1-Kaderden kaçamazsın
Annem öldükten sonra başlamıştı her şey. Daha küçüktüm, oysa ki yardıma muhtaçtım. Babamın güçlü kollarında teselli arıyordum ama o, sanki ben de onun için ölmüştüm. Önceden beni sevgiyle kucağına alan adam artık gözlerime bile bakmıyordu. Başımı okşamaz, adımı anmaz olmuştu. Belki de kız olduğum içindi.
Neden kız olarak doğdum diye kendimi hep suçladım. Annem hayattayken babamın bana sevgiyle baktığını hatırlıyorum. Ama o kadın, Halime, evimize geldiğinden beri her şey daha da kötüleşmişti. Annemin yerine geçmiş ama bir anne gibi olmamıştı. Ellerini şefkatle saçlarıma değdirmek yerine acımasızca üzerime kaldırıyordu. Küçük ellerimi defalarca yumruklarımın içine sıkmış, "Bir gün buradan gideceğim," diye kendime söz vermiştim.
Halime evin içinde bir fırtına gibi esiyordu. Her işten beni sorumlu tutuyor, sabaha kadar dayak yememe sebep oluyordu. Ne yapsam ona yaranamıyordum. Tabak kırılırsa ben, yemek yanarsa ben, hatta o hastalansa bile suçlusu ben oluyordum. Bir insan ne kadar kötü kalpli olabilirdi ki? Bazen düşündüğümde bile içim ürperirdi.
Ama benim için en değerli şey, benden küçük erkek kardeşimdi. O kadının çocuğuydu, evet, ama biz birbirimizi öyle çok seviyorduk ki dışarıdan bakan, "Bunlar üvey," demezdi. O minicik elleriyle bana sarıldığında içimdeki bütün acılar dinerdi. Onu kollarımın arasında tuttuğumda kendimi bir anlığına güçlü hissederdim.
O gün pencerenin kenarında oturmuş, dışarıdaki serçeleri izliyordum. Özgürlükleri vardı onların. İstedikleri zaman uçup gidebilirlerdi. Ben de bir serçe olsaydım keşke...
Düşüncelere dalmışken arkamda bir gölge belirdi. O gölgeyi tanıyordum. İçimi ürperten, nefesimi kesen o ses yankılandı:
Halime: "Kız, çırpı bacaklı! Ne oturuyon orda?! Hadi kalk, çalıştığım yerde bana yardım edecen. Ben hazırlanana kadar kapıda bekle!"
İçimde boğazıma düğümlenen bir şey vardı. İtiraz etsem sonucu belliydi. Sessizce kalktım, kapıya doğru yöneldim. O ise odasına girdi, aynanın karşısında saçlarını taradı, yüzünü inceledi. Hep şikayet ederdi, "Gençliğim gitti, ömrüm çürüdü," diye. Ama o ömrü çürütenin kendisi olduğunu bilmiyordu.
Halime uzun yıllardır Salih Ağa’nın konağında çalışıyordu. Konağın taş duvarları kadar soğuk bir kadındı. Evin her işine yetişirdi. Salih Ağa’nın eşi uzun yıllar önce ölmüş, çocukları da uzakta yaşadığından işi kolaydı. Konağa giren-çıkan çok olmazdı. Kendi çocukları bile ona uğramazdı. Onlar da kaçıp canlarını kurtarmıştı.
Ama o kaçamamıştı Berildi adı kocası terk edip gitmiş iki çocukla ortada kalmıştı. Salih ağa yalnız kalınca başka kadından olan dul, iki çocuklu kızını yanına almıştı. Maksat evde insan olsun, ama ne kızının ne de torunlarının yüzüne baktığı yoktu. Tıpkı babam gibi…
Düşüncelerimden çıkmaya çalıştım, ama beynimin içinde bir ağrı vardı. O kadar şeyi içime atmıştım ki, beynim sanki bunları sindiremiyordu.
Bir anlık hafif bir sessizlik oldu. Ama bu sessizlik hiç uzun sürmezdi...
Halime: "Kız! Sana demedim mi?! Beni kapıda bekle!"
O an uykudan uyanmış gibi irkildim. Gözlerimi kırpıp ayağa kalkmaya çalıştım ama hâlâ yerimden kımıldamamıştım ki Halime çoktan üstüme yürümeye başlamıştı. Kolumdan tutup beni kapıdan dışarı fırlattı. Ayaklarım taşlı yola çarpınca dizlerimin üzerine düştüm, avuçlarım çizildi, dizlerim acı içindeydi. Ama ağrının yanında içimdeki o çaresizlik hissi daha da ağır geliyordu.
Halime: "Düş önüme!"
Ayağa kalkıp sessizce arkasından gittim. Salih Ağa’nın konağına doğru yürüyorduk. Yol boyunca içimdeki karanlık daha da derinleşiyordu. Sanki her adım attıkça umutlarım yok oluyordu.
Konağa çatar çatmaz o, daha girişte gözdağı vermeye başladı:
Halime: "Ağzını açıp bir kelime ettiğini görürsem yakarım çırağını! Zaten bu kadınla veletleri geldi, işim çoğaldı, sinirim tepemde. Beni kızdıracak bir şey yapayım deme sakın!"
Başımı sallayarak "tamam" dedim. Konakta bir gölge gibi dolaşıp her işe koşturuyordum. Halime'nin yükü hafiflemişti diye bana biraz daha sabırla yanaşıyordu, ama bunun ne kadar süreceğini biliyordum. Halime, kendisinden başka kimseyi sevmeyecek kadar zehirli bir kadındı.
Ve ben o gün bir kez daha karar verdim: Bir gün buradan gideceğim. Bir gün özgür olacağım. Ama nasıl?
Aslı, Salih Ağa'nın torunlarına da bakıyordu. Torunlardan biri 15 yaşında olan Fatma, diğeri ise 12 yaşındaki Kaan'dı. Fatma, başta oldukça soğuk ve mesafeli görünse de, zamanla Aslı'ya yakınlaşmıştı. Birlikte vakit geçirirken, Fatma'nın içindeki kırılgan tarafları görebiliyordu. Kaan ise tam tersine, çok neşeliydi ve her zaman Aslının etrafında koşarak ona yardım etmeye çalışıyordu. Aslı, bu iki çocuğu seviyor, onları kendi çocukları gibi sahipleniyordu.
İlk başlarda Halime'nin onu sürekli azarladığı anlarda, Fatma ve Kaan hep Aslı'nın yanına gelir, ona moral vermeye çalışırlardı. Kaan, özellikle Aslı'yı zor durumda görmek istemiyor ve her fırsatta ona yardım ediyordu. Bir gün, Halime'nin Aslı'ya ağır sözler söylemesi üzerine, Kaan gözyaşlarını tutamayarak Halime'ye karşı çıkmıştı. Fatma da Kaan'ı sakinleştirmeye çalışırken, bu an Asiyenin gözlerinde derin bir hüzün bırakmıştı.
Çocukların desteği, Aslı için bir umut ışığıydı. Onlarla geçirdiği zaman, hayatının en değerli anlarına dönüşüyordu. Onların arasındaki bağ, gün geçtikçe daha da kuvvetleniyordu.
Bir gün Fatma ve Kaan, Salih Ağa’nın yanına gitmeye karar verdiler. Halime’nin Aslı’ya nasıl davrandığını her gün görüyorlardı. Sürekli azarlıyor, her işten onu sorumlu tutuyor ve bazen de dövüyordu. Fatma buna daha fazla dayanamadı.
Dedesinin karşısına geçip çekinerek konuşmaya başladı:
“Dede, biz bir şey söylemek istiyoruz. Halime, Aslı’ya çok kötü davranıyor. Ona hep bağırıyor, iş yaptırıyor ve bazen de vuruyor. Evde hep kavga var.”
Kaan da ablasına destek olup ekledi:
“Biz Aslı’yı seviyoruz. O bize hiçbir zaman kötü davranmadı. Ama Halime ona hep eziyet ediyor. Evde huzur kalmadı.”
Salih Ağa torunlarına sert bir bakış attı. Aslı onun için sadece bir çalışan, Halime ise yıllardır yanında olan biriydi. Ama evdə kavga gürültü olmasını da istemiyordu. Kaşlarını çattı ve ciddi bir ses tonuyla konuştu:
“Halime’yi çağırın,” dedi sert bir sesle. “Ve Aslı da gelsin.”
Fatma ve Kaan hızla dışarı çıktılar. Birkaç dakika sonra Halime ve Aslı’yla birlikte geri geldiler. Halime içeri girerken her zamanki gibi dik yürüyordu, ama Aslı sessizce başını eğmişti.
Salih Ağa’nın bakışları Aslı’nın üzerine kaydı. O an bir şey fark etti. Kızın yüzü solgundu, ama gözleri ışıl ışıl parlıyordu. İnce ve narin yüz hatları vardı. Duru bir güzelliğe sahipti, gösterişsiz ama etkileyici… Yıllardır konağın içinde çalışan bu kızı daha önce hiç bu gözle görmemişti.
Aslı, Salih Ağa’nın sert bakışlarını hissedince başını daha da eğdi. Onun karşısında konuşmaya cesaret edemiyordu. Halime ise her zamanki gibi kendinden emin bir şekilde dikildi.
“Beni çağırmışsınız, Ağa?” diye sordu.
Salih Ağa, gözlerini Aslı’dan ayırıp Halime’ye döndü. “Bu evde kavga istemem,” dedi soğuk bir sesle. “Torunlarım senden şikâyetçi. Aslı’ya kötü davrandığını söylüyorlar. Nedir bunun aslı?”
Odanın içi bir anda buz gibi oldu. Halime dişlerini sıktı, ama öfkelenmeden cevap verdi. “O sadece bir çalışan, Ağa. Ona iş yaptırıyorum diye şikâyet mi etmişler? İş yapmasa burada ne işi var?”
Salih Ağa bir an duraksadı, sonra tekrar Aslı’ya baktı. Kız hâlâ sessizdi, ama gözlerindeki hüzün her şeyi anlatıyordu. O an içinde bir merak oluştu. Bu kız kimdi? Neden ona bu kadar kötü davranılıyordu? Ve neden aylardır burada olmasına rağmen ilk kez ona gerçekten bakıyordu?