu kadar dağınık görmedim. Her zaman tahtına oturmaya hazır bir kraliçe gibi dolanırsın ortalıkta. Aylardır bir garipsin de dünden beri daha da garipsin.” dedi Şirin. Aslı lafı devraldı.
“Bugün senin için gerçekten endişelendik. Buluşmalarımızı kaçırdığın olmamıştı hiç.” dedi.
Leyla sıkıntılı bir nefes verdi.
“Babaannemin kaybı beni düşündüğümden daha fazla etkiledi. O gittiğinden beri bir tık yalnız hissediyorum kendimi. Bir kaç kere psikiyatriste de gittim.” dedi.
“Peki dün?” diye sordu Aslı.
“Dün sadece herkesi mutlu ve çift olarak görünce bir garipsedim. Sanki herkes ilerlemiş de ben geride kalmışım gibi düşünerek dertlendim işte.” dedi Leyla. Gerçeğin sadece bir kısmıydı tabi.
“Bahri ve Koray da yalnızdı.” dedi Şirin nazikçe.
“Buna emin miyiz?” dedi Aslı gülerek. “Bazen hepimizden daha çift gibi davranmıyorlar mı?”
“Düşününce onları hiç ayrı görmedim.” dedi Leyla. O da gülüyordu.
“Ben sordum.” dedi Şirin kıkırdamalara katılarak. “Ev ve iş aynı olunca öyle görünüyor, dedi Bahri.”
“Yersen!” dedi Leyla. Aslı kahkaha attı.
“Madem bugün buluşamadık. Hadi şimdi kızlar gecesi yapalım.” dedi Şirin.
“Ece’yi de çağıralım mı? Nihat Çetin bıraksın.”dedi Aslı.
Şirin göz ucuyla Leyla’ya baktı.
“Leyla biraz kendinde değil bugün. Onu daha neşeli bir zamanımızda çağıralım.” dedi.
Leyla buna müteşekkirdi. Nasıl tanıştıkları gibi merak ettiği bir çok şey olmasına rağmen bugün bunu dinleyecek modda değildi. Zaten Nihat Çetin’in kıymetli karısını onun evine getireceğini hiç sanmıyordu.
Ertesi sabah daha kararlı uyandı Leyla. Kendisini duşa attı hemen. Artık kendisini işine gücüne verecekti. Birileri evlendiyse evlenmişti canım. Ne olacaktı sanki? Her gün binlerce insan evleniyordu. Sevgilisi değildi, kocası değildi. Ona neydi?
Üstünde havlusuyla odasına dönüp saçlarını kurutarak şekil verdi. Sonbahar soğuğu vardı ortalıkta. Avukatlık için özel hazırladığı kombinlerinden birini giydi. Üstünde su yeşili kısa bir etek, aynı renk bir ceket ve krem bir bluz, ayağında krem rengi, üzerinde birinde L diğerinde B harfi olan stilettoları vardı. Yine krem rengi minik çantasını alıp evden çıkarak yeni bürosuna geçti. Çoktan ufak tefek işler almaya başlamıştı.
Macera peşinde koşmayı bırakıp stabil bir işte çalışmaya karar vermesine en çok ailesi sevinmişti. Hatta dedesi ona bu büroyu satın almıştı. Avukat ağabeyleri ona çok çaba gerektirmeyen davaları gönderiyordu. Kendine ait bir asistanı bile vardı. 9-4 arası çalışıyor, akşamları sadece kendisi için bir şeyler tasarlıyor ya da dışarıda takılıyordu. Bazen arkadaşlarıyla, bazen tek.
Malum bir kapı tamamen kapandığına göre artık randevulara da çıkabilir, hayatının aşkını arayabilirdi. İstediği gibi gezer, tozar, canı isterse sevişir hatta bir gün evlenebilirdi. Rahibeler gibi takıldığı yeterdi. Leyla Bedevi’ydi o. Saçma sapan şeylere takılması en baştan hataydı.