Vuslatın Ötesinde;
Bölüm 1: Bir Yaz Akşamı Rüzgarı
Boğaz’ın serin sularına yansıyan son güneş ışıkları, Kanlıca’daki yalıların camlarında altın rengi çizgiler çiziyordu. Hava, ıhlamur ve deniz yosunu kokularının karışımıyla ağırdı. Bu yalılardan birinin, ihtişamı biraz yorgun ama hâlâ asil duruşunu koruyanının geniş bahçesinde, akşam ezanına yakın bir telaş vardı. Elif, elindeki gümüş tepsiyi sıkıca kavramış, taş merdivenlerden hızla iniyordu. Üzerindeki sade, krem rengi elbiseye rağmen, içindeki fırtınayı kimse fark etmemişti. Fark edilmesini de istemiyordu zaten.
Önceki yazlar hep böyle geçmişti. Dedesi Kemal Bey’in yalısında, ailenin köklü misafirleri arasında, uslu bir torun olmak. Ancak bu yaz, içini kıpır kıpır eden bir heyecan vardı. Bir hafta önce, üniversite arkadaşı Beste’nin doğum günü partisinde tanıştığı adamın adını dudaklarında saklıyordu: Kerem.
Kerem, Beste’nin ağabeyinin arkadaşıydı. O gece müzik sesinin insanın beynini uğuldattığı, ışıkların loş olduğu o evde, Elif birden kendini balkonda, İstanbul’un ışıltılı manzarasına karşı otururken bulmuştu. İçerideki gürültüden bunalmış, bir anlık sessizlik aramıştı. İşte o an, elinde iki kadeh şarapla balkona çıkmıştı Kerem. “Bu manzara seyredilmeyi hak ediyor, ama bence yalnız seyredilmez,” demişti gülümseyerek. Sesi, geceye ve müziğe rağmen, son derece sakindi. Gözleri ise Elif’in o ana kadar gördüğü en derin, en anlamlı kahverengiydi.
O gece sabaha kadar konuşmuşlardı. Kitaplardan, müzikten, tutulmayan hayallerden, gidilmek istenen yerlerden... Elif, kendini 28 yaşında, kendi halinde bir mimar olarak tanıtan bu adama anlattıkça açılmıştı. O ise, anlattıklarını büyük bir dikkatle dinlemiş, her cümlesinin altını çizer gibiydi. Elif’in hayatında onu bu kadar anlayan, onunla bu kadar doğal bir bağ kuran biri olmamıştı. Ne o flört etmeye çalışan üniversiteli çocuklar, ne de ailesinin uygun gördüğü, “iş adamı” adayları... Kerem bambaşkaydı.
İşte şimdi, bir haftadır telefonlaştıkları, her gece yıldızları sayarcasına mesajlaştıkları Kerem, onu görmek için ta buraya, Kanlıca’ya gelmişti. Bir arkadaşının teknesiyle Boğaz’da tur atacaklardı, ama Elif önce Kerem’i dedesinin yalısının arka bahçesindeki eski taşlığa, kimselere görünmeden almalıydı.
Tepsideki limonataları sanki bir görev ifa eder gibi taşlığa bıraktı. Tam arkasını dönüp gidecekken, bahçe kapısının yanındaki alçak duvarın üzerinde bir gölge belirdi. Yüreği ağzına geldi. Gölge hızla yaklaştı ve duvarın dibindeki iğde ağacının gölgesinde durdu. Kerem’di. Üzerinde yine o geceki gibi sade, lacivert bir polo yaka tişört ve bej chino pantolon vardı. Saçları hafif dağınıktı, gözleriyse Elif’i bulduğu anda ışıldadı.
Elif, hızla yanına gitti. “Delirdin mi sen? Bu saatte etrafta onlarca kişi var, gören olursa…”
Kerem gülümsedi. Sakinliği Elif’in telaşını daha da belirginleştiriyordu. “Merak etme, arkadan dolaştım. Dediklerin gibi muhteşem bir yer burası. Manzarayı görmen lazım, duvarın oradan anlatılmaz.”
Elif onu kolundan tutup taşlığın daha kuytu bir köşesine çekti. Bu dokunuş, ikisini de derinden etkiledi. Elif, elini hemen çekti. “Bir dakika, teknede kimler var? Beste falan var mı?” diye fısıldadı.
Kerem, Elif’in çektiği elin boşluğunu hisseder gibi oldu, ama bozuntuya vermedi. “Yok, sadece arkadaşım Can ve onun bir arkadaşı daha var. Beste yok. Seni bir an önce görmek istedim, Elif.”
Sesi o kadar samimiydi ki Elif’in içi titredi. Başını kaldırıp ona baktı. İğde ağacının kokusu etrafı sarmış, Boğaz’dan gelen hafif rüzgar ikisinin arasında esiyordu. İşte o an, taşlığa açılan mutfak kapısı aniden açıldı.
İçeriden Elif’in halası Gülseren çıktı. Elinde boş bir limonata sürahisi vardı. Gözleri bir an için karanlığa alışmaya çalıştı, sonra kuytuda birbirine yakın duran iki gölgeyi fark etti. Gözlerini kıstı.
“Elif? Orda mısın kızım? Kiminle konuşuyorsun?”
Elif’in kalbi duracak gibi oldu. Kerem arkasını dönüp duvara yaslandı, yüzünü karanlığa verdi. Elif, sesini sakin tutmaya çalışarak ilerledi. “Hala, ben buradayım. Sadece biraz hava almaya çıktım, içerisi çok sıcaktı.”
Gülseren Hanım şüpheyle etrafı süzdü. “Yalnız mısın? Sesler duyar gibi oldum.”
“Yok hala, yalnızım. Belki rüzgardır, iğde ağacının yaprakları hışırdıyor,” dedi Elif, içindeki fırtınayı bastırarak.
Gülseren Hanım bir an daha baktı, sonra omuz silkerek içeri döndü. “Gel içeri, akşam yemeğine yakın misafirler gelecek, hazırlanman lazım.”
Kapı kapanır kapanmaz Elif derin bir nefes aldı ve Kerem’in yanına döndü. Kerem’in yüzünde yine o sakin gülümseme vardı. “Yakalanmadık işte,” dedi fısıltıyla.
Elif’in gözleri doldu. Bu hem korkudan, hem de yaşadıkları o kısacık anın verdiği heyecandandı. “Bu çok tehlikeli, Kerem. Ailem... Özellikle dedem... Kimseyi istemez benim için. Hele ki... kendi seçtiğim birini.”
Kerem, Elif’in ellerini tuttu. Bu sefer Elif çekmedi. “Biliyorum. Ama ben bu bir haftada anladım ki, seni tanımak, sana yakın olmak için her türlü tehlikeye değer. Sadece bir tekne turu için gelmedim ben buraya. Seni görmeye geldim.”
Sözleri Elif’in içini ısıttı. Başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. “Peki şimdi ne yapacağız? Ben şimdi içeri girip misafirlerle ilgileneceğim, sen burada bekleyemezsin.”
Kerem düşündü. “Duvarın dibinde seni beklerim. Biraz sonra mesaj at, nerede buluşabileceğimizi söyle. Ya da bu gece olmazsa yarın. Ben beklerim, Elif.”
Elif, onun bu kararlılığı karşısında büyülendi. Hiç tanımadığı bir semtte, bir duvar dibinde, onun için beklemeyi göze alan bir adam... Bu, alıştığı dünyanın çok ötesinde bir şeydi. Başıyla onayladı. Kerem hızla eğilip Elif’in alnına bir öpücük kondurdu. Bu, beklenmedik ama son derece masum, son derece özlem dolu bir dokunuştu. Sonra duvarın dibinde kayboldu.
Elif bir an donakaldı. Alnındaki sıcaklık, dudaklarının değdiği yerde kalmıştı. Taşlıkta yapayalnızdı. İğde kokusu hâlâ burnundaydı. İçeri girmeden önce bir an için Boğaz’a baktı. Uzakta bir motorun ışıkları titreşiyordu. Vuslat, dedi içinden. Kavuşmak. Ama onlarınki daha yolun başındaydı. Daha nice engeller, nice bekleyişler vardı. Belki de vuslatın ötesinde, asıl hikaye şimdi başlıyordu.
İçeri girdiğinde, salonda dedesi Kemal Bey, bir grup ciddi görünümlü adamla sohbet ediyordu. İçlerinden biri, ellilerinde, hafif kır saçlı, iri yapılı bir adam, Elif’i görünce gözlerini dikti. Bu adam, ünlü bir inşaat şirketinin sahibi ve ailenin yakın dostu olan Rauf Koraltan’dı. Bakışları Elif’in üzerinde bir an duraksadı, sanki onu tartar gibiydi. Sonra tekrar sohbete döndü. Elif, o bakıştaki anlamı çözemedi ama içinde tuhaf bir ürperti hissetti. O gece, misafirler arasında dolaşırken, aklı hep duvarın dibinde bekleyen adamdaydı. Telefonuna gizlice baktığında Kerem’den bir mesaj geldi: “Manzara hâlâ çok güzel. Ama sensiz eksik. Yarın akşam aynı saatte buluşalım mı? Lütfen.”
Elif, mesajı okurken kalbi hızla çarptı. Başını kaldırdığında, Rauf Koraltan’ın kendisine baktığını gördü. Adamın dudaklarında belirsiz bir gülümseme vardı. Elif hemen başını önüne eğdi ve telefonunu cebine soktu. O gece, yatağında saatlerce döndü durdu. Bir tarafta duvarın dibinde bekleyen, alnına öpücük konduran Kerem, diğer tarafta ise ailesinin görünmez ama her yerde hazır ve nazır otoritesi, bir de Rauf Bey’in o tuhaf, rahatsız edici bakışları vardı.
Sabahın ilk ışıkları yalının perdelerini aralarken, Elif bir karar verdi. Bu hikaye, daha başlamadan bitmeyecekti. Bu yasak aşkın meyvesi belki de ancak vuslatın ötesinde, tüm engeller aşıldığında tadılacaktı. Ve o, bu yolun sonunda ne olduğunu görmek için sabırsızlanıyordu.