BÖLÜMÜ OKUMAYA BAŞLADIĞINIZ SAATİ BURAYA BIRAKIN LÜTFEN :)
Sabah çok erken olmasına rağmen hazırlanmıştım. Üzerimde yüksek bel jean pantolon , eteklerini pantolonun içine sıkıştırdığım kırık beyaz tonlarında , degaje yaka bir bluz vardı. Siyah düz saçlarımı ellerimle düzeltip ayağıma alışveriş yaparken aldığım toprak tonlarında , bilekte biten botu geçirdim. Hayatımda ilk kez biri için hazırlanıyordum. Bunun çok daha özel olması için erkenden markete inip aldığım bordo renk ruju dudaklarıma sürüp aynaya beğeni dolu bir bakış attım. Hazırdım , şimdi sadece gitmem gerekiyordu. Emily'nin dolabından aldığım gece mavisi çantaya , Emily'nin en sevdiği çantalarından biri olduğunu bildiğim için aldığım , not defterimle kalemimi , bir miktar para , yerde duran çalar saati , Daphne'nin bana bıraktığı kitabı ve dün akşam yaşananlardan sonra yastığımın altında duran silahı koyup kapattım.
Tüylerim diken diken olmuştu , ensemde hissettiğim nefes sanki yine arkamdaydı. Silkelenip kendime geldim. Bugün o pislikten çok daha önemli biriyle görüşeceksin , Amy. Yoksa May Watson mı demeliyim ?
Kendi kendime kıkırdadım , bu isme alışmam gerekiyordu. Lacivert kapüşonlu ceketi üstüme geçirip çantamı aldım. Yüzümde her an mutluluktan bayılacakmış gibi bir ifadeyle anahtarı alıp evden çıktım. Şimdi boş bir taksi çevirip ajansa gitmeliydim. Karanlık çöktüğünde korku filmini aratmayan sokak şimdiyse sakinliğiyle davet ediyordu her kaldırımına. Garip bir yapısı vardı. Sanki kış ABD'ye bu sokak soğuğuna kavuşsun diye geliyordu. Bir süre daha yürüdüm , birkaç kişinin adım sesleriyle canlanan sokakta. Kapüşonlumun şapkasını kafama geçirip ana yola çıktım. İnsanlar yeni güne hızlı bir başlangıç yapmışlardı. Takım elbiseler , topuklu ayakkabılar , birbirine karışmış parfüm kokuları , ayaküstü yapılan kahvaltılar , hala uyanamamış onlarca yüz , yüzlere yapışmış aynı ifade...
Yanımdan koşarak geçen kadına takıldı gözlerim , ruj sürüyordu dudağına. Ayağındaki 10 cm topuklu değilmiş de babetmiş gibi koşuyordu. Bu kadar basit bir şey mi topuklu ayakkabı giymek ? Eve giderken bir topuklu ayakkabı almayı aklımın bir köşesine not düşüp taksi çevirdim. Taksici açmamıştı klimayı , içeri dışarıdan daha soğuktu , cimri adamdı anlaşılan.
Ajansı yazdığım kağıdı uzatıp camdan dışarıyı seyretmeye başladım. Acaba onu görebilir miydim ? Küçük de olsa bir umudum vardı içimde. Kısa bir an gözlerine bakabilir miydim ? Benim hissettiklerimi hisseder miydi ? Sözler sustuğunda gözler anlatmaz mıydı derdimi ? Ona olan bakışlarımdan anlamaz mıydı sevgimi ? Parmaklarımla oynarken heyecandan titriyordum. Ayaklarım ritimsiz bir şekilde arabanın tabanını dövüyordu. Tekerlek her döndüğünde biraz daha yaklaşıyordum ona. Her saniye biraz daha hızlı atıyordu kalbim. Varlığıyla ruhuma can katan adam , ilk kez kahveleriyle kahvelerimi onurlandırır mıydı ? Onun açık kahve gözleri gözlerime değdiğinde en sevdiğim uzuvlarım gözlerim olacaktı.
Paul, dünyada eşi benzeri olmayan tek kelimeydi benim için.
Bir sebebi yoktu , kim olduğunu bile bilmiyordum doğru düzgün. Medya ne kadarına izin veriyorsa o kadarına şahittim. Ama onu gördüğüm an içimde dalgalanan büyük bir rüzgar esaret kuşlarımın tüyleri arasından süzülürken bir garip oluyordum.
Sebepsizdi , güzelliğinin en güzel yanı da bu olmalıydı.
Taksi , büyük yapının önünde durduğunda ellerimi titreyen bacaklarımın üstüne koydum. Aman Tanrım, sadece bir kaç adım sonra hayallerimi ıslak mürekkeple tescilleyecektim. Heyecanım konuşacağım anlaşma üzerine miydi yoksa görmeyi arzuladığım adamdan mıydı ? Henüz ne hissettiğimi kestriremeden eski bir taksinin arka koltuğunda kalp krizi geçirebilirdim. Taksicinin geldik hanımefendi , cümlesini işitmemle parayı uzatıp indim. Kapüşonlumu alnımı örtecek kadar kafama çekip çantamdan kalemimi ve defterimi çıkardım. Ellerim titriyordu , kab dolaşımım öyle çok hızlanmıştı ki avuçlarım terlemişti. Tanrım, sanırım yanımda olacak tek kişi yine sensin , yanımda ol olur mu ? Hızlı adımlarla önümdeki merdivenleri tırmanıp dönen kapıdan içeri girdim. Gözlerim kalabalık, telaşla etrafta koşuşturan insanların üzerindeydi. Kıyafet askılarıyla boğuşanlar, yemek taşıyanlar, kahve koşuşturanlar , birilerine emir yağdıran insanlar...
Yanıma gelen görevliye gülümseyip çantamı dirseğime geçirdim ve defterimi açtım.
‘John Jones,’ yazıp defteri uzattım. Görevli kafasını aşağı yukarı sallayıp buyurun efendim , dedi. Görevli önden ben arkasından ilerlerken askı taşıyan kızla çarpışmaktan son anda kurtulup kendimi asansöre attım. Stresle sağ ayağımın topuğunu metal zemine vurmaya başladım. Çıkan ses her ne kadar rahatsız edici de olsa kendime engel olamıyordum. Asansör durduğunda görevliyle indik. Derin bir nefes alıp verdim. Adımlarımın birbirine karışması an meselesiydi. İçimdeki güçlü enerji her şeyin mükkemmel olacağını söylüyordu.
John Jones yazılı kapının önünde durup derin bir nefes verdim. Görevliye bakışlarımla teşekkür ederken anlayıp anlamadığından emin değildim. Kapıyı çaldığımda anında içeriden gelen güçlü erkek sesiyle kulpu çevirdim. John Jones'u tanımasam sesinin renginden dış görünüşünü kaba taslak hayal edebilirdim aslında. Kapıyı aralayıp geleceğime küçük bir adımla büyük bir giriş yapmıştım. Dik oturduğu sandalyesinden keskin bakışları halinden memnun , heyecanını ceplerine dolduran kahve bakışlarımla buluştu. Benim gibi cılız , ufak tefek , çocuk yaşta birini beklemediği şaşıran göz bebeklerinden belliydi.
Kendi kendime gülümsedim, ben bile yaptıklarıma inanamıyordum. Kapıyı kapatıp odanın ortasına doğru ilerlerken tıpkı onun yaptığı gibi onu inceledim. Kariyerinin zirvesinde , ellili yaşlarının başlarında , yaşını göstermeyen keskin yüz hatları, yer yer kırlaşmış gri , siyah karışımı saçları vardı. Geniş omuzları , üzerine tam oturan lacivert gömleğini yırtacakmış gibi duruyordu. Vücudu yaşına oranla zindeydi , yaşıtlarını kıskandıracak karizmatikliğe sahipti.
“Sen yazar Daphne misin ?”
Kafamı heyecanla aşağı yukarı salladım. Her bildiği soru karşılığında şeker alacak , haylaz çocuklar gibiydim. İçimdeki heyecan gözlerimden taşıyor olmalıydı.
“Otur lütfen.”
Dediğinde başımı aşağı yukarı sallayıp gösterdiği koltuğa oturdum. Bir süre tepkisizce yüzüme baktı. Vaz mı geçmişti acaba ? Ama neden ? Elimdeki kalem ellerimle birlikte titrerken kalemi defterin üzerine bastırıp sakinleşmeye çalıştım. John aniden samimi bir gülümseme yolladığında biraz daha sakinleşmiştim.
“Sakin ol , Daphne. Beklediğimden çok gençsin , şaşırdım. Böylesine güçlü bir kalem , her satırıyla şaşırtmayı beceren kurgular. Beklediğim yaşlı biriydi aslında , sen çok gençsin.”
Utançla başımı yere eğdiğimde ceketimden firar eden tutamlar yüzümü kapatmaya yetmişti. Ilk kez yabancı birinden övgü alıyordum. Daphne beni sevdiğinden överdi, diye düşünürdüm. Ama şimdi eserlerimin gerçekliğinden övülüyordum. Ben eksik değildim , eksikliğimi fazlasıyla bir yerlerden tamamlıyordum çünkü.
Şu an Daphne'nin yanımda olmasını o kadar çok isterdim ki.
“Bu da sözleşme ,”
Bana uzatılan dosyayı alıp kısa bir göz attım. Kafamda belirli şartlar vardı , onların dışında pek ilgilenmiyordum gerisiyle. Dosyayı kapatıp masaya koydum. Her hareketimi izleyen adama gülümseyip bacaklarımın üzerine bıraktığım kalemle defteri masanın üzerine koydum.
'Sadece iki şartım var. Birincisi kimliğim gizli kalmalı.' Defteri John Jones'a uzatıp okuması için zaman tanıdım.
“Herkes yüzünü bilmese de adını biliyor Daphne.” John kızın saflığına gülmüş ardından sonra şaşkınca sordu.
“Bir saniye ismin Daphne değil mi ?”
Şaşırdığı her halinden belliydi. İçten bir şekilde gülümseyip başımı sağa sola salladım. Defteri kendime çektim.
'Adım May.'
Her ne kadar Amy yazmak için kalemim dirense de kendimi tuttum. Sırrımı bir tek ben bilmeliydim , daha güvenliydi. John Jones cümlemi okuyup bir süre düşündü.
“Peki öyleyse , yazar kimliğin olacak filmin senaryosunda , ikinci şartın nedir ?”
Defteri kendime çekip genişce gülümsedim.
'Filmde Paul Burns oynayacak.'
Defteri uzattığımda gülüp koltuğuna yaslandı.
“Paul ? Hayranısın demek.”
Başımı yana eğip omuzlarımı bilmem der gibi kaldırdım.
“Başkası olursa izin vermez misin ?”
Kafamı hızlıca sağa sola salladım. Bu senaryo sadece Paul'un. Keyifli bir kahkaha attığında yanaklarımın kızardığını hissediyordum.
“Peki öyleyse onunla konuşacağım. Akşam sana mail atarım. Şimdi diğer koşullarda da anlaştıysak imzaları atalım.”
Kafamı aşağı yukarı sallayıp dosyayı kendime çektim. Amy Patterson , hayatının ilk resmi işine May kimliğinde Daphne lakabıyla imza attın. Seni tebrik ediyorum. Kalemi bırakıp ayaklandım. Elini samimi bir şekilde uzatan adama doğru eğilip elini sıktım.
“Seni tanıdığıma memnun oldum , May.”
Ben de , dercesine tebessüm ettim. Dünya sandığım gibi kötü insanlarla kuşatılmış bir yer değilmiş meğer.
Defterimle kalemimi cebime atıp çantamla odadan çıktım. Özgürlüğün kuşları yerleştikleri uçsuz bucaksız ormanda dallarından ayrılıp gökyüzüne süzüldüler. Zaferlerini büyük bir gösteriyle kutluyorlardı. Birbirleri etrafında çemberler kurup dönerken heyecanım hala yerindeydi. Bir an kanat sesleri sustu. Kuşlar öylece asılı kaldı gökyüzünde. Başımdan aşağıya beton yığını döküldü , parmak uçlarıma kadar dondurdu bedenimi. Bir eli cebinde diğer eliyle telefonu tutuyordu.
Oydu !
Yüzünün her hattını ezbere bildiğim adam karşımdaydı. Tanrım, sesi ! O melodi, kanat sesleri ruhuma dokunan o armoniyle uyumlu bir şekilde çırpmaya başlamıştı.
Gözümü kırpmadan bana doğru gelen adamı inceliyordum. Kısacık bir an gözlerim kapansa yok olacağından korkuyordum. Siyah tişörtü açık kahverengi gözlerinin ışıltısını biraz daha ortaya çıkarmıştı. Kolundaki çeşit çeşit dövmelere dokunmak her birinin modellerinden rengin tonlarına kadar öğrenmek istiyordum. Telefonun karşısında konuşan her kimse gözlerini bir yere sabitlemiş, dikkatle onu dinliyordu. Bir an gözleri çarpsa hayran bakışlarıma , beton yığının altında ezilebilirdim. Her adımında yeniden şekillenen , yukarı kaldırdığı saçlarını bozup yeniden düzeltmek istedim.
Tanrı seni bana yaşama tutunmam için mi gönderdi? O zaman Tanrı Daphne'nin bahsettiği gibi iyi olmalı.
Ellerim ayaklarım buz kesmişti , üşüyordum. Buna tepki veremeyecek kadar transdaydım. Tüm yüz hatlarıyla karşımdaydı. Her adımı ömrümün her on yılına bedeldi. Her gününü mutlu geçireceğim on sene. Şimdi son bir adım. Dokunsam bir adımlık mesafe kadar yakın, sarılsam milyonlarca dağ sıralanmış aramıza , hareket edemiyorum. Demir parmaklıklar yok etrafımda , beni tutan ne o zaman ? Akrep yelkovanı soktu , yok oldu rakamlar. Sadece sen ve ben kaldık birkaç salisede olsa. Bir kokuya ev sahipliği yapıyor ciğerlerim. Askıdan kopan özgürlük kuşlarım birer birer düşüyor çiçekler açmış çimenlerin üstüne. Derin bir nefes almak istedim , sonra da o nefesi hiç vermemeyi arzuladım. İçime dolan kokusu , bir tanımı var mıydı acaba ?
Yüzümde onu gördüğüm ilk andan beri , yüzüme yerleşen o gülümseme. Kokusu anılarımda küçük bir gezintiye sürükledi zihnimi. Daphne'yle sahilde yürüyormuş gibiydi , hayır hayır sanki okyanusa dalmışım da her yer portakal kokuyordu. Eşsiz garip bir kokuydu. Aquatik bir tonu , turunçgil izleri taşıyordu parfümü. Tam yanımdan geçerken kalp atışlarım öyle hızlanmıştı ki nefes almayı unutmuştum. Sanırım ölüyordum , kulağımda yankılanan ses kulak zarımı patlatabilirdi. Sanki tüm dünya susmuş, kalbimin sesini dinliyordu. Bense sadece dikilmiş boş bakışlarla etrafı izliyordum. Bu nasıl bir histi ? Omzumun üstünden gidişini izledim. Önce kokusu terk etti ciğerlerimi , içim yangın yeri. Şimdi sesi yavaş yavaş kayboldu zihnimin derinliklerinde. Köşeyi döndüğünde bir süre daha izledim boş koridoru.
Ne de güzel gitmişti , özgürlük kuşlarının efendisi ...