“Sende kimsin?”
Arkamdan gelen ses ile omuzlarımı düşürdüm. Kim bilir kimin odasına girmiştim?
Usulca arkamı döndüğümde gözlerim neredeyse yarı çıplak bir vaziyette karşımda duran adama değdi. Bakışlarım mavi irislere değdiğinde küçük dilimi adeta yutacaktım. Bu adam, daha az önce gördüğüm kişiydi.
Gözleri karşısında beni görmenin şaşkınlığı ile kısıldı. Gömleğinin düğmelerini açan parmakları asılı kalmıştı kumaşın üzerinde. Kendini benden hızlı toplayarak düğmeleri açmaya devam ettiğinde bir adım geriye gittim.
“Sana kim olduğunu sordum.”
Gözleri üzerimdeki elbiseye düştüğünde bakışları karardı. Üzerimdeki elbise oldukça cüretkardı, daha önce hiç böyle bir elbise giymediğimden kendime yakıştırmıyordum. Onun bakışları altında kendimi oldukça çıplak hissetmeye başlamıştım.
Bakışları zorlukla giydiğim topuklu ayakkabıdan yukarı doğru çıktığında bedenim kasıldı. Çıplak, onun esmer olan tenine nazaran beyaz tenimde dolaştı. Çıplak bacaklarımdan yukarı doğru süzülen bakışları karnımdan göğüslerime doğru çıkması ile titredim.
Bu titreme korkudan değildi.
Bakışları o kadar yoğundu ki, buna katlanamayacak gibiydim. Beni büyük bir girdap gibi içine çeken bakışlarının ağırlığında titrek bir nefes verdim. Gözleri dizlerime kaydığında yaralarıma baktığını anlamam çok uzun sürmedi.
Yaralarım hafif çizik ve kandan ibaretti. Normal biri baksa belki göremezdi ancak o görmüştü. Dişlerini sıkıca birbirine bastırması ile yanağında oluşan boşluğa baktım.
“Erdem’in kadınlarından mısın?”
Ne?
“Ne?”
Dudaklarımdan çıkan şaşkınlık nidası ile gözlerini dizlerimden çekti. Yüzüne hayretle baktım, beni burada çalışan biriyle karıştırmış olmalıydı. Ona hak vermemek elde değildi zira boya küpüne dönmüştüm.
“Ne dediğimi duydun.”
“Kimsenin kadını falan değilim ben!” diye sertçe çıkıştım. Öfkeli sesime karşılık gömleğinin düğmelerini çözdü ve yakalarını tutarak sertçe çekiştirdiğinde acele ile bakışlarımı ondan çektim.
“Nesin sen o zaman?”
Karşımda çıplak kalan bedeni ile duraksamak zorunda kaldım. Esmer teni, iri vücudu ile odanın içinde adeta üzerime doğru geliyor gibiydi. Dudaklarım aralansa da diyecek bir şey bulamadım.
“Mahmut, kapıya vurmayı bırak.” diye yüksek sesle konuştuğunda durduğum yerde sıçradım. Korktuğumu fark ettiğinde parmaklarının arasındaki gömleği odanın içinde yeni fark ettiğim çalışma masasının önündeki koltuğa fırlattı.
“Konuşmaya başla.”
Üzerime doğru gelmesi ile geriye doğru kaçtım. Eğer buradakiler ona abi diyorsa o zaman bu adam onlardan daha tehlikeliydi. Düğümlenen boğazımı açmak amacı ile yutkunmaya çalıştım.
“Kaçırıldım.” diye fısıldadım.
Adımlarını kesmeden üzerime atması ile geriye kaçmayı bırakmak istedim ancak ardımdaki kapıya toslamamla zaten kaçacak bir yerimin olmadığını anladım. “Benim mekanımda kimse kaçırılmaz.”
“Beni kaçırdılar.” diye direttim.
Sırtımı kapıdan çekerek dik durmayı amaçladım. “O Erdem denen adamın tuttuğu adamlar beni, diğer kızları buraya getirtti hem de zorla!” diye nefretle konuştum. “Kaçmaya çalışırken buraya hapsoldum.”
Bir iki adımda aramızdaki mesafeyi aşıp, yaklaştı. Çıplak bedenine göz değdirmeden yüzüne bakmaya çalışıyordum ancak gözleri öylesine sertti ki, bakışları korkutucuydu. “Yalan söyleme.”
“Ben asla yalan söylemem.”
‘Ne olursa olsun yalan söyleme küçük perim benim.’
Babamın sözleri zihnimin içinde fısıldadı bana. Yutkundum, bakışları gözlerime takılı kalmıştı.
“Erdem dediğin adam buranın müdürü.”
“Sen kimsin o zaman?” dedim, dilimi tutamadan.
Bakışlarını kıstı, hafifçe boynunu eğerek yüzünü yüzüme doğru eğmesi ile bir anda dibimde biten adama şaşkın şaşkın baktım. Sırtımı duvara, sanki beni içine alabilirmiş gibi sertçe bastırdım.
“Agah Çakır Keskin. Buranın sahibiyim.”
“Senin abine ne demeli Mahmut? Çakır Abi’n çok mu namuslu?”
Bu benim sınavım mıydı?
Sırtımın duvara yaslı olmasını kendine kullanarak kolunu kapıya yasladığında bu sefer bu mekanın içinde, bu odada onun ile duvar arasında kalmıştım. “Ve sen yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş gibisin küçük yılan.”
Nefesini usulca üflediğinde etrafımı kokusu sardı. Az önce içtiği sigarasının kokusu her tarafımı sararken bilmediğim, anlamdıramadığım ferah kokusu alttan alttan ciğerlerime ilişmişti.
“Bırak beni!” dedim, nefretle.
Sabah olanlar bir bir aklıma düşerken öfkeyle onu itmeyi düşündüm ancak bakışları ile benim içimi dağlayan bu adama dokunursam kül olur muydum, diye düşünüyordum.
“Önce doğruları söyle.”
“Kaçırıldım dedim sana! Gerçi sende o şerefsiz Erdem gibiysen ne anlatabilirim ki sana?” dediğimde boynunda kabaran damarı gördüm. Korkusuzca yüzüne baktım. Aklıma o kızlar gelmişti, benimle buraya zorla getirilen kızlar…
“Şerefsiz?” dedi doğrular gibi.
Dudaklarının arasından tıslarcasına konuştuğunda eğildi. Burnu çene kemiğime çarptığında ecelini bekleyen kurban gibi hissetmiştim kendimi. Korkuyla çarpmıştı kalbim, amansız bir hastalığa yakalanmış gibi çaresizdi.
“O pislik herif beni kaçırttı.” dedim, aldığım sık sık nefesler yüzünden göğsüm elbisenin sıkılığı ile patlayacak gibiydi. Uzun kirpiklerinin arasından gözlerime küçük bir bakış attı.
“Zorla tutuyor beni, kaçacaktım ama kaçamadım. Yakup denen adam beni masaya çağırttı, bende kaçarken buraya geldim.” diye hızla açıklama yapmaya çalıştım.
Korkudan dolayı soluklarım birbirine karışmıştı. Gözleri tuhaf bir şekilde kısıldı. Burun deliklerinin genişlediğini hissettim. Bakışları küçük bir an göğüslerime düştü. Elbisenin sıklığından dolayı oldukça cüretkar duruyordu.
Bedenlerimizin arasında küçük bir boşluk vardı. Bedenimin neredeyse üç katı iriliğinde olan gövdesi üzerime yaslıydı. Bir elini kapıya yaslamıştı. Diğer eli ise öylece yanda duruyordu. Bakışları göğüslerimle seyirlik bir zevk yaşarken yutkunmaya çalışıyordum.
İçim yanıyordu.
Ne oluyordu bana?
Bu adamdan nefret etmem gerekmez miydi? Peki Erdem’e hissettiğim o nefret neden şuan yoktu?
Daha tanışalı bir gün bile olmamışken.
Bakışlarını usulca gerdanımdan çekti ve sanki yeterince uzakmışız gibi daha da yaklaştı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, burun kemeri burnuma değecek kadar yakınıma girdi. Anlamsızca gözlerimin içine bakan irislerinde bir duygu yoktu ancak içinin benim gibi olduğunu hissediyordum.
O da benim gibiydi.
Alaşağı olmuştu.
“Bebek…” diye fısıldayışını duydum.
“Ne?”
Ne dediğinin o da farkında olmamış olacak ki kısa dalgınlığından ayrılarak konuştu. “Dizlerine ne oldu?” diye sorguladı. Az önce yeterince baktığı bacaklarımı dikizlerken görmüş olmalıydı.
“Yakup pisliği yaptı. Ondan kaçıyordum.”
“Burada kimseyi zorla çalıştırmıyorum.”
Ah, ne güzel!
Hemen inanayım bari…
“Öyle mi? Eğer kaçmasam şimdi o pislik herifin biriyle odaların birinde tecavüze uğrayacaktı-”
“Sus.”
Duygusuzca çıkan sesine karşılık gülümsedim. “Buranın sahibi sen olabilirsin ancak belli ki hiçbir halttan haberin yok. Burası geneleve dönmüş, sen buranın sahibiysen nasıl haberin olmaz?”
“O kadar değil. Ben Agah Çakır’ım, kimse benden gizli hiçbir sikim yapamaz.”
Bozulan ağzına karşılık çenemi kaldırdım. “O halde beni bırak. Buradan kaçmak istiyorum ancak çok zor. Madem o Erdem gibi biri değilsin, o zaman lütfen bırak da gideyim.”
Gözleri gözlerime değdi, bakışlarımdaki muhtaçlığı görmüş olmalı ki kolunu kapıdan çekerek üzerimdeki bedenini geri çekti. Aramızdaki mesafenin açılması ile rahat bir nefes aldım.
“Nereden geldin?” diye sorduğunu işittim.
“Ankara’daydım, onlar beni buraya getirdi. Neresi burası, nerede olduğumu dahi bilmiyorum.” dediğim zaman yüzüme küçük bir bakış attı.
“Adana’dasın.”
Adana mı?
Gözlerim şaşkınlıkla açılırken kaşları ile kapının önünden çekilmemi istedi. Sırtımı kapıdan çektiğimde kapıyı açarak karşılarında duran adama baktı. “Yakup, geç.” dediğinde onu içeri davet etmesi ile dudaklarım aralandı.
Yakup kapıdan içeri girdiğinde beni görmesi ile yüzündeki ifade gevşedi. Yüzünde pis bir sırıtma ile bedenimi süzdüğünde yüzüne tükürmemek için kendimi sıktım.
Agah Çakır, kapıyı menteşelerinden sökecek bir öfke ile sertçe çarptığında Yakup da bende ona döndük. Yakup’un yüzündeki ifade yerle yeksan oldu. Agah Çakır, boynunu hafifçe kütletti.
“Yakup.”
“Efendim abi?”
“Sana az evvel ne dedim?”
“Ne dedin abi?”
Agah Çakır bedenini çevirerek Yakup’a baktı. Yüzündeki ifade o kadar korkutucuydu ki irkilmedim desem yalan olurdu. Yüz hatları sertleşmişti, keskin çenesi öne çıkıyordu.
“Arkamdan iş çevirdiğinizi öğrenirsem ne olur demiştim?”
“Sikerim dedin abi de…ne oldu ki?” dediğinde gözleri korkuyla beni buldu. Ona bir şeyler söylediğimi anlamış olmalı ki acele ile konuştu.
“Abi bu kız yalancı! Takmış kafasına Erdem Abi’yi. Erdem Abi ona bakmıyor diye takıntı edip durdu. Bakma buna, biz onu kaçırmadık.”
“Sen ne kadar yalancısın? Pislik! Hiç mi haysiyetin yok şerefsiz!” diyerek ağzımı bozduğumda ağrına gitmiş olacak ki hiddetle aramızdaki mesafeyi kapatmak isteyerek koluma uzanacaktı ki, bir ses onu durdurdu.
“Tek adım.”
Agah Çakır’ın sesi ile adımları olduğu yere mıhlandı. “Ona dokunursan seni ters çevirip düz sikerim Yakup.”
Kan donduran sesi ile Yakup bana uzanmaya tenezzül etmedi. Hatta havada asılı kalan parmaklarının titrediğine şahitlik bile edebilirdim. “Abi-”
“Abini siktirtme lan bana! Sana kızı kaçırdın diye bir şey dedim mi lan ben?” diye adeta gürlediğinde adımlarım geriye doğru kaydı. Gözlerim onu bulduğunda buz mavisi gözlerinin içinde çakan şimşekleri fark ettim.
Delirmişti.
Göğsü şiddetle inip kalkarken bağrı yanıyordu adeta. Bedeninin üç misli öfkesinden büyümüştü sanki. “Mahmut!” diye gürlediğinde kapı hızla açıldı. İçeri otuzlu yaşlarda bir adam girdiğinde telaşla Agah Çakır’a baktı.
“Buyur abi.”
“Kızı mekandan çıkar. Mekanı da boşalt, tek kuş uçurtmayacaksın. O Erdem itini bana getir.” dedi, zıvanadan çıkmış gibiydi sözleri. Gözü dönmüştü adeta.
Mahmut denen adam bana döndüğünde çekinerek ona doğru adımladım. “Gel bacım.” dediğinde acelesiz adımlarla kapıya yürüdüm. O sıra, Mahmut’un sözlerini duydum.
“Erdem’i ne yapacaksın abi?”
“Sikeceğim Mahmut, sike sike öğreneceğim.”
**
Toprak yolda hızla giden arabanın içinde, camdan dışarıyı izliyordum. İçinde bulunduğum ortamın aksine ilk defa Adana’ya gelmiş olmanın merakı içerisindeydim. Gözlerim akıp giden karanlık yoldaydı.
İç çekerek bu iki günde başıma gelen şeyleri düşündüm. Tanımadığım bir adama güvenip, bilmediğim ir yere gidiyordum.
İçimden bir ses ne olursa olsun ona güvenebileceğimi söylüyordu. Tanımadığım bir şehirde üzerimde bir karış elbise ile hiçbir yere gidemezdim maalesef. O yüzden bu gece Agah Çakır ile konuşacak, sonra da yarın ilk gün ışığında evime doğru yol alacaktım.
Hayat siz bir şeyler düşünürken başınıza gelenlerdir, derlerdi.
İşte ben bunu bilmezdim.
Zira sabah evime doğru yol almanın mutluluğu içerisindeyken, parmaklarım boynumda asılı olan kolyenin üzerindeydi. Annem ve babamın sayesinde çok güçlü hissediyordum kendimi. Tüm belaları geride bırakmışım gibi geliyordu.
“Sıcak mı bacım?”
“Ne?”
Adının Mahmut olduğunu öğrendiğim adam gözlerini yoldan çekmeden konuştu. “Adana’mız sıcaktır, istersen camı açayım?”
“Yok sağ olun.”
Başını usulca salladığında merakıma yenik düşerek konuştum. “Şimdi nereye gidiyoruz?” dediğim zaman, gözleriyle arkaya doğru kısa bir bakış attı.
“Abim sizi güvenli bir yere götürmemi istedi, bende av köşküne götürüyorum.”
“Av mı? Aslında tren istasyonuna bıraksaydınız ben giderdim.”
“Ben bana ne denirse onu yapıyorum bacım ama rahat ol, bizden bir zarar gelmez.”
Bundan pek emin değildim işte, zira başıma gelmeyen kalmamıştı. Beni tren istasyonuna bırakmayana kadar içim asla rahat etmeyecekti. “Üzerini değiştirir, rahat edersin. Kimse sana karışmaz bacım.”
“Sağ olun.”
Bir müddet sonra bahsettiği av köşküne gelmiş olmalıyız ki birkaç bekleyen adamın köşkün önündeki parmaklıkları kaldırmaları ile arabayı köşke doğru sürdü. Sonunda araba durduğu zaman Mahmut indi.
Gözlerim camdan dışarı kaydığı vakit büyük, oldukça güzel bir eve ilişti. Babamın av çiftliğine nazaran oldukça büyük bir yerdi. Üç katlı, kanatları olan geniş hacimli bir evdi. Av köşkünden çok konağa benziyor gibiydi.
Arabanın camı tıklatıldığı zaman silkelenip kendime geldim. Kapıyı usulca açarak indiğim zaman etraftaki sessizlik kulağıma çalındı. Gözlerimi evden çekerek etrafa baktım. Köşkün hafif yüksek olan duvarlarının her köşesinde nöbette bekleyen adamlar dışında pek kimse yok gibiydi.
“Gel, bacım.”
Mahmut ile birlikte içeri doğru girerken gözlerimi yere indirdim. Şimdi evi incelemenin sırası değildi. Usulca onu takip ettim, çift taraflı kapıdan içeri girdiğimizde bizi oldukça geniş bir hol karşıladı.
Kapının eşiğinde duran birkaç kadını gördüğümde bakışlarının üzerimde olduğunu görünce gözlerimi kaçırdım. “Hatice Abla, bu kadın beyimin misafiri. Eksiğini giderin, güzelce ağırlayın.”
Hatice, orta yaşlı bir kadındı. Söyleneni yapmak için yanıma yaklaştığı zaman Mahmut’a döndüm. “Acaba o ne zaman gelir?”
Önce ne dediğimi anlamamış olmalı ki kaşlarını çattı, daha sonra ise anlayıp konuştu. “Birkaç saate burada olur bacım, sen dinlen.”
Kısıkça teşekkür ettikten sonra Hatice’nin peşinden ilerledim. Benden yaşça büyük olduğu için ona abla diye hitap etmem gerektiğini düşünerek yürümeye devam ettim. Kadın, üst kata çıkarak misafir odalarından birinin kapısını açıp bana yol verdi.
“Buyurun…”
Yanından geçerek odaya girdiğim zaman, misafir odası olmasına rağmen büyük olan odada gözlerimi dolaştırdım. Temiz bir yatak, birkaç dolap ve odanın içinde bir kapı vardı. Oranın hamam olduğunu düşünerek kadına döndüm.
“Ben size temiz kıyafetler getireyim, sıcak su var isterseniz siz hamama girin. O vakte kadar yemek hazır olur.”
“Aç değilim, sağ olun.”
Kadın odadan çıktığında önce bir an duraksadım, ne yapacağımı bilemedim. Daha sonra üzerimdeki kıyafeti çıkarıp atmak isteği doldurdu içimi. O yüzden hamama doğru ilerleyip kapıyı açtığım vakit karşımda temiz duran hamama bakındım.
Arkamdan kapıyı kilitleyerek istemesem de yüzümdeki boyadan, üzerimde git gide ağırlaşan elbiseyi çıkararak sıcak suyun altına attım kendimi. Özellikle ayak parmaklarıma eziyet eden topukluları çıkartmak çok hoşuma gitmişti. Bedenimin yıkanmasını uzun tutmayarak hızlıca yıkanmaya çalıştım. Gergin ve diken üzerindeydim. Bu yüzden defalarca yüzümü yıkayıp, tertemiz olmasını sağladım.
Bedenimi durulayarak kapının ardında duran havluya bakındım. O sırada içeriden bir ses gelince konuştum. “Bu havlu temiz mi?”
“Bu sabah koydum, temizdir.”
Hatice Abla’nın sesi ile uzanıp havluya bedenimi doladım. “Temiz kıyafetleri bıraktım buraya, hiç giyilmemiş. Bir isteğiniz olursa seslenin.”
Kapının kapanma sesini duyunca hamamın kilidini açıp odaya girdim. Yatağın üzerine bırakılmış olan kıyafetleri gördüğümde havluyu bedenimden sıyırarak temiz, daha önce kullanılmamış olan iç çamaşırlarını üzerime geçirdim.
Yeşil, düz sade bir elbise getirmişti Hatice Abla, onu üzerime geçirerek saçlarımı havluyla kuruttuktan sonra odanın içinde bulduğum tarak ile saçlarımı güzelce taramıştım. Kahküllerimi saçlarımın arasından sıyırarak alnımın üzerine bıraktım.
Uçları uzamış, kirpiklerime değiyordu kahküllerim. Annem bana çok yakıştığını söylediğinde beni zorlukla götürmüş, kestirmişti. O günden beri…kıyamamıştım. Annemin bana yakıştığını söylediği bir şeyi nasıl olurdu da heba edebilirdim?
Parmak uçlarım içimde hala taze duran acının izlerini silmek ister gibi kahküllerimin uçlarına dokundu. Bedenim acıyla kasılırken derin bir nefes aldım. Aynadaki yansımama baktığım zaman yüzümün berrak, saf halini görmek beni mutlu etti.
Yüzüm küçüktü. Büyük, iriliğinden şikayet ettiğim gözlerim, hafif kalın kaşlarım vardı. Yüzüme oldukça yakıştırdığım dolgun dudaklarım, ince zarif bir buruna sahiptim. Burnumun üzerinden yanaklarıma doğru uzanan çillerim vardı.
Kadınların yüzüme sürdükleri boyadan ötürü kendimi rahatsız hissetmiştim am şimdi oldukça huzurlu hissediyordum kendimi. Yatağın kenarına bırakılmış sandaletleri gördüğümde çıplak ayaklarıma giydim.
Daha fazla burada durmak istemediğim için odadan çıkarak koridora çıktım. Geldiğim gibi merdivenlerden indiğimde bu sefer evin içine doğru ilerlemeye başladım. Birkaç adım atmıştım ki, gelen seslerle duraksadım.
“Yani kız doğru mu söylüyor?”
“Ne anladıysan o Mahmut. Zaten sinirim tepemde!”
Bu o’ydu.
Agah Çakır Keskin.
Ne zaman gelmişti?
“Şerefsizlere bak! Kumar yerini sen yokken fırsat bilip pis işlerine alet etmişler, abi! Buna göz mü yumacaksın?”
“Oradan bakınca gavata benzer bir halim mi var Mahmut?”
“Estağfurullah abi…”
“Hepsinin sülalesini, yedi ceddini, soylarını soplarını sikeceğim! Beklesinler, elbet.”
“Elbet haklarından geliriz de abi, kızı ne yapacağız?”
Benden bahsetmeleri ile kaşlarımı çattım. “Diğerlerini göndereceğiz dedin, ee bu kızı neden buraya getirdik?”
Merakıma yenik düşerek kulak kabartmak istedim ancak arkamdan gelen seslerden dolayı yürümeye başladım. Salonunun kapısından girdiğimde Mahmut geldiğimi hissetmiş olacak ki bana taraf döndüğünde onlara baktım.
Gözlerim koltuğun üzerinde oturan adama değdi. Parmaklarının arasında cam bir bardak vardı, bardağın içindeki sarı sıvıyı gördüğümde adımlarımı duraksattım. Zira durmamın sebebi içmesi değil, gözleri ile gözlerimi çakışmasıydı.
Nefesimi tuttum.
İri bedenini koltuğun üzerine yerleştirmişti, bacaklarını iki yana genişçe açmış, ‘ben buradayım’ der gibiydi. Üzerine, en son soyduğu gömleğini geçirmişti. Beyaz gömleğinin birkaç düğmesini açmış, esmer tenini utanmazca gösteriyordu.
Mavi irisleri gözlerime bağlıyken parmaklarımla elbisenin eteğini sıkarak sırtımı dikleştirdim. “Bir şey konuşmak istiyorum.” dedim, sesimin titrek çıkmaması için güçlükle konuşmuştum.
“Ben bir adamlara bakayım.”
Mahmut, yanımdan geçerek salondan çıktığında baş başa kalmıştık. Onunla yan yana kalmanın ne denli zor olduğunu anlamıştım bugün. Bu yüzden içimden ona yakın olmamam gerektiğini kendime telkin ederek yürüdüm.
Gözleri sanki kurbanına saldırmadan önce bakışlarını ondan çekmeyen bir vahşi yırtıcı gibi üzerimdeydi. Koltuğa doğru yaklaşıp, duraksadığımda hareleri kahküllerimde dolanıyordu. Saç uçlarımın kirpiğime değmesi ile gözlerimi kırpıştırdım.
Yüzümü delip geçen bakışları ile acaba suratımda bir tuhaflık mı var, diye sorgulamama sebep oldu.
Uzun, kemikli parmakları ile kavramış olduğu bardağı dudaklarına yaslayarak içtiğinde göğsünün hafifçe yükselip, alçalmasını izledim. O, tüm bunları yaparken bir an olsun gözünü kırpmamıştı.
Dudaklarının arasına aldığı sıvıyı diliyle ezerek yutkunduğunda, boğazında kendini belli eden adem elması ile yutkunmaya çalıştım.
“Teşekkür ederim.”
Kısık çıkan sesimi duydu, hafifçe kıpırdayan dudaklarıma bakıp, bardağı diz kapağının üzerine yasladı. Sessizdi, bakışları yeterince korkutucuyken sessiz kalması beni geriyordu.
Omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti geçtiğinde omuzlarımı gerdim. “Beni tren istasyonuna bırakmalarını söyledim ancak götürmediler.”
Bunun sorumlusu değilmiş gibi bardağı önünde duran geniş masanın üzerine bırakıp, oturduğu yerden kalktı. Benden bir hayli uzun olan bedenine bakıp, iç çektim. Kısa boylu olmak hiç kolay değildi.
Yaşıtlarıma göre oldukça uzundum ancak onun boyunun yanında gerçekten de kısa kalıyordum. Hem uzun, hem de iri yapılıydı. Bedeninden yayılan eril hissi, bir an olsun onu bırakmıyordu.
“Tren istasyonuna gitmeyeceksin.”
Emir verircesine konuşması ile gözlerinin içine baktım. Duvar gibi örmüş olduğu masmavi gözleri buzdan ibaretti. İrislerinin içine yayılan ateş kızıllığının küçük kıvılcımı beni yakmaya yetecek kadar güçlüydü.
“Anlamadım?”
Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı. Karşımda duran uzun bedenini bana yaklaştırdığında çatık kaşlarımla konuştum. “Yardımın için minnettarım, bunun karşılığını alacaksın ancak burada daha fazla kalamam.”
“Çok konuşuyorsun.”
Sözümü sertçe keserek başını yana doğru eğdi. Yüzümü bir an olsun terk etmeyen bakışları beni anlamsızca ona doğru çekiyordu. Ona karşı çekilmemek için direnç göstermeliydim. Hem burada kalamazdım.
“Seni bırakacağımı söylemedim.”
Bu da ne demek oluyordu?
Yüzüme yayılan şaşkınlık ifadesi onun hoşuna gitmiş olacak ki parmaklarını uzun bacaklarını saran kumaş pantolonunun içine yerleştirdi. Yüzünde sıkıntılı bir ifade vardı, ilk başlarda. Sinirli ve oldukça öfkeliydi. Şimdi ise, sanki benimle eğleniyordu.
“Beni bırakman için senden izin almadım. Zaten gideceğim.” dedim, üzerine basa basa.
“Fazla inatçısın.”
“Sende fazla küstah.”
“Bana bak ufaklık…”
Ufaklık?
Kendisi kaç yaşındaydı?
“Mahperi.”
Yüzünde oluşan ifadeye karşılık öfkeyle fısıldadım. “Benim adım Mahperi ve sen Agah Çakır ya da Agah fark etmez, bana ne yapacağımı söylemezsin.”
Aynı bana yaptığı gibi onunla emir verircesine konuştuğum sırada dişlerini birbirine bastırdı. Hafifçe gıcırdattı, bakışları derinleşmişti.
“Mahperi…”
Dudaklarının arasından dökülen fısıltı ile titredim. Boğuk, erkeksi sesi ile sanki ismimi değil de başka bir şeyi söylemiş gibiydi. İfademi çabucak toparlayıp, konuştum.
“Gideceğim.”
Başını usulca eğip, yüzündeki sert ifadeyi bozmadan adım adım yaklaştı. Topuklarımı zemine bastırdım, arkaya doğru kaçmamak adına. Bedeninin gölgesi üzerime düşene denk durmadı, aramızda tek bir adımlık mesafe bıraktı.
“Burası benim evim, benim toprağım. Ben ne dersem o olur, küçük peri.”
Sözlerinin sonuna doladığı kelimeler ile bedenim kasıldı. Dudaklarımı aralayacaktım ki, mavi irislerinin içinde yanan alevler ile duraksadım.
“Bu ev senin olabilir ancak ben sana ait değilim. Evime gideceğim.”
Sanki bu sözlerimi bekliyormuşçasına mesafeyi kat ederek, gövdesinin sıcaklığını hissedeceğim kadar yakınıma girdi. Elbisenin kumaşı gömleğinin uçlarına sürtündü. Yakınlığı ile dizlerim titredi.
“Benim iznim olmadan, asla.”
Sert, hükmedici sesi ile konuyu kapatmak istercesine konuştu ancak ona aldırmadan çenemi yüzüne doğru kaldırdım. “Gideceğim, buna asla karşı koyamazsın.”
Her şey bir anda oldu.
Sıcak parmakları çenemi işaret ve baş parmağı arasında kıstırarak yüzüne doğru kaldırdığında az daha yutmakta olduğum tükürüğüm boğazıma kaçacaktı. Parmakları izinsizce çeneme dolandı. Tenim ile sıcak, alev gibi yanan teni buz gibi tenimle buluştu. İki tenin arasında bir kıvılcım çaktı.
Gözlerinin içindeki sert ifadeyi bozmadan mavilerini kahverengi gözlerime değdirdi. Çenem parmaklarının arasında kıstırılmıştı, yüzümü yüzüne doğru kaldırmıştı. Bu yüzden bedenim kasılmış, iç organlarım birbiri ile harbe girmişti.
Bu adam ne yapıyordu böyle?
Kalbim, amansızca atıyordu.
Korkudan değildi, belki de heyecandan olmalıydı bilmiyordum ancak karnımdaki kasılma, bedenimdeki karıncalanma hissi neydi?
“Bu saatten sonra gideceğin tek yer benim yanım, peri.”