MAY WATSON

1750 Kelimeler
Bazı insanlar vardır hayatınıza dahil olduğu an ışığıyla kalbinizi büyüler , bazı insanlar vardır karanlığını üzerinize bulaştırır... Karanlık sokak ardımda kollarını açmış bekliyordu. Sıkıca saracaktı vücudumu , önce ellerim donacaktı. Ellerimden kollarıma doğru ilerleyerek kalbimi saracaktı. Üşümemek için ceplerime saklayacaktım parmaklarım buz tutarken. Yüzüm soğuğa yenik düşecek burnum ve yanaklarımda kırmızılar oluşacaktı. Bir süre sonra aldığım nefese hırıltılar karışacaktı. Başıma gelecekleri bildiğim halde durmaya devam ettim. Sessizlik soğuğa yoldaş olmuş sokağa karışmıştı. Ay ışığı sokak lambalarından fırsat bulamıyordu , güzelliklerini göstermeye. Beyaz , gökyüzüne ortak olmak isteyen turuncuyla kavga ediyordu. Gece başlayan renklerin savaşı sabah güneşin doğmasıyla son buluyordu. Ellerim ceplerimde adım atmakla atmamak arasındaydım. Sessizliğin koynuna çekilmektense bir süre daha gidişini izlemeyi tercih ettim. Hayalleriminde ötesinde bir geceydi. Bakışların çok güzel, aldığım en kıymetli hediyeydi. Tüm gece zihnimde aynı sahneyi canlandırıp duracaktım. Gözden kaybolduğunda geriye doğru bir adım atıp aheste aheste döndüm , beni yutmak isteyen karanlık geceye. Şu an Dünya dönmeyi unutsa güneşin bizi kül etmesi umurumda olmazdı , ben yine onu düşlerdim. Paul... Dans etmek , çılgınlar gibi müzik dinlemek , soğuk gecenin huzuruna koşmak istiyordum , beni kabul eder miydi? Onun bıraktığı boşluk bile güzeldi. Hızlı adımlarla merdivenleri tırmanırken aklımda sadece o vardı. Konuştuğumuz her şeyi en başından hatırlamaya çalışıyordum. Onun kurduğu cümlelerin hiçbir kelimesini atlamamam gerekiyordu. Eve girer girmez salona koştum. Içimden sürekli sözleri tekrarlıyordum. Laptopumu şarja takıp koltuğa oturdum. Ayaklarımı bağdaş kurup ortasına yastık koydum. Laptopu yastığın üstüne koyup bir süre açılmasını bekledim. Parmaklarım heyecanla klavyenin üzerinde geziniyordu. Ekran açıldığında boş bir belge açıp yazmaya başladım. 'Filmleri sever misin ?' Gülümsedim. İçinde senin olan şeylere aşık olma gibi yeteneklerim var. 'Evin nerede?' Evim ? Burası benim evimdi. Özgürlük kuşlarımın yuvası senin gözlerin. Kalbim senin , sen benden bir haber sevgilim. 'Chrish Brown sever misin ?' Seninle birçok ortak yanımız var. Aşık olduğun her şeye aşık oluyorum. Bence çok uyumluyuz. 'Müzik dinlemeyi sever misin ?' Sesini duyduğumdan beri dinlediğim tüm müziklerin sözlerini unuttum. Seninle yeniden öğrendim. Bir şarkı söylemesini bekliyorum heyecanla. Duyduğumda beynime kazınacak sözleri , melodisi tüylerimi diken diken ederek nefesimi kesecek. O şarkı dinlediğim tek müzik olacak. 'Sanırım defterinizi almanız için benimle gelmeniz gerekiyor.' Sırıtarak alt dudağımı dişledim. Elimi kalbimin üzerine bastırdım. Bu adam dünyada gördüğüm en güzel şeydi. Bir arkeolog Piramitleri gezerken nasıl heyecanlanıyorsa bu adamı gördüğümde öyle heyecanlanıyordum. O sırlarla örülü piramit , bense milyonlarca gizem avcısı arkeologdan sadece biri. Kalbine dokunmama izin verir misin bu karmaşada? Kimsenin çözemediği asırlık gizemi çözmeme yardım eder misin ? 'Gözlerini kaçırma , bakışların çok güzel.' Ellerimle yüzümü kapatıp kafamı geriye attım. Tanrım ! Dünyaya gözlerini aralamış en şanslı insan olmalıyım ! Mutluluğumu tanımlamak gerekirse cimri bir zenginin dünyadaki tüm paralara sahip olduğunu veya bir atletin dünya rekorunu kırdığını düşünün. Hayır hayır, kör bir kızın tek hayalinin gerçekleştiğini düşünün, gözlerini renkli dünyaya açtığını hayal edin. Yeniden doğmak , tıpkı öyle hissediyordum. Ondan öncesi karanlık, boş , acı , savsak, önemsiz... Hayat benim için şimdi başlıyor. Benim kabul ettiğim milat Paul'du. Paul'dan öncesi, Paul'dan sonrası. Aklıma gelen cümleyle yeniden yazmaya başladım. 'Sizi kırmak istemedim. Ben kendime acıyorum , sizi burada beklettiğim için.' Üzülmüştü, üzülmesi beni daha çok üzmüştü. 'Okumadığımı nereden biliyorsun ?' 'Neden konuşmuyorsun?' Bu cümle bugünün kırık hatırası olarak kalacaktı kalbimde ama gölgelemeyecekti yaşananları. Güzel hatıralar kötü hatıraları unuttururdu. Ben unutmuştum çoktan , gözlerime bakıp gülümsediğinde. Konuşamamam onun suçu değildi , benimle alay da etmedi. Onunla oyun oynadığımı düşünmüş olması muhtemel , o beni benim onu tanıdığım gibi tanımıyor ki. Yüzümde yeniden büyük bir tebessüm oluştu. O kötü biri değil. Belgenin en üstüne tıklayıp yazmaya devam ettim. 'Bugün dünyanın en anlamlı günü. Bugün Paul ile konuştuğum ilk gün. Bugün Paul ile seyahat ettiğim ilk gün. Bugün Paul'un bana gülümsediği ilk gün.' Belgeyi Umudum yazan klasöre tanışma olarak kaydettim. Onunla konuştuğum her şeyi buraya not edecektim. Eğer bir daha görebilme şansım olursa. Tanrım lütfen onu tekrar görmem için bana bir şans daha ver. Klasörden çıkıp sen ve ben yazan diğer klasöre girdim. Bunları görürse şüphesiz sapık olduğumu düşünecek. İlk fotoğrafı açıp slayt gösterisi başlattım. Burada Paul'un oynadığı filmlerden kareler vardı. O kadar çok fotoğrafı vardı ki silmeye kıyamadığım için hafızayı doldurmuştum. İndirdiğim tüm müzikleri silip biraz daha fotoğraf ve video indirdim. Her açıdan çekilmiş fotoğrafı vardı elimde. Oturup saatlerce fotoğraflarına bakıyordum bazen. Her şey üst üste gelip boğazıma çöktüğünde onun gülümseyen fotoğraflarına bakıyordum hayran hayran. Sonra tüm sıkıntılarımı özgürlük kuşlarımın kanatlarına bağlayıp gönderiyordum. Garip bir sevgi vardı içimde , sette kaza geçirip yaralandığını duyduğumda tüm gece ağlamıştım. Hayatımda ilk kez Tanrı'ya dua etmiştim. Daphne bir tanrı olduğunu ve bizi sevdiğini söylüyordu. Tanrı beni çok seviyorsa neden beni bir çatı katına hapsetti ? Bu düşünce ona inanmamı zorlaştırıyordu. Sonra Paul güneş gibi doğdu karanlık ormanımın her köşesine. O hastanede canıyla uğraşırken benim kilit altında olup ona hiçbir faydam olmaması canımı çok yakmıştı. O gün gerçekten bizi seven bir Tanrı olması için dua ettim. Onu koruması ve iyileştirmesi için. Başka bir fotoğraf açıldı ekranda. Sevmediğim bazı fotoğraflarını photoshop programı kurup küçük oynamalar yapmıştım. Tuşa tekrar bastığımda ikimizin olduğu kare geldi ekrana. Dirseklerimi bacaklarıma yaslayıp ellerimi birbirine kenetledim. Çenemi kenetlediğim ellerime koyup başımı sağa doğru eğdim. Ne kadar da yakışmışız. Kraliyet filmi çekmişti prensim. Yanındaki kızıl saçlı çirkin kızın yüzüne kendi yüzümü koymuştum. Benim siyah saçlarım kırmızı , renkli taşlarla süslenmiş , karpuz kollu prenses elbisesine daha çok yakışmıştı. Tek sorun kızın fazla beyaz olmasıydı. Boynumdan aşağısı beyazdı, biraz korkunç bir hayli komik bir görüntüydü. Diğer fotoğrafı açtım. Paul bir kızın elini tutuyordu. Bilin bakalım kim o kız ? Sarışın saçlarını siyah saçlarımla kapatmıştım. Laptop kamerasıyla çektiğim fotoğrafıma biraz makyaj uygulayıp efektle saçıma papatyalardan taç koydum. Bence çok güzel görünüyorum. Beyaz elbise ve bana ait olmayan uzun , beyaz bacaklarla. Başka bir fotoğrafa geçtim. Paul damatlık içinde yanımda dikiliyordu. Siyahın yakıştığı en güzel resim. Bense beyazlar içinde , kumral saçlarım örülmüş , kafama taşlı bir taç konumlanmıştı. Nasıl da gülümsüyor, gülüşü yüreğimi yakan adam. Bir başka resimde tek başına sokakta yürüyordu , yan tarafına bir fotoğrafımı koydum. Esaret altında en büyük eğlencem haline gelmişti bu oyun. Hayallerimi gerçekleştirmeye çalışmak. Sanki photoshop değilmiş de benim yerim onun yanıymış gibi hissediyordum. Başka bir fotoğrafta elinde şarap kadehiyle camdan dışarıyı seyreden adamın arkasında ellerini birleştirmiş onu seyreden bir kız vardı. Sırf bu resme girebilmek için kendimi arkadan çekmiştim. Başka bir fotoğrafta sarıldığı sarışın kızın saçlarını siyaha boyamıştım. Başım çok ağrıyordu, ellerimde titremeye başlamıştı. Sabahtan beri bir şey yemediğimi anımsayıp slaytı yarıda kesmek zorunda kaldım. Son bir kez daha fotoğrafına bakıp parmaklarımı yüzüne dokundurdum. Bir gün saçlarına dokunabilir miydim ? Aramızdaki en büyük engel cam ekranken bu seti kaldırabilir miydim ? Gücüm yeter miydi ? Kalbimdeki ormana baharı müjdeleyen kokusunu yeniden içime çekebilir miydim ? Laptopu kapatıp koltuğun üzerine bıraktım. Oturmaktan her yerim tutulmuştu , gülümsedim. Onu gördüğümde içimi kemiren tüm sıkıntılar yok olurken o kaybolduğunda her biri teker teker saklandıkları delikten çıkıp üzerime üşüşüyordu. Yorgundum , stresli ve birçok duygu değişimini bir arada yaşadığım zor bir gün geçirmiştim. Saat geceyi çoktan yarılamıştı. Kollarımı iki yana açarak ellerimi arkada birleştirdim. Kollarımda birbirine dolanmış kaslar birer birer çözülüyordu. Ellerimi serbest bırakıp boynumu sağa sola yatırdım. Çıkan ses kulaklarımda çınlarken gözlerim yarısı çekilmiş perdeye kaydı. Amy'ken çekmek zorunda olmadığım perdeleri artık unutmamalıydım. Hızlı birkaç büyük adımla evimin rutubetli duvarında , geceye açılan penceresine yaklaştım. Parlaklıklarını geceye armağan eden yıldızları izledim kısa bir süre. Çatı katında daha parlak görünen yıldızlar şehrin turuncu ışıklarla sarmalandığı sokaklarında parlaklıkları , turuncuya yenik düşmüş silikleşmişti. Ellerimle sıkıca kavradığım perdeyi hızlıca örttüm. Çatı katında esaretimi hatırlatan yıldızlar özgürlüğün gerçekleşmeyecek bir rüya olduğunu inatla yüzüme vuruyordu , içimdeki karamsarlığı yıldızların üzerine atacak kadar nefret ediyordum. Şimdi belirli belirsiz parlayan yıldızlar kestiremediğim geleceğimi yansıtıyordu. Aşık olduğum yıldız manzarası yok olsa da rahatsız olmamıştım , geleceğim belirsiz olsa da en azından özgürdüm. Kafesimi parçalayıp uçmayı başarmışken esaret kapanına yeniden hapsolamazdım. Geceleri, ay ışığı çatı katıma kadar uzanan heybetli ağacın yapraklarında dans ederken ahşap zemine vurduğu gölgelerini izlemeyi çok severdim. Ben ıslak çimenlere uzanıp beyaz bulutları izleyerek hayal kuran bir kız olmamıştım , hayallerimi karanlığa hapsolmuş bir gecede ay ışığıyla süslenmiş , dans eden şekillerden alırdım. Dört farklı rengim vardı benim , paletimin oluklarına döktüğüm. Geceleri koyulaşsa da hiç kaybolmayan ahşap zeminin kahverengisi , soğuk ormanın kışa gömüldüğü fotoğrafı canlandırıyordu zihnimde. Lambaları kapattığımda etrafımı kuşatan , uykunun kollarına rüyalar alemindeki minik bir bebek gibi yatıran gecenin siyahı. Odamı karanlığa hapseden geceye inat , aydınlığıyla hayal diyarının kapılarını aralayan beyazım ve rüzgarla dans eden yaprakların siyahla beyazı karıştırarak oyun yaparcasına zeminde birbirini kovalayan grisi. Ayaklarımı sürüyerek mutfağa girdim. Bu saatte ne yenir ki ? Dolabı açıp inceledim , canım paketli ürün tüketmek istemiyordu ama gecenin bir yarısı yemek yapmaya girişecek takatim yoktu. Hem olsa ne değişirdi daha yumurta nasıl kırılır onu bilmiyorum. Öğrenmem gereken çok şey var. Kakaolu kek ve vişne nektarını alıp dolabı kapattım. Sanırım bu geceyi de aç geçirecektim. Keki birkaç büyük lokmada midemle bütünleştirip nektarı kafama diktim. Yarısını içebildiğim küçük kutuyu ve kekin paketini çöpe atıp odama girdim. Soğuk , titrememe neden olmuştu. Işığı yakmadan kapıyı biraz aralık bıraktım. Alışamamıştım daha odama , karanlık korkutmasa da rahatsız ediyordu. Kapının aralığından yatağımın başlığına kadar uzanan ışık yolunu takip ederek yatağıma ilerledim. Boğazımın yanmasını derince yutkunarak bastırmaya çalıştım. Kış günü incecik kıyafetle dolaşmanın cezası hasta olmaktı. Yorganımın altı odadan daha soğuktu. Tüylerim diken diken olurken gözlerimi yumdum. Yeni bir sabah , yeni bir umut ve Paul'u biraz daha sevmemi sağlayan yeni bir gün. Kapının sertçe çalmasıyla gözlerimi aralamadan esnedim. Kimdi bu saatte kapımdan sinirini çıkaran ? Avuç içlerimi gözlerime bastırıp bir süre sıcaklığının soğuk elimle yer değiştirmesini bekledim. Saat kaçtı acaba ? Kapı ısrarla bir kez daha çaldığında yorganımı kaldırıp ayaklandım. Uyanmamı isteyen kimdi acaba ? Kapıya geldiğimde kapı koluna uzanan elimi son anda vazgeçerek kapıya yaslayıp parmak ucumda yükselerek kapı deliğinden gelenin kim olduğuna bakındım. Tanımadığım sima elinde bir kutu taşıyan kargo görevlisine aitti. Kapıyı açıp adama baktım. Yanlış adrese geldiğini söylemem gerekiyordu ama ne yazık ki yanımda kağıt kalem yoktu. Salona doğru bakarken adamın sesiyle bakışlarımı adama çevirdim. “May Watson ?” May ? Kafamı aşağı yukarı salladığımda adam kutuyu elime verip elindeki siyah dosyayı açtı. Kim bana bir paket gönderirdi ki ? John ? Şartlarda anlaşamadığımız için senaryoyu bana geri mi göndermişti yani ? Adamın gösterdiği alanı imzalayıp içeri girdim. Kapıyı ayağımla örtüp içli bir nefes aldım. Hayalim avuçlarımın arasından kayıp gitmişti. Üzülsem de Paul için yazdığım bir eserin başkası tarafından oynanmasını görmeye katlanamazdım. İçinden kitabımın çıkmasını umduğum kutuyu açarken salona girmiştim. Kapağı kaldırdığımda telefon görmek ağzımın ufak çaplı açılmasına neden olmuştu. İyi de kimdi bu ? Telefonu kaldırdığımda altında küçük bir not kağıdı olduğunu gördüm. 'Küçük bir özür olarak kabul et , içinde numaram kayıtlı , mesajını bekliyor olacağım. Paul.'
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE