Zaman Zaman İçinde
Her çocuk masallarla büyür ancak büyüdükçe masalların büyülü dünyasını bir kenara bırakıp gerçek dünyayı yaşamayı seçer. Masallar benim için diğer çocukların aksine çoğu zaman güvenli bir sığınak olmuştur. O dünyanın içine girdiğimde beni önce çok sevgili arkadaşlarım karşılar. Bilgeliği ve tüysüz ayaklarıyla en iyi yol göstericisi olan benekli sincap Kelayak Bey, kar beyaz tüyleri üzerindeki küçük bir mavi güneş deseniyle yaşayan tavşan Dişmuk Hanım ve kocaman kahverengi postunun içinde küçücük kırılgan bir yürek saklayan dünyanın en evcil dağ ayısı Kocaman Bey.
Onlarla tanıştığımda dört yaşındaydım. Henüz okuma yazma bilmiyor ve anneme defalarca okuttuğum masallardan sıkılmış halde odamda oyun oynuyordum. Kendi kafamda uydurduğum bir oyunu en ince ayrıntısına kadar tasarlamış bir oda dolusu oyuncaklarımla oynarken önce Kelayak Bey çıktı ortaya. Çay masama izinsiz oturduğu için ona çokça sinir olmuş olsam bile yalnızlığımla can sıkıntımı alıp götürdüğü için ona seve seve çay ikram ettim. Kelayak Bey yakın arkadaşı Dişmuk Hanım'ı çağırdı ve üçümüz takılmaya başladık. Bir süre sonra dolabımın içindeki dağınıklıkta yaşayan Kocaman Bey katıldı aramıza. Aslında yanımıza gelmeye çekinmişti çünkü biz minik cüsseli olduğumuz için ondan korkacağımızı düşünmüş. Ne büyük yanılgı! Çay masama oturmak için önemli olan cüsse değil, yürekteki sevgiydi. Ne güzeldir ki çay kulübümüzdeki herkesin yüreği tüm dünyaya yetecek kadar sevgiyle doluydu. Birlikteyken hiçbir masal kitabında olmayan maceralar yaşardık. Büyülü ormanın içinde piknik yapıp, nehirde yüzerdik. Ağaçlara kurduğumuz salıncaklarda sallanırken şarkılar söylerdik. Annem ve babam arkadaşlarımın büyüdükçe hayal dünyamdan ayrılacağını düşünmüş olacaklar ki bana müdahale etmediler ancak düşündükleri gibi olmadı. Ne zaman düşünemeyecek kadar kötü durumda olsam Kelayak Bey bilgece sözleriyle bana yol gösterdi. Kızsal sorunlarım olduğunda Dişmuk Hanım destek oldu ve ne zaman ağlasam Kocaman Bey'e sarıldım. Onlar her zaman yanımda olan hayali arkadaşlarımdı. Onlarla hayali dünyalarda gezinip yeni hikayeler keşfediyordum ama bir yandan büyüyordum ve gerçek dünyaya da ilk adımı atmıştım.
Yakın aile dostlarımız arasında destan olmuş bir aşkla birbirilerine bağlı olan annem Nehir ve babam Ayaz'ın ilk çocuğuyum. Babamın anlattığına göre annemin canı denize girmek çekmiş ve o yüzerken ben dünyaya gelmek istemişim. Biraz zorlasam direk suya doğacakmışım ama zamanında yetişmişler hastaneye. Babam bana masal gözlüm der. Bunun nedeni anneme benzemem çünkü anneme de masal gözlüm der. Adım neden Masal zannediyorsunuz? Babam beni ilk kez kucağına almış ve ben gülümsediğim anda adıma karar kılınmış. Masal. Masal Taşdemir.
Her zaman isimlerin insan yaşamı üzerinde etkisi olduğunu düşünmüşümdür. Kulağımıza söylenen isim bizim kaderimizi etkiliyor. Ben ismimi hayatıma öyle derin uydurdum ki yaşamımdan masalları çıkardığınızda benden geriye bir şey kalmaz, buna eminim. Her gece bir masal dinleyerek uyumaya alıştırıldım. Annem yemek yemem için bana durmadan masal anlattığını, kitaplar yetmeyince uydurmak zorunda kaldığını anlatır. Babam bir yazar olmasaydı eğer, bu konu da bayağı zorlanabilirlerdi ama neyse ki benim yakışıklı ve yetenekli babacığım harika bir hayal dünyasına sahip. Genel olarak senaryo ve reklam metinleri yazsa da sadece bizim için yazılmış bir sürü masal ve hikâye var kitaplığımda. Beni yazı yazmaya iten babamın yazar olması ve okuduklarımın bana yetmemesiydi şüphesiz. Elime kalemi ilk aldığım günü hatırlıyorum. Önümdeki duvara, Tarık amcamın öğrettiği gibi ismimi yazmaya çalışırken bu yolun beni aydınlığa çıkaracağını ve derin bir hayal denizinde yüzdüreceğini bilmiyordum. Nasıl bilebilirim ki? Beş yaşındaydım. Okula yeni başlamış, Sina'yı yeni tanımıştım.
Sina deyince aklınıza hemen Sina Çölü geliyor değil mi? Bu normal ve yerinde bir bilinçli yaklaşımdır. Sina'yı görseniz, tanısanız onun bir çöl kadar büyük ve ıssız olduğunu ama aynı zaman da sahip olduğu trilyonlarca kum tanesiyle yaşam dolu olduğunu bilirsiniz. Onu tanısaydınız, hakkında bilmediğiniz binlerce şey olduğunu ve asla sıkılmadan her bir kum tanesine ayak basmayı hevesle istersiniz. Ancak Sina çölünün bir sıkıntısı var ki bu da çok sıcak olmasıdır. Güneş her bir kum tanesine nüfuz eder, bastığınız yerleri yakar kavurur. Gündüzleri cehennem misali yakan kavuran çöl, geceleri eksiye inmiş bir sıcaklıkla ve öldürücü soğuk bir rüzgârla kaplanır. Çoğu kişi sırf bu yüzden ona gitmek, yaklaşmak istemez ancak öyle tatlı bir cazibesi ve serapları vardır ki kişiyi kendine çekmekten geri duramaz. Sınırlarına giren insanlar bir süre sonra ya kendiliğinde vazgeçer ya da çöl onları sürgün eder. Gelin görün ki bunca zıtlığa rağmen bu çölden kopamayan, gündüzleri ateşte yanmaya geceleri soğukta donmaya gönüllü olan en aklı anormal insan benim ve bana bunu yaptıran tek büyük gerçek vardır ki bu da aşktır. Aşktır ki bu Mecnun'u Leyla'nın peşinden çöle sürgün etmiş, Şirin için dağları deldirmiş Ferhat'a. Kimi Kerem ile Aslı olmuş, kimi Tahir ile Zühre. Herkes aşk yoluna aklını kaybetmiş, kalbinde kaybolmuş ancak kimse çöle âşık olup onun için yanmamış. Sina'dır ki o nice masala kucak açmıştır ama hiçbirini kabul etmemiştir. Sina'dır ki o içine saklı olan masalı görüp çıkaramayacak ve onunla yüzleşemeyecek kadar kördür. Oysa bilmez ki masalların bir sonu vardır. Hüzünlü de olsa mutlu da olsa her masal bir gün son bulur. Sonu olmayan bir şey var mıdır ki masalların olmayacak? Bilse bu masalın bir gün aniden bitebileceğini, kumlarına gömülmüş, bazen yanıp bazen donan o masalı dışarı çıkartır mı?
Sina'yı size anlatabilmem için önce nasıl tanıştığımızı bilmeniz gerekiyor. Çünkü giriş bölümleri önemli yerlere geçmeden önce kısa bir değerlendirme yapar ve öngörü oluşturur. Bir hikâyeyi, masalı ya da romanı okuyup anlamak için önce karakterleri tanımanız ve anlamanız gerekir. Aksi takdirde çıktığınız bu uzun yolda kendi düşüncelerinizle ilerlersiniz. O zaman ne karakterin önemi kalır ne de yaşananların. Bu benim giriş bölümüm. Bu uzun bir masal olacak ve önce onu tanımalısınız. Çünkü bu masal bizi anlatacak.
Anasınıfına yaşıtlarımın aksine daha erken başladım. Bunun nedeni fazla içine kapanık olmamdı çünkü tüm gün odamdan çıkmadan oyuncaklarımla ve hayali arkadaşlarımla oynamaya alışmıştım. Onlardan başkasına ihtiyaç duymuyordum. Annem ve babam bunun devam etmesinden korktukları için beni erkenden anasınıfına verdiler ve benden büyük çocuklarla birlikte okumaya başladım. Genlerim sağ olsun yaşıtlarımdan daha kısaydım. Anasınıfındakileri düşünecek olursak onlardan kat kat küçüktüm ve bu beni korkutuyordu. Korktuğum anlarda yaptığım iğrenç bir alışkanlığım var. Kusmak. Eğer beni tedirgin eden bir durum yaşanırsa bir anda kusmaya başlıyorum. Sanki beynimdeki bütün düşünceler mideme baskı yapıyor ve kurtulmak için boğazımı tırmanıyordu. O zaman da öyle oldu. Sabah yediğim bir tabak domates, tanışmak için elini uzatan yanımdaki çocukla birlikte dışarı fırladı ve yine o çocuğun üzerine dağıldı.
Yüzü gözü kıpkırmızı domates parçalarıyla kaplanan çocuk, sinir krizi geçirip bayılınca o küçük aklımla katil olduğumu sanıp çok korktuğumdan daha fazla kusmaya başladım. Öğretmenler hangimizle ilgileneceklerini şaşırmışlardı. Korktuğu için kusmaya devam eden kızla mı yoksa üzerine kusulduğu için temizlik krizi geçiren çocukla mı? Onların yerinde olsaydım istifamı verir mesleği bırakırdım ama neyse ki hiçbiri benim kadar kolay pes etmedi ve beni sakinleştirmeyi başardılar.
O çocuk Sina'ydı. Annesi temizlik hastasıydı ve oğlunu da bu yolda yetiştirmişti. Sina'nın sonradan anlattığına göre okula gelirken annesi onu eğer biri üzerine kusmaya çalışırsa hemen oradan kaç, diyerek tembihlemiş. Maalesef ben o kadar hızlı kusmuşum ki kaçamamış. İşin tuhafı, üzerine domates kusmamdan çok etkilenmiş olacak ki benimle oyun arkadaşı oldu. O yaştaki çocuklar kendi cinslerinin oyunlarını oynamak isterler. Sina'nın en büyük avantajı benim her türlü oyuna uyum sağlayabilmemdi şüphesiz. İstediği zaman savaş oyunu oynayabiliyordum ancak aynı şekilde o da istediğim zaman benimle evcilik oynamak zorundaydı. Onu elinde çay bardağı ve pasta tabağıyla görmenizi sağlayacak tek kişi bendim.
Hayatıma girişi ani ama bir o kadar da sinsi oldu ki ne olduğunu anlamadım. Bir bakmışım her anımda yanımda olmuş. Gerçek dünyam ile hayal dünyamın sınırımda bekleyen bekçi gibiydi hiç şüphesiz. Bazen benimle birlikte büyülü ormana dalıyor bazen de gerçek dünyanın sokaklarından koşuyor, bisiklet sürüyor. Çoğu kızın en yakın arkadaşı kızdır. Benim ise Evren'e kadar Sina'dan daha yakın bir arkadaşım hiç olmadı.
Size hayatımı tek bir anı ile özetleyeceksem eğer bunun için ortaokuldaki günlüğümü açmam gerekir. Her boşluğu dolu olan günlüğümün her gününde adı geçen Sina, hayatımın da merkezindedir ve yine anlatacağım bu olay ona ait. Aslında onun hayatımdaki yerine ait dersek daha iyi olur.
Altıncı sınıfın ikinci dönemindeydik. Hava yavaşça ısınmaya başlamış, güneş her zaman takıldığımız parkın banklarına fütursuzca iniyordu. Annemden hediye olan kıvırcık saçlarım sıcaktan alnıma ve enseme yapışmıştı. Babamın zorla elime tutuşturup peşimden yolladığı Öykü yanımda mızıldanıp duruyordu. Her şey o kadar boğucu ve sıkıcıydı ki kaçıp gitmek istiyordum.
"Abla," dedi Öykü kolumu bilmem kaçıncı kez dürterek. "Pamuk şeker alabilir miyiz?"
Gözlerinden çıkan kalpler köşedeki pamuk şekerciye ulaşıyordu. Pespembe pamuk şekerler benim de ağzımı sulandırmıştı. "Bekle burada alıp geleyim," dedim ve ayağa kalktım. Boynuma taktığım küçük beyaz çantamdan çiçekli cüzdanımı çıkartıp satıcı adamdan iki tane pembe pamuk şeker aldım ve Öykü'nün yanına geri döndüm. Beceriksiz minik parmakları paketi açamayınca önce onunkini açtım. O hevesle pamuk şekerine gömülürken kendiminkini açıp küçük bir parça kopardım ama dudaklarıma götürdüğüm anda pamuk şekerim yok oldu. Kocaman olmuş gözlerle elimde kalan çubuğa bakarken havadan dökülen su kesildi ve kahkahalar duyuldu. O tanıdık ses arkamdan önüme geçtiğinde sinirden deliye döndüm. Sina elindeki su şişesiyle karşıma geçmiş kahkahalarla gülerken ben bir çubuğa bir ona bakarak nasıl bir intikam planı kurmam gerektiğini düşünüyordum. Elindeki suyu pamuk şekerime döktüğü için şeker erimiş ve yok olmuştu!
Sina böyleydi. Hayatımın en sinir bozucu anlarının başrolüydü. Tamam, en çok güldüğüm anlarda da o yanımdaydı ama ne zaman bir şey için heyecanlı olsam o anı mahvedip beni sinirlendirmeyi başarıyordu. Yan yana olup da kavga etmediğimiz tek bir an var mıydı bilmiyorum.
Yazmayı öğrendiğim günden beri günlük tutuyorum. İlk günlüğümü babam hediye etmişti. Kırmızı tüylü, kilitli bir defterdi. Defteri elime vermiş ve gülümsemişti. Yazmayı sevmemi sağlayan en önemli faktör babamdı. Herkes annesini rol model olarak alırken ben babamın izinden yürümeyi seçmiştim çünkü annem kadar baskın bir karakterim yok. İçime kapanık bir halde zihnimdeki dünyalarda gezinip dururken hayatıma misafir ettiğim, aslında zorla kendini içeri atan tek kişi Sina'ydı. Bu yüzden günlüğümün her sayfası onun ismini zikrediyordu.
Bugün Sina saçımı çekti.
Bugün Sina çok komikti.
Sina yeni bir dans öğrenmişti, bana da öğretti...
Onun hayatımdaki yeri tam da buydu işte. Beni sinirlendirecek, kızdırıp onunla uğraşmaya zorlayacak kışkırtıcı hareketleri kullanmaktan asla çekinmiyordu. Tıpkı o pamuk şekeri erittiği gibi kalbimi de böyle eritti ve ben çöle gömülü bir masal oldum.
Öykü ile aramızda beş yaş olduğu için onunla aramızda hep abla kardeş ilişkisi oldu. Tüm ergenliğim günlüklerimi ondan saklamak ve gizlice odama girip eşyalarımı çalmasına engel olmaya çalışırken kavga etmemizle geçti. Ergenliğim bittiğinde ise o ergenliğe girmişti ve bu sefer de benimle kavga etmek için yersiz sebepler aramaya başladı. Annem ben anasınıfına gittiğim sene doğurdu onu. Tek kişilik saltanatım onun gelişiyle yıkılacak gibi gelse de tek yıkılan evimizdeki mutluluktu çünkü annem onu doğururken hastalanmıştı. Yani babam en makul yoldan öyle açıklamıştı bana. Annem ben yeterince büyünce beni kadın doğum uzmanına götürmüş ve aynı hastalığın bende nüksedip etmeyeceğini teyit etmek istemişti ancak doktor kesin bir şey diyemeyeceğini söylemişti. Anneannem yumurtalıklarında olan bir sıkıntı yüzünden annemi doğurduktan sonra ciddi şekilde hastalanmış ve vefat etmiş. Korkusu bu yüzdendi. Benim korkum ise onun eve geri gelmeyişiyle başlamıştı. Ya hiç geri gelmeseydi? Öykü'den biraz nefret ettim bu yüzden. Annemi benden ve evimizden uzaklaştırmıştı. Hâlbuki ne büyük çocukluk, onun ne suçu vardı ki? Hastalık aniden kapımızı çalabilir, sevdiklerimizi alabilir. Ama kim ister ki bunu?
Ya da kim ister ölmeyi?
Babama olan yakınlığım bu süre içerisinde arttı ve anneme nedensiz bir uzaklık oluşturdum içimde. Hem Öykü'ye hem bana bakarken aynı zaman da annemle de ilgileniyordu ve ben ona destek olmak için her şeyi yapıyordum. Annem hastaneden eve döndüğü gece Öykü ağlamaya başlamıştı. Babam günlerin yorgunluğu ve annemin dönüşüyle uykuya yenik düşmüştü bu yüzden uyanamadı. Kimse uyanmayınca o küçük halimle bakabilirmişim gibi kalkıp onun odasına gitmiştim. Annem kucağında durmadan ağlayan Öykü ile aşağı yukarı yürürken onu susturamadığı için ağlıyordu. Kapının orada dikilmiş ikisinin çırpınışını izlerken halıya yayılan kırmızı lekeyle hissettiğim korkuyu hala hatırlarım. Annem Öykü'yü pışpışladıkça daha çok ağlıyordu ve Öykü'de asla susmuyordu.
"Ayaz!" Bağırışı evde yankılanmıştı. Babam saniyeler sonra odaya girdiğinde nefes alabilmiştim. Korku. O korkuyu ömrüm boyunca yüreğimden defedemedim. Annemi kaybetme korkum Öykü'ye göz kulak olma korkuma karıştı. Babam o an ki endişesiyle Öykü'yü kucağıma bırakmıştı. "Sakın bu odadan çıkma, Deniz teyzenler gelene kadar burada kal tamam mı?" Sıkı tembihiyle beni kucağımdaki Öykü ile bıraktı ve annemi kucağına alarak gitti. Saatlerce sandalyeye oturmuş, halıdaki kan lekesini izlemiştim. O günden sonra kendimi geceleri Öykü'yü sallarken buldum. Annem kötü olmasın diye kendimce çabaladım ve bu çabalarım arasında ondan uzaklaştım.
Bu yüzden ondan nefret ediyorum ama bir o kadar da seviyorum çünkü bir yerlerde bana ihtiyacı olduğunu biliyorum.
Kızlar anlaşamamamın en büyük sebebi Öykü'yken bir diğer sebebi de kesinlikle Sina'ydı. Kimsenin benimle arkadaş olmasına izin vermezdi. Elbette ondan başka arkadaşlarım var ama ondan başkasına da aramam. Ne gerek var ki? Her şeyimi, her anımı bilen ve üstelik kalbimi ele geçiren bu çocuktan başka bir arkadaşa neden ihtiyaç duyayım ki?
Evren hayatıma girene kadar ondan başkasıyla çok yakın bir arkadaşlık kuramadım lakin bir zaman sonra içimde biriken hisler o kadar taşma noktasına geldi ki, çevremde ondan başka bir yüz görmek istedim. Esasında kaçmak istedim ama bunu kabul etmek birkaç senemi aldı. Çok seviyordum, yanında nefes alamayacak hale geliyordum ama o bunların hiçbirini bilmiyordu. Hem onu deli gibi sevip hem de arkadaşı olarak kalmak çok zordu. Bir kızı beğense gelir bana gösterirdi ve bu canımı o kadar çok yakardı ki kafasını parçalamak isterdim. Yüzüne tekme tokat girişip, artık gör beni, diye bağıracak raddeye gelip de susup içime attığım çok an oldu. Tam böyle bir buhran dönemindeyken geldi Evren. Onunla aramızda değişik bir bağ vardı. Derdimi anlatmadan beni anlıyordu, aynı zamanda yaşadığı onca şeye rağmen dik durmaya çalışıyordu ve bu hali bana güç veriyordu. İnsanlar nelerle uğraşıyor Masal, sen bir aşkın pençesine takılmış çöllerde yanıyorsan ne olmuş?
Çok şey olmuş. Zaman zamanı aşmış, bu kızda sabır kalmamış. Çünkü artık önünde kısıtlı bir zaman varmış. Her şey bir gün bitebilirmiş. Şimdi, biraz sonra, yarın, birkaç ay sonra... Ve kız anlatmaya başlamış, bir gün bitebilecek olan masalını.
Bir varmış, bir yokmuş. Kim bilebilirmiş?