Elif'in kalbi duracak gibi oldu. "Daha bir hafta oldu," diye fısıldadı.
"Bazı şeyler için bir hafta yeter," dedi Kerem. Ve eğilip, bu sefer dudaklarına dokundurdu öpücüğünü. Kısa, ürkek ama her şeyi anlatan bir öpücüktü bu. Elif, gözlerini kapadı, iğde kokusunu içine çekti, Kerem'in nefesini hissetti dudaklarında. Dünya durdu sandı.
Ayrıldıklarında, ikisi de nefes nefeseydi. Kerem'in gözleri parlıyordu. "Akşama kadar bekle," dedi fısıltıyla. "Sonra bütün gece seninleyim."
Kerem, duvarın dibinde kayboldu. Elif, elini dudaklarına götürdü. İlk defa biri onu böyle öpmüştü. İlk defa bir öpücük, tüm benliğini sarmıştı.
Akşam, korktuğu gibi geçti. Rauf Bey, yemek boyunca Elif'e bakmaktan başka bir şey yapmadı. Sorular sordu, okulunu, hayallerini, gelecek planlarını... Elif, mekanik cevaplar verirken, aklı hep saat onda, duvarın dibinde olacak buluşmadaydı. Bir ara Rauf Bey'in eli, masanın altında dizine değdi. Elif, elektrik çarpmış gibi sıçradı. Adam, hiçbir şey olmamış gibi sohbetine devam ediyordu. Bu, kazara mıydı, yoksa bilerek mi?
Saat dokuza geldiğinde Elif, başının ağrıdığını söyleyerek izin istedi. Dedesi endişelendi, Gülseren Hala ilaç teklif etti, Rauf Bey ise "Geçmiş olsun" dileyerek, gözleriyle onu takip etti. Elif, odasına çıktı, kapıyı kapadı. Kalp atışları o kadar hızlıydı ki, duvarlardan yankılandığını hissetti.
On dakika bekledi. Sonra, ayakkabılarını eline aldı, kapıyı usulca araladı. Koridor boştu. Merdivenlerden aşağı indi, mutfağa yöneldi. Hizmetçi kız, bulaşıklarla meşguldü, arkası dönüktü. Elif, servis kapısından süzüldü bahçeye.
Ay, Boğaz'ın üzerinde dev bir lamba gibiydi. Gümüş rengi ışıltılar, suyun üzerinde dans ediyordu. Elif, duvarın dibine doğru koşar adım ilerledi. İğde ağacının kokusu, geceye ayrı bir gizem katıyordu.
Ve oradaydı. Kerem, duvara yaslanmış, gökyüzüne bakıyordu. Elif'i görünce gülümsedi, ellerini uzattı. "Geldin."
"Geldim," dedi Elif, nefes nefese. "Ama çok korktum."
"Korkma," dedi Kerem, elini tutup. "Ben yanındayım."
Birlikte, duvarın dibinden yürümeye başladılar. Arka sokaklardan, kimsenin görmeyeceği patikalardan, iskeleye doğru. Ay, onlara yol gösteriyor, Boğaz'ın sakin suları, usul usul kıyıya vuruyordu.
İskelede, küçük bir tekne onları bekliyordu. İçeride Kerem'in arkadaşı Can, onları görünce el salladı. "Gelin, gelin! Tam zamanı, ay Boğaz'ın tam kalbinde!"
Elif, tekneye binerken bir an duraksadı. Geriye, yalıya baktı. Işıklar hâlâ yanıyordu, içeride dedesi, Rauf Bey, halam... Onlar, Elif'in hasta olduğunu sanıyordu. Oysa o, şimdi bir yabancıyla, geceyarısı Boğaz'a açılıyordu.
Bu, isyan mıydı, yoksa aşk mı? Belki ikisi birden.
Kerem, elini uzattı. "Gel, Elif. Korkma."
Elif, elini onun avucuna bıraktı. Ve tekne, usulca kıyıdan ayrıldı. Ay ışığında, iki gölge, birbirine kenetlenmiş, Boğaz'ın karanlık sularında ilerliyordu. Arkada yalının ışıkları gittikçe küçülüyor, önde ise İstanbul'un büyülü silüeti, onları kucaklamaya hazır bekliyordu.
Elif, başını Kerem'in omzuna yasladı. Rüzgar saçlarını uçuşturuyor, tuz kokusu genzini yakıyordu. İçindeki korku, heyecana, heyecan ise tarifsiz bir mutluluğa dönüşüyordu. Belki de hayatında ilk defa, gerçekten özgürdü. Belki de ilk defa, gerçekten yaşıyordu.
Tekne, Boğaz'ın ortasında bir noktada durdu. Can, motoru kapadı. Sessizlik çöktü. Sadece suyun hafif şıpırtısı ve uzaktan gelen bir martı sesi vardı. Kerem, Elif'in yüzünü ellerinin arasına aldı. Ay ışığı, gözlerinde parlıyordu.
"Biliyor musun," dedi fısıltıyla, "ben hayatım boyunca böyle bir an beklemişim. Seninle, böyle, ayın altında..."
Elif cevap vermedi. Sadece gözlerinin içine baktı. Ve o an, kelimelerin gereksiz olduğunu anladı. Bütün korkular, bütün engeller, o an için yok olmuştu. Sadece onlar vardı, ay ve Boğaz.
Dudakları birleştiğinde, Elif, gökyüzünde kaybolduğunu hissetti. Bu öpücük, öğlenkinden farklıydı. Daha uzun, daha tutkulu, daha sahipleniciydi. Sanki Kerem, ona bütün hislerini, bütün hayallerini, bütün geleceğini fısıldıyordu bu öpücükle.
Ayrıldıklarında, Elif'in gözleri doluydu. "Kerem, ben..."
"Sus," dedi Kerem, parmağını dudaklarına götürerek. "Konuşma. Sadece hisset."
Ve öylece kaldılar, ayın altında, Boğaz'ın ortasında, dünyadan uzak, zamandan bağımsız. O an, sonsuza kadar sürecekmiş gibiydi.
Ama Elif'in aklının bir köşesinde, hep o soru vardı: Ya sabah olursa? Ya bu gecenin ardından, yine o yalıya, o kurallara, o dayatmalara dönmek zorunda kalırsa? Ya Rauf Bey?
Daha vakit vardı. Gece daha bitmemişti. Ve Elif, bu anın tadını son damlasına kadar çıkarmaya kararlıydı. Ne olursa olsun, bu gece onundu. Bu aşk, onundu. Ve kimse, hiç kimse, onu bu duygudan mahrum edemezdi.
Tekne, hafif hafif sallanıyor, ay, bulutların ardına gizleniyor, İstanbul'un ışıkları, uzaktan onlara göz kırpıyordu. Bir hikaye daha başlıyordu, belki de mutlu sonla bitecek, belki de hüsranla. Ama şimdilik, sadece anın tadını çıkarma vaktiydi. Vuslatın ötesinde ne olduğunu, zaman gösterecekti.