Ertesi sabah Elif, gözlerini açtığında tavanın ahşap işlemelerine bakakaldı. Dün gece olanlar, bir rüya kadar gerçek dışı geliyordu. Alnına dokundu; Kerem'in öpücüğünün sıcaklığı hâlâ orada mıydı, yoksa sadece hayal miydi? Telefonunu aldı, mesajlaşmaları tekrar okudu. En sonda yazılı olan cümle: "Yarın akşam aynı saatte buluşalım mı? Lütfen."
Evet, gerçekti.
Kahvaltıya indiğinde salonda hareketli bir kalabalık vardı. Mevsim normallerinin üzerinde sıcak geçen bu ağustos gününde, ailecek kahvaltı etmek yerine açık büfe usulü herkes kendi saatinde iniyordu sofraya. Bu da Elif'in işine gelmişti. Kimseyle uzun uzun konuşmak zorunda kalmadan, bir dilim poğaça ve zeytin alıp bahçeye kaçabilirdi.
Tam bunu yapacakken, dedesi Kemal Bey'in sesi duyuldu:
"Elif kızım, gel bakalım buraya."
Elif'in içi cız etti. Dedesinin ses tonu, önemli bir şey söyleyeceği zaman kullandığı o resmi tondaydı. Elindeki tabağı bırakıp, dedesinin yanına, büyük sedirin olduğu köşeye yürüdü. Dedesi, elindeki gazetenin arkasından başını kaldırmış, gözlüklerinin üstünden torununa bakıyordu.
"Otur bakalım."
Elif oturdu. Yanında, hiç fark etmediği bir anda bitiveren halası Gülseren de vardı. Dün geceki olaydan şüphelenmiş miydi acaba?
"Dün gece Rauf Bey seni gördü," dedi Kemal Bey, lafı dolandırmadan. "Çok beğenmiş. Hatta, bir ara sohbet edelim dedi seninle."
Elif'in nefesi kesildi. O tuhaf bakışların anlamı şimdi ortaya çıkıyordu. Elli yaşında, iki çocuklu, üstelik dedesinin yaşına yakın bir adam? Bu olamazdı.
"Ama dede, o..." diyecek oldu.
"Biliyorum, biliyorum," dedi Kemal Bey eliyle susturur gibi yaparak. "Yaş farkı var, evet. Ama Rauf Bey, bu ülkede sözü geçen, saygın bir iş adamı. Eşini kaybetti, iki sene oldu. Yalnız adam. Ailemize de yabancı değil. Düşünmek istemez misin?"
Elif, başka bir şey diyemedi. Boğazına bir şey düğümlendi. Nasıl anlatacaktı ona, içindeki Kerem'i? Daha bir haftalık bir tanıdıktı üstelik. Ailesinin asla onaylamayacağı, sıradan bir mimar. Ne tanınmış bir ailesi vardı ne de dedesinin bahsettiği türden bir "saygınlığı".
Gülseren Hala atıldı: "Kızım, bir düşün. Ne kaybedersin? Bir akşam yemeği, bir sohbet. Belki beğenirsin, belki etmezsin. Ama hiç tanımadan reddetmek olmaz."
Elif, başıyla onaylamak zorunda kaldı. Karşı çıkmak, şüphe çekmekten başka işe yaramazdı. "Düşünürüm" dedi sessizce.
Kahvaltıdan kaçma isteği tamamen kaybolmuştu. Mekanik hareketlerle bir şeyler atıştırdı ve odasına çıktı. Telefonunu eline aldı, Kerem'e ne diyeceğini bilemedi. Sonunda kısa bir mesaj yazdı:
"Akşam aynı saat. Ama dikkatli olmalıyız. Bugün tuhaf şeyler oldu."
Mesajı gönderir göndermez üç nokta belirdi. Kerem çevrimiçiydi. Cevap geldi: "Merak etme, yanındayım. Her şey yoluna girecek."
Saatler su gibi aktı. Öğleden sonra Elif, elinde bir kitapla bahçedeki taşlığa indi. Belki Kerem erken gelir diye düşünmüştü. Ama saat daha erkendi. Güneş, Boğaz'ın üzerinde yükseliyor, sular pırıl pırıl parlıyordu. Kitabı okumuyor, sadece sayfaları çeviriyormuş gibi yapıyordu. Ta ki bir ses duyana kadar.
"Ne okuyorsun?"
Yüreği ağzına geldi. Başını kaldırdığında, duvarın dibinde, iğde ağacının gölgesinde duran Kerem'i gördü. Üzerinde dün gecekinden farklı, açık mavi bir gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Güneşte yanmış kolları ve gülümseyen gözleriyle, Elif'in tüm kaygılarını bir anda unutturacak kadar güzeldi.
"Delirdin mi? Öğleden sonra bu saatte..." diye fısıldadı Elif, etrafı kolaçan ederek.
"Kimse yok," dedi Kerem, yanına gelip oturarak. "Arkadan dolaştım, bütün bahçeyi taradım. Sadece sen varsın ve ben."
Elif, onun bu cesaretine hem kızdı hem hayran kaldı. "Dün gece dedemle konuştuk. Rauf Bey diye biri varmış, elli yaşında, benimle tanışmak istiyormuş."
Kerem'in yüzü bir an için gölgelendi. "Ya sen? Ne istiyorsun?"
"Ben mi?" Elif gözlerinin içine baktı. "Ben, burada, seninle olmak istiyorum. Ama bunu onlara nasıl anlatacağımı bilmiyorum."
Kerem, Elif'in elini tuttu. Bu sefer daha cesur, daha kararlıydı. "Anlatmak zorunda değilsin. Henüz değil. Önce seni tanımak istiyorum, Elif. Aileni değil, seni. Şu duvarları, şu yalıyı, o Rauf Bey'i değil. Seni."
Sözleri, Elif'in içindeki tüm korkuları bir anda eritti. Gözleri doldu. "Ama nasıl? Her an biri görebilir, her an..."
Kerem gülümsedi. "O zaman görsünler. Ne olabilir ki? Ben senden hoşlanıyorum, sen benden. Bu kadar basit."
"Basit mi?" Elif gülümsedi. "Sen benim ailemi tanımıyorsun."
"Tanımak ister miyim?" dedi Kerem, gözlerinde muzip bir parıltıyla.
Elif güldü. Bu kahkaha, belki de günlerdir ilk kez içten geliyordu. "Belki bir gün. Ama önce... Şu tekne turu meselesi ne oldu?"
Kerem'in yüzü aydınlandı. "Can'ın teknesi hâlâ Beykoz'da demirli. Bu akşam ay ışığında Boğaz turu yapabiliriz. Ama sen nasıl kaçacaksın?"
Elif düşündü. Akşam yemeğinde Rauf Bey de olacaktı. Belki de bu, onun için bir fırsattı. "Yemekte olacağım. Ama sonra... Herkes rakı sofrasına geçince, dedemle Rauf Bey uzun uzun sohbet ederler. Ben odama çekildiğimi söyler, arkadan kaçarım. Ama dikkatli olmalıyım, halam her şeyi fark eder."
"O zaman halamı da mı davet etsek?" dedi Kerem gülerek.
Elif, onun omzuna hafifçe vurdu. "Ciddi ol. Saat kaçta, nerede buluşacağız?"
Konuştular, plan yaptılar. Saat ona doğru, herkes sofraya geçtiğinde, Elif hasta olduğunu söyleyip odasına çıkacak, arkadaki servis kapısından bahçeye süzülecek, duvarın dibinde Kerem'le buluşacak ve birlikte tekneye gideceklerdi. Riskliydi ama imkansız değildi.
Tam ayrılacaklardı ki, Kerem Elif'in yüzüne baktı uzun uzun. "Biliyor musun, seni ilk gördüğümde, balkonda, ışıkların altında... O an anlamıştım. Hayatımın geri kalanında hep seni arayacağımı...