❤️🔥-Yasaklı Manzara-❤️🔥
EGE'DE BİR KÖY....
Genç kız, elinde sepetiyle kayalıklardan aşağı iniyordu.
Şırıl şırıl akan şelalenin sesi gittikçe yaklaşıyordu.
Dikkatli adımlarla biraz daha aşağı indi ve sonunda akarsuyun kenarına ulaştı.
Sepetini düzgünce bir yere yerleştirdi.
Üzerindeki uzun elbisesinin eteklerini yukarı çekip diz kapaklarının arkasında kıstırdı.
Sonra ellerini nehrin serin sularına daldırdı.
Su buz gibiydi; bu yakıcı sıcakta o kadar iyi gelmişti ki, soğukluğu adeta iliklerine kadar hissetti.
Ardından ellerini nehrin dibine daldırıp avuç avuç taş çıkardı ve sepetin içindeki yayvan tabağa bıraktı.
Nehir çakılları rengarenk, farklı minerallerin birleşiminden oluşan doğal taşlardı.
Genç kız bu taşlardan çeşitli takılar yapar ve satardı.
Aslında bu onun için tamamen bir hobiydi ancak çevrede bu özel taşlardan onun kadar anlayan biri daha yoktu.
Kendisi, Ege'nin tanınmış eşraflarından olan bir ailenin en küçük kızıydı.
Henüz 18 yaşındaydı.
Kendisinden bir yaş büyük ablasının adı Nedime, en büyük ablası Sade ise 23 yaşındaydı.
Hepsinin gözbebeği olan ağabeyleri Orhan ise 25 yaşında, çakı gibi bir delikanlıydı.
Gönül, kardeşlerin arasında en haylaz olanıydı; küçüklüğünden beri asla yerinde durmazdı.
Evden kaçıp kaçıp bu dere yataklarında vakit geçiren genç kız, bu özel taşları ilk kez 6 yaşındayken keşfetmişti.
Son beş yıldır ise bu taşlarla harika tasarımlar yapıyordu.
Gönül, taşları güzelce ayıkladı; ihtiyacı olmayanları yeniden nehrin sularına bıraktı. Sepetini tekrar eline alarak, kıyı boyunca gezine gezine ilerlemeye devam etti.
Birden adımları bıçak gibi kesildi, gözlerini usulca kapattı.
Buralarda… Çok yakında bir yerlerdeydi, hissediyordu.
Kendini bildi bileli taşların enerjisiyle arasında gizli bir bağ vardı; adeta ona fısıldar, kendilerini çağırırlardı.
"Buradasın, biliyorum," diye mırıldandı.
Heyecanla nehre geri girdi.
Eteğini bu kez kalçasının hemen altına kadar çekip kıvırdı, elini buz gibi suya daldırdı.
Parmaklarını nehrin kumlu zemininde birkaç kez gezdirdikten sonra, avcuna sığmayan irice bir taş denk geldi.
Taşla birlikte elini sudan çıkardığında gördüğü şeyle gözleri parıldadı.
Dumanlı Kuvars…
"Şansa bak, elimde de çok az kalmıştı," dedi neşeyle.
Hemen nehirden çıkıp bu değerli parçaşayı sepetine ekledi. tam o sırada kulaklarına o ses çalındı:
"MİTHAAT!"
Gönül, duyduğu isimle irkildi, başını hızla sesin geldiği yöne çevirdi.
Ses uzaktan, kayalıkların arkasından geliyordu. Sadece o isim bile, göğüs kafesinin içinde bir kuşun çırpınmasına, kalbinin delicesine hoplamasına yetmişti.
"Mithat mı?" diye fısıldadı.
Dudaklarının kenarına engel olamadığı bir tebessüm yayıldı, yüzünde güller açtı.
İsmin yankılandığı taraftan birkaç neşeli erkek gülüşü daha yükseldi.
Gönül içindeki meraka ve kalbinin çağrısına karşı koyamadı.
Sepetini sıkıca kavrayıp kıyı boyunca hızlı adımlarla ilerlemeye başladı.
Her adımda şelalenin gürültüsü daha da netleşiyor, kendi heyecanlı nefeslerini bile duyamaz oluyordu.
İki büyük kayalığın arasından geçti; ıslak, yosunlu taşların üzerinde ayakkabıları kaya kaya ilerledi.
Şimdi önünde devasa bir kaya parçası vardı.
Arkasından usulca dolandı, tam öne doğru adım atacaktı ki gördüğü manzarayla adeta yere çakıldı.
Nefesi boğazında düğümlendi, yutkunamadı.
Suyun tam içinde, coşkuyla akan şelalenin önünde… Mithat, yarı çıplak bir halde yıkanıyordu.
"Oğlum, el sabunu saçımı taş gibi etti lan! Ulan Erman!" diye gürledi Mithat, sesi kayalarda yankılanırken.
"Kanka çok içti, sen onun kusuruna bakma," diyen sesi hemen tanıdı Gönül. Deniz ağabeyiydi bu.
"Sikerim onun içişini! Gündüz vakti içmeyelim dedim size amına koyayım!"
Mithat, söylenerek saçlarını köpürttü ve şelalenin altına girip iç çeke çeke başını duruladı.
Aldığı her derin nefeste göğüs kafesi genişliyor, ardından o kusursuz karın kasları tüm belirginliğiyle ortaya çıkıyordu.
Geniş omuzları Ege güneşiyle kavrulup bronzlaşmıştı.
Arkası genç kıza dönüktü. Sırtında, o heybetli kartal kanatları yükseliyordu.
Beşiktaşlı olduğunu bundan daha gururlu nasıl anlatabilirdi ki? Sırf bu adam için Cimcomundan vazgeçip Kartal sevdalası olmuştu.
Gönül çok iyi hatırlıyordu; bu dövmeyi dört yıl önce yaptırdığında babası köyün meydanında onu az kovalamamıştı.
Gen kız, gözlerini bir an bile ayıramadan, arsız ve hırslı bakışlarla onu izlemeye devam etti.
İçini kavuran o aşk ve hayranlık, o an amansız bir arzuya dönüştü. Şelaleden akan o şanslı su olmak istedi; Mithat'ın teninden süzülmek, o geniş omuzları, o güçlü bedeni delicesine okşamak istedi.
Mithat onun için sadece bir çocukluk aşkı değil, erişilmez bir tapınaktı adeta.
"Kardeşim geceleri vaktimiz yok ki içmeye. Ne yapalım, ancak bu vakti bulduk," dedi Deniz, arkadan.
"Sen al götür bu iti Deniz, elimde kalacak. Hâlâ içiyor mu piç?"
Deniz güldü. "Seninkini içiyor."
"Vay şerefsiz," dedi Mithat öfkeyle gülerken.
Suda yürüyüp kenara doğru ilerledi, yerdeki kusmuklu tişörtünü tiksinerek alıp bir poşete tıktı.
Ve sonra, yüzünü tamamen Gönül’ün olduğu tarafa döndü.
Gönül’ün gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı.
Mithat'ın sadece baksırıyla kalmış bedenine, kasıklarındaki o belirgin, erkeksi şişkinliğe kaydı gözleri.
O an eli ayağı boşaldı, dizlerinin bağı çözüldü; az kalsın elindeki sepeti yere düşürecekti.
Son zamanlarda cinselliğe dair çok şey duymuş, öğrenmişti ve her satırı, her detayı utanmadan, gizli gizli sadece Mithat’la hayal ediyordu.
Onu böylesine çıplak ve erkeksi görmek, genç kızın zihnindeki tüm fantezileri ateşe vermişti.
Biliyordu; birisi onu burada Mithat'ı dikizlerken görse dillere düşer, bu köyde bir daha barınamazdı.
Hele ailesi duyarsa kıyamet kopardı. Gönül'de günaha girdiğini, ahlaksız düşüncelerde olduğunun farkındaydı ama sonuçta kimseyle paylaşmıyordu. Günah sadece kendisineydi ve razıydı.
Konu Mithat olunca, Gönül’ün dünyasındaki tüm mantık kuralları, tüm korkular tamamen duruyordu.
Aşkı da tutkusu da korkusundan büyüktü.
"Mithat, gidelim mi kardo?"
"Sen git, geliyorum ben," dedi Mithat. Telefonunu eline alıp ekrana bakarak bir şeyler yazmaya koyuldu.
Mesaj yazıyor, diye geçirdi içinden Gönül. Göğsüne ani, zehirli bir kıskançlık saplandı. Acaba bir kıza mı yazıyor?
İçindeki o saf aşk, bir anda yakıcı bir öfkeyle harmanlandı.
Mithat'ı bir başkasıyla düşünmek bile canını acıtıyordu.
O sırada Mithat, ekrana bakarken birden gülümsedi. O kadar içten, o kadar güzel gülmüştü ki… Normalde o gülüş Gönül’ü can evinden vurur, delirtirdi. Ama şimdi, o gülüşün hedefindeki kişinin bir kadın olma ihtimali içini öyle bir hırsla doldurdu ki, farkında olmadan sepetin kulbunu sıkıp kolunu öfkeyle savurdu.
İşte tam o anda, sepet sertçe kayaya çarptı.
Tak!
Mithat anında başını telefondan kaldırdı. Gönül, korkuyla sırtını kayaya yaslayıp sindi. Kalbi kelimenin tam anlamıyla ağzında atıyordu.
Ya onu görürse?
Ne diyecekti?
"Kim var orada?" diye seslendi Mithat'ın erkeksi, kalın sesi.
Gönül korkudan gözlerini sımsıkı kapattı. Hemen ardından suyun içinde yürüyen o ağır ayak seslerini duydu.
Genç kız, eliyle ağzını sıkıca kapattı; nefesinin sesini bile dünyaya duyurmak istemiyordu.
Mithat adım adım ona yaklaşıyordu.
Allah’ım ne olur görmesin, hayatta açıklayamam, diye dua etti içinden.
Üstelik adam hâlâ sadece baksırlıydı; yakalansa, onunla konuşurken gözlerinin nereye kayacağını çok iyi biliyordu.
"Mithat! Lan, Erman ölüyor!" diye bağırdı Deniz uzaktan.
Mithat hızla arkasını döndü. "Ne?!"
"Alkol komasına mı girdi ne yaptı anlamadım! Acil gel!"
genç adam tehlikeyi sezdiği an şüphelerini unutup hızla kıyıya doğru koştu.
Gönül, tehlikenin uzaklaşmasıyla kayalığın arkasından başını usulca çıkardı.
Gözleri yine amansız bir hayranlıkla, adamın koşarken hareket eden o güçlü, erkeksi kalçalarına takıldı.
"Ah birde baksırı olmadan gör- TÖVBE! Yok artık sen iyice sapıttın kızım! Allah'ın sen affet. Tövbe bakmayacağım daha tövbe!" diye kendi içinde kavga etti.
Deniz ağabeyine içinden binlerce kez şükrederken, bir yandan da böylesine günahkar duygularla yandığı için vicdanı sızlıyordu.
Kendini durduramıyordu ki...
"Allah'ım sen affet ama neler yaratmışsın... Bakmamak, delirmemek elde değil ki..." diye mırıldandı içi titreyerek.
Daha fazla burada kalamazdı.
Kalbindeki o tatlı sızı ve damarlarındaki deli gibi akan kanla birlikte, geldiği patika yolu sessizce ve hızla koşarak terk etti.