“Bu saatten sonra gideceğin tek yer benim yanım, peri.”
Evim.
Benim bir evim yoktu.
Pekala o zaman neden gideceğim diye tutturmuştum?
Benim için evi ev yapan dört duvarı değil, içindeki insanlardı. Anneydi, babaydı, kardeşti. Ben, bunlardan hiçbirine sahip değildim.
Hepsini kaybetmiştim.
Nereye gidecektim ki? Eski evime mi? Buz gibi soğuk odamda mı oturacaktım?
“İstediğin kadar kaçmaya çalış…”
Sert fısıltısı içimde kabaran acıyı dindirerek, beni kendime getirdi. Mavi irislerinin içinde patlamaya hazır olan alevler, ikimizi de yakıp kül edecekti. Aç, sahiplenircesine çenemdeki tutuşu, bana uzun zamandır yok olan bir hissi hatırlatıyordu. Sahi neydi gözlerindeki alevin sebebi?
Neydi beni bırakmamasının sebebi?
“Bana ait olan bu topraklardan asla kaçamazsın.”
Kendime engel olamadım, uzun zamandır ayaklarımın üzerinde durmaya çalışan bedenim, fırtına ile esen ilk darbede elbette düşecek değildi. Parmaklarının arasına kıstırmış olduğu çenemi çekmeye çalıştım.
“Bırak beni! Sen kim oluyorsun da beni buraya hapsetmeye çalışıyorsun?”
Çenemi kavramış olan parmaklarının boğumları sıkılaştı, kendisine doğru kaldırdığı yüzüme karşılık yüzünü yaklaştırdığında onun oldukça güzel, kemikli yüzüne yakından bakmak tuhafıma gitti.
“Bırakmayacağım.”
Bu saçma sapan diretmesi de neydi böyle? Daha tanışalı bir gün dahi olmamıştı ve tanımadığım bir adam tarafından alıkonmuştum.
“Ne istiyorsun benden?” diye öfkeyle sorduğumda, gözleri boyadan arındırdığım yüzüme, yanağıma düştü. Mavi gözlerinin hafifçe kısıldığını gördüm, bakışları yanağıma saplanıp kalmıştı.
“Sana dokundu mu?”
“Ne?”
Çenemi oldukça yavaş bir biçimde bırakarak parmakları usulca yanağıma dokunduğunda arkama bakmadan kaçıp gitmek istedim. Zira tanımadığım bu adamın küçük, şefkatli dokunuşu beni alaşağı etmişti.
Parmaklarının yakıcı hissi dokunduğu tenimde yayıldı, etli boğumu usulca yanağıma sürtündüğünde geri adımlamak istedim ancak nedendir bilmem sanki görünmez bir iple mıhlanıp kalmıştım oturduğum yerde.
“Kim yaptı bunu?”
O sırada suali ile aklıma geldi. Sabah o adam tarafından dayak yemiştim. Neydi adı? Ha Yakup! Pislik herif yüzüme tokat atmıştı ama hamamdan çıktığımda pek belirgin olmadığı için üzerinde durmamıştım.
Nasıl görmüştü?
“O adam, Yakup.”
Fısıldayışımla gözlerinin içinde beliren yırtıcı ifade ile bedenim sendeledi. Ona bu kadar yakın olmanın getirdiği heyecan ile nefesimi tuttum. Zira heybetli göğsünden yükselen koku, başımı döndürüyordu.
“Geri çekil.” dedim, emir vererek.
Usulca parmağını yanağıma sürterek tenimi terk etti, parmakları. Yana düşen eli ile bir adım geriye attım. “Zorluk çıksın istemiyorum, o yüzden şimdi gideceğim. Ne kadar senin adamların yüzünden buraya düşmüş olsam da sağ ol, artık gitsem iyi ol-”
“Hiçbir yere gitmiyorsun.”
Sözümü sertçe kesmesi ile duraksadım. Kaşlarım derince çatıldı. “Bakın sakince konuşmaya çalışıyorum ama olmuyor, saygımdan ötürü siz diye hitap edeceğim. Yardımınız için sağ olun ama gidip gitmeyeceğim sizi hiç ilgilendirmez.”
“Pekala ilgilendirir, küçük hanım.”
Hazırcevap oluşu beni biraz sinir etse de konuşmaya devam ettim. “Geldiğim yere geri döneceğim. Sizde karışmayacaksınız.”
Gözlerimiz birbirine kenetliyken konuşmak oldukça zordu, öyle ki ben öfkeden kuduruyorken onun hiçbir şey olmamış gibi davranması da cabasıydı.
“Bir daha görüşmemek üzere.”
Ona veda ederek arkamı döndüm, içimdeki öfke patlayacak noktadaydı. Had bilmez adamın tekiydi, beni alıkoymak da ne demekti?
“Cebinde beş kuruş paran yok.”
Adımlarım sözleri ile duraksadı. “Bu gecenin yarısında dışarı çıkarsan bile Adana’dan sağ çıkamazsın.” Adım seslerini duydum, sırtımda onun sıcaklığını hissettiğimde ise arkamı dönmek istedim.
“Özellikle senin gibi küçük periler, asla.”
Hırsla arkamı döndüğümde onu bıraktığım yerde değil, hemen ardımda dururken bulmuştum. “Derdiniz ne sizin?”
Ellerini pantolonunun içine yerleştirerek küstah bakışlarını yüzümde gezdirdi. “Burada kalacaksın. Sözümü dinlesen iyi olur.”
“Dinlemezsem ne olur? Siz kimsiniz de sizin sözünüzü dinleyecekmişim?”
“Agah Çak-”
“Onu anladım! Agah Çakır Keskin’sin!” diye sinirle ismini söyleyip, yüzümü onun küstah bakışlarına değdirdim. “Bende Mahperi Karaaslan’ım o zaman. Soyadlarımızın gücünü mü konuşacağız?”
“Adımı duymadığın çok belli ufaklık, yoksa bana karşı küçük burnunu dikmezdin.”
Hafif gülümser bir şekilde yüzüne baktım, bakışlarım hır doluydu. “Yanılıyorsun, seni tanısam da karşı koymaktan asla vazgeçmezdim.”
Dudağının ucunu kibirle kıvırdığında bende ona karşılık sinirle gülümsedim. Bu adam tam bir sinir topuydu! “Dişlisin, bunu sevdim.”
Sevdim.
Anlık dahi olsa tüm sinirimi alt üst eden sözü ile bir anda gözünün içine bakakaldım ancak o, benim bu halimi umursamadan omuzlarını gerdirdi. “Odana çıkıp dinlen, bir müddet burada kalacaksın.”
Bir anlık demiştim değil mi? “Hayır, kalmayacağım.”
“Sözümü ikiletme, peri.”
Neden bana peri diye hitap ediyordu?
“Adım Mahperi!”
Omuz silkti. “Biliyorum.”
“Öyle seslenmeye devam etsen çok iyi olur, peri denmesinden hoşlanmıyorum.”
Aslında çok hoşlanırdım. Babam bana hep peri diye hitap ederdi; ondandır ya sadece o hitap etsin diye kimseye söyletmezdim.
“Öyle diyorsan öyle olsun, peri.”
Sinirle dişlerimi birbirine bastırdım, kendime hakim olarak gülümsemeye çalıştım. “Sözünü dinlemeyeceğim Agah.” dedim, kısasa kısas yaparak tek adını söylediğimde yüzündeki ifadenin dalgalandığını gördüm.
Ah, sözlerim dokunmuş muydu yoksa?
Ne mutlu bana!
“Yukarı çık.”
“Çıkmıyorum, hatta şuan buradan gidiyorum.”
İşaret parmağımla zemini göstererek, hırsla arkamı döndüğümde aklımda sadece bu evden çıkmak vardı. Buradan çıktıktan sonra nereye gideceğimi bilmiyordum oysa…Henüz birkaç adım atmıştım ki sıcak, kor gibi yanan parmakları bileğime dolandı.
“Hiçbir yere gitmiyorsun!”
Bileğimin sertçe çekilmesi ile göğsüm gövdesine değmekten son anda kurtuldu. Öfke ile yüzüne baktım. “Sana ne be adam! İstediğim yere giderim, beni buraya hapsedemezsin!”
Ağzının içinde bir şeyler homurdandığını duydum, huysuz çıkmıştı. Dudaklarını aralayıp bana tek kelime etmeden bir anda kendimi baş aşağı buluverdim.
Beni omuzuna mı atmıştı o?
“S-sen ne yaptığını sanıyorsun!”
Sesime hakim olamadan cırladığımda beni umursamadan adımlamaya başlaması ile çekinmeden yumruklarımı gövdesine indirmeye başladım.
“Bırak beni! Bırak dedim sana! İmdat! Kimse yok mu?”
“Benim adamlarımdan yardım mı dileniyorsun hatun?”
Denize düşen yılana sarılır diye boşuna dememişlerdi… “Bırak dedim sana!” Omuzuna indirdiğim darbeler sanki ona sirayet etmiyormuş gibi beni salondan çıkararak merdivenlere yöneldi.
“Sana diyorum! Buna düpedüz adam kaçırmak derler Agah Çakır! Bırak beni!”
Sözlerime cevap verme tenezzülüne girmeden merdivenleri bir bir çıkmaya devam etti. Sanki omuzunda hiç yük taşımıyormuş gibiydi. Bu adamın derdi neydi? Neden beni bırakmıyordu?
Üzerimi değiştirdiğim odanın kapısını şiddetle açarak odanın içine girdiğinde kollarımı hala omuzlarına vuruyordum. “Bırak beni!”
Başımın döndüğünü hissettim, az sonra ise kendimi sertçe yatağın üzerine bırakılmış bir vaziyette buldum. Altımda kıpırdanan yatağın üzerinde birkaç defa zıpladım, birbirine girmiş saçlarımı yüzümden çekmeye çalıştım.
“İyi uykular peri…”
Arkasını aniden döndüğünde aceleyle arkasından yürüdüm, ayaklarım birbirine dolandı. Büyük adımlarla kapıya ulaşan adamın arkasından koşsam da kapı hızla kapandığında ellerimi kapının üzerine yerleştirdim.
“Kapıyı aç! Sana kapıyı aç dedim!”
Kapının kilitlenmesi ile dudaklarımdan şaşkın bir nida döküldü. Resmen beni odaya kilitlemişti! “Sana diyorum, aç şu kapıyı!”
“Uyu, dinlen!”
“Pislik herif, aç dedim sana! Aç şunu!”
Çaresizce kapıya yumruklarımı indirsem de kapının ardından uzaklaşan adımlarla öylece kalakalmıştım. Avuç içlerimi kapının üstüne yaslayıp, derin bir nefes aldım. Hayır, ağlamayacaktım. Ona istediğini vermeyecektim. Tüm suç benimdi. Bu eve hiç gelmemeliydim. Ne istiyordu benden?
Agah Çakır, neden beni bırakmıyordu?
En önemlisi neden beni kapana kıstırmıştı?
**
“Nazlı’m…”
Küçük kız kıkırdadı, Nazlı kucağındaki kızının kirpiklerine değen saçlarını hafifçe geri ittiğinde ona gülümseyen kızına baktı. “Babam sana Nazlı’m mı diyor anne?”
Nazlı içini sıcacık eden ses ile kızını göğsüne bastırma isteğine karşı çıktı. “Evet, öyle diyor bir tanem.”
Cihangir odaya girdiğinde gözleri koltuğun üzerinde birbiri ile fısıldaşan ailesine değdi. O an tüm ağrılarını, dertlerini unuttu. Bu nasıl bir sevgiydi böyle? Kızı ve kadını…ah onları içine sokası geliyordu.
“Biliyor musun?” dedi küçük kız, sanki bir sır vermek istercesine yaklaştı annesine.
“Neyi?”
“Babamda bana peri’m diyor, minik perim…”
Küçük avuçlarını dudaklarının üzerine bastırarak kıkırdadı kız. Nazlı uzanıp onun yanağını sertçe öptüğünde annesine küçük kollarını sardı. Cihangir, bu görüntüye karşılık omuzunu kapının pervasına yasladı.
Ah, daha ne isterdi?
Bu mutluluk ona yetmez miydi?
Kapının çalınması ile kirpiklerim huzursuzca aralandı. Birbirine dolanmış olan kirpiklerimi aralamaya çalıştığımda önce nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Dün gece ne kadar bağırsam da bir sonuç alamadığımdan dolayı yatağın üzerine oturmuştum, şimdi de uyuyakaldığımı fark ediyordum.
“Mahperi Hanım, uyandınız mı?”
Kapıyı tıklatan birilerini duyduğumda hızla yataktan doğrularak kapıya adımladım. “Kimsiniz?” dedim, küçük bir umut kırıntısı ile kapıya yaklaştım.
“Size yemek getirdim hanımım, Çakır Bey’im yemek yemenizi söyledi.”
Ben o beyi var ya!
Elbet çıkacaktım bu odadan, buradan kaçtığımda onun bozguna uğramış olan yüzünü görmek için sabırsızlanıyordum.
“Kapı kilitli, açar mısınız?”
Küçük bir sessizlikten sonra odanın kapısı usulca aralandığında karşımda orta yaşlarda bir kadın çıktı. Elinde tutmuş olduğu tepsiye baktığımda, yemek getirmiş olduğunu gördüm.
“Dünden beri bir şey yememişsiniz, beyim gönderdi.”
“O, nerede?”
“Şuan atı ile birlikte gezintiye çıktı, sizin de dinlenmenizi, yemek yemeniz gerektiğini söylediler.”
“Adamdaki rahatlığa bak, sanki beni burada zorla tutan o değilmiş gibi!” diye mırıldandım ağzımın içinde.
“Anlamadım hanımım?”
“Yok bir şey. Bende aşağı inmek istiyorum.”
Kadının yanından geçmek istediğimde, önüme adımlayarak yolumu kesti. “Katiyen olmaz, beyim odadan çıkmamanızı söyledi.”
Yüz hatlarım sertleşince kadın bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı. “Bakın gitmem lazım! Lütfen, çekilin…”
“Bende emir kuluyum, sizi bırakırsam bana neler yaparlar…”
Gözlerimi kadından alarak bir şeyler düşünmeye çalıştım. Aklıma gelen fikir ile içimden gülümsedim. “Kibrit var mı?”
“Ne?”
Uzanıp kadının elindeki tepsiyi aldım. “Yemek için sağ olun, ben yiyeceğim ama yemekten sonra bir sigara tüttürmesem olmaz. Bana kibrit getirir misin?” dediğimde kadın sigara içmeme şaşırmış olacak ki yüzüme bakakaldı.
Asla o zehri içmezdim ancak şimdi böyle bir yalan söylemek zorunda kalmıştım. İçimden babama beni affetmesini söylerken, kadına baktım.
“Getiriyorum ben hemen.”
Kadın kapıyı arkasından kilitleyerek odadan çıktığında yüzümde büyük bir tebessüm oluştu. Tepsiyi yatağın kenarına bıraktıktan sonra adımlarım odanın geniş penceresine doğru ilerledi. Perdeyi usulca çektiğimde cama vuran güneşin sıcaklığı ile gözlerim kamaştı.
Bakışlarım köşkün arkasında kalan seyrek de olsa dışarıdan belli olmayan ormanlık alana değdi. Yüzümdeki tebessümüm büyüdü, işte kaçış yolumu bulmuştum.
Parmaklarımın arasındaki perdeyi hafifçe okşadım. “Evine çok yazık olacak Agah Çakır.”
**
“Buyurun…”
Adını bilmediğim kızın bana uzatmış olduğu kibrit kutusu ile gülümsedim. “Teşekkür ederim.” Parmaklarımın arasına aldığım kibriti, tek umudummuş gibi sıkıca kavradım.
“Bir şey olursa seslenin.”
Usulca başımı salladığımda odadan çıktı, yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Bu kadar sakin olmamı beklemiyor olmalıydı. Yaşıma göre her zaman olgun davranmak zorunda kalmıştım. Annem ve babamdan sonra her şeye esip gürlemek yerine, kafada tartıp düşünmeye başlamıştım.
Daha on dokuzuma bile girmemiştim oysa ki.
Şu yaşadıklarıma bakınca gerçekten hayatımın çok çetrefilli olduğunu inkar edemeyecektim. Zira birazdan yapacaklarım hayatıma daha renk katacaktı.
Kapı kilidinin çevrilmesi ile koşturarak pencerenin kenarına gittim. Gözlerim dışarıda dolanırken etrafta çalışan işçiler haricinde kimsenin olmadığını görünce derin bir nefes aldım.
Olacakları düşününce hızlanan kalp atışlarım eşliğinde kutuyu açtım. İçinden bir kibrit alarak barutla çizdim ve kibritin ucunun yanmasını sağladım. Yanan ucunu yavaşça perdeye yaklaştırdım.
Tül olan perdenin küçük kıvılcıma karşı koyması çok uzun sürmedi.
Perdenin ucu hızla yukarıya doğru yanmaya başladığında dudaklarım sinsice kıvrıldı. Birkaç adım geriye doğru attığımda odanın içinde yükselmeye başlayan dumanlarla kapıya doğru yaklaştım.
“Yardım edin!”
Yumruklarımı kapıya vurduğumda, art arda vuruşlarım odanın içinde yankılandı. Çok değil, kısa süre sonra kapının ardından gelen seslerle derin bir nefes aldım. Bir an kapıyı açmayacaklarından korkmadım değildi.
“Ne oluyor?”
Kapının hızla açılması ile kendimi dışarı attım. Hafif korkmuş gibi yaparak aceleyle konuştum. “Kibrit perdeyle tutuştu!” diye konuştuğumda kadınlar şaşkınlık nidaları ile odaya girdiler.
“Çabuk su getirin! Çabuk!”
Birkaç kadın aceleyle hamama doğru girdiklerinde geriye doğru adım attım. Onların dikkati dağınıkken buradan kaçmalıydım.
Arkamı hızla dönüp, merdivenlere doğru ilerledim. O sırada birbirileri ile konuşan kadınlar beni görmeden üst kata doğru çıkarken, aşağı indim. Nereye gideceğimi bilemeden etrafıma bakındım. Adımlarım salona doğru ilerlerken, salonun evin dışına doğru açılan kapıyı gördüğünde aceleyle koştum.
Evin arka bahçesine çıktığım an yüzüme vuran sıcak güneş, başıma ağrı girmesine sebep oldu. Bahçede dolaşan adamları gördüm, kendi hallerinde konuşuyorlardı. Onun dışında işçiler işleri ile uğraşıyordu.
“Yanıyor! Ev yanıyor!”
Adamlar, evden gelen bağırışlarla, köşkün kapısından çıkan küçük bir çocukla dikkatlerini oraya verdiler. “Yangın çıktı!”
Haberi duyan köşke doğru koşarken fırsat bu fırsat diyerek tabanları yağlayıp, gözümü kestirdiğim ormanlık alana doğru koştum. Aklımdaki tek şey beni bu eve hapseden adamdan kurtulmaktı.
İnattım.
İnatçıydım.
Ne de olsa anneme çekmiştim.
**
Agah Çakır, atının dizginlerini tutarak uzaktan gördüğü köşke doğru ilerlemeye devam etti. Bugün, diğer günlere oranla biraz serin olduğundan dolayı atı ile gezmek istemişti. Aslında evden uzaklaşmasının tek sebebi havanın serin olması mıydı, orası muammaydı…
Zira hemen yan odasında kalan ufaklık aklını bulandırmıyor değildi.
Kızın puslu zihnine düşmesi ile fark etmeden bedeni kasıldı. Kendisi koskoca bir beydi, Adana’nın ileri gelenlerindendi. Görenlerin korku saldığı, göz göze geldiği her adamın bir adım geri atmasına sebep olacak kadar heybetli olduğu biriydi.
Agah Çakır’dı.
Henüz bir ay bile olmamıştı mapustan çıkalı. O buralarda yokken yerini fırsat bilenlere racon kesmek, zamanını almıştı. Bir, iki yılını hapiste geçirmek onun için zor gelmemişti. Ona zor gelen işlerini namussuz işlere bulaştıranlarla uğraşmaktı.
Öyle ki, meyhanesinin bir kumarhaneye, özellikle de geneleve dönmesi onun damarını kurutacak kadar deliye dönmesini sağlamıştı. Her yeri yerle bir etmişti. Eli kanlı olabilirdi ancak parmakları asla bir kadının, çocuğun namusuna uzanmazdı.
Böyle öğrenmişti.
Lakin dün yaptıklarını kendisine yakıştıramamıştı. O kızı, evine kapatmıştı. Nerede görülmüştü Agah Çakır’ın bir kadını eve kapattığı? Dünden bu yana tüm köşk konuşmaya başlamıştı bile, o kızın sevdalısı olduğunu söyleyenler bile vardı.
Agah Çakır, ilk defa kararsız hissediyordu. Hayatı boyunca bir adamı öldürürken bile iki defa düşünmezdi. Şimdi ise ona karşı gelen küçük bır kızın boyunduruğu altında sıkışmıştı.
Kız inat etmişti diye mi bırakmıyordu?
Hayır.
İçten içe adam farkında olmasa da kızdan etkilenmişti. Dün onu ilk gördüğü anda, kapının aralığından onu izleyen koyu kahve gözleri ile mavilerini kendine hapis etmişti. Bakışlarının esiri olmuş gibiydi.
Özellikle de kokusu.
Aklının ucuna düşen hatıra ile atın üzerindeki bedenini dikleştirmeye çalıştı Agah Çakır. Zira kızın kokusu bedenine oldukça tesir ediyordu. Arsız düşünceleri dün genç kızın çenesini kavradığında dudaklarını o gerdana yaslamak, bebeksi kokusunu içine çekmek istemişti.
Bedeninden geçen ufak bir titreme ile dişlerini birbirine bastırdı adam. Küçük bir bedenden bu kadar etkilenmesi, acizliğin göstergesiydi ona göre. Ancak bu güçlü bir duygunun ilk temelleriydi aslında. Kalbine düşen ilk cemrenin tepkileriydi.
Ciğerleri o kızın kokusu ile dolup taşmak istemişti. Biliyordu Agah Çakır, eğer alışırsa ondan kopmak zor olurdu.
Hayatı boyunca bir şeyleri elde etmek onun için kolay olmamıştı ancak elde ettiğinde onu bırakmaz, sahiplenirdi. İçindeki dürtüye karşı koyamamış, kızı bırakmak istememişti. İçindeki eril duygusu depreşmişti, vahşi bir yanı o kızı alıkoymak istiyordu.
Saf değildi adam, kızında kendisinden etkilendiğini az çok anlamıştı. Bunun ona bakarken titreyen göz bebeklerinde görmüştü. Küçük kızın istekli tavrı, onu cezbetmişti. Bugüne değin hüküm kurduğu duygular, vahşice kayışlarını koparmıştı. İçindeki dürtülere karşı koyamıyordu.
Kızı bırakmak istemiyordu.
Ve adam isterse, bırakmazdı da.
Bencildi Agah Çakır. Konu kendi zevki ve istedikleriyse hep bencil olabilirdi, hatta ipin ucu peri kızı gibi süzülen o kızsa, kindar bile olabilirdi. Zira ne zaman en son böyle bir arzu ile yanıp tutuştuğunu hatırlamıyordu.
Keskin bir soluk çekti içine. Dalgın bakışları ile köşke baktığında kapının önüne geldiğini yeni fark edebiliyordu. Uykusuz oluşundan olsa gerekti. Nam salmışlığının en kötü yanı bu olsa gerekti.
Uyuyamıyordu. Korkusundan değildi elbet, ailesinin başına geleceklerinden, aklında dönüp duran kirli düşüncelerden uykusu kaçardı. En son ne zaman düzgün uyuduğunu hatırlamıyordu.
En son rahatça uyuduğunda mapusta şişlenecekti.
O günden bu yana rahatlık hayatında yoktu.
Köşkün kapısının önünde durduğu zaman etrafta kimselerin olmayışı kaşlarını çatmasına sebep oldu. Atının dizginlerini tutarak atından tek hamle ile inip, ayaklarını sertçe toprağa bastırdı.
“Su getirin! Su!”
Köşkün içinden gelen gürültüler ile kapıdan çıkan Mahmut’u görmesi aynı anda olmuştu. O sırada evin penceresinden dışarı sızan dumanlar gözüne çarptı Agah Çakır’ın.
“Abi…”
O odanın hangi oda olduğunu elbette ki biliyordu. Mahmut karşısında duran adama ne diyeceğini düşünürken Agah Çakır başındaki hasır şapkayı çıkartarak büyük adımlarla kapıdan içeri girdi.
Mahmut yanından fırtına gibi geçen adamın birazdan esip gürleyeceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden onu takip etti.
İri adımlarla merdivenleri ikişer, üçer çıkan Agah Çakır öfkeliydi. Ayaklarının altındaki zemin eğer toprak olsaydı, ezilirdi.
Üst kata çıktığı an gözleri dün odaya kilitlediği kızın bedenini aradı ancak su dolu kovalar ile odaya giren kadınlar ve adamlardan başka kimseyi göremedi.
“Ne oluyor burada?”
İstemsizce yüksek çıkan sesi ile yanında, odaya girmeye hazırlanan adam ürktü. Parmaklarının arasındaki kova bocaladı. “B-beyim, bu odada yangın çıkmış.” dedi adam beti benzi atarken.
“Ne yangını?”
“Perde tutuşmuş, yayılmasın diye su taşıyoruz. Sönmek üzere.”
Agah Çakır, aralık olan odanın içine baktığında hasarın çokta büyük olmadığını anladı, perde komple yanmış yatağa ulaşmadan cılız bir ateşe dönmüştü. Sırtını hızla dönerek arkasında duran Mahmut’a baktı.
“Kız nerede?”
Mahmut, beklediği sorunun çok daha erken gelmesi ile aklında bir şeyler düşünmeye çalıştı. Onu ezbere bilen Agah Çakır, yüzündeki sert, korkutucu ifade ile adama baktı.
“Mahmut!”
“Abi, kaçmış.”
Adam, dişlerini gıcırdattı. Öfkesi bedeninin her bir karışına yayılırken, damarlarında akan kanın hızlandığını hissetti. Ne demişti? “Kaçtı?” dedi, doğruluğundan emin olmak ister gibi.
“Evet abi.”
Boynunu hafifçe yana yatırıp kütlettiğinde Mahmut olduğu yerde titremeye başladı. Abisini sever, sayardı ama gözü döndüğünde hiçbir şeyi görmediğini en iyi o bilirdi.
Agah Çakır, uzanıp Mahmut’un ensesini kavrayıp kendine çekerek sertçe kavradı. “Benim evimden nasıl kaçıyor o kız?”
“Yangını o çıkarmış abi. Kibritle yakmış odayı.”
O ufacık bedeni ile kendisine kafa tuttuğu yetmiyormuş gibi birde evini yakmıştı öyle mi? Agah Çakır, öfkesi bir yana kızın dişiliğine hayran kalmıştı. İçten içe bu tavrından hoşlanmış olsa da belli etmedi dışarı.
“Kapıda kaç tan sikik herif vardı?”
“On beş.”
Agah Çakır başını ağırca salladı. “Öyleyse şunu kafana sok Mahmut. Eğer o kızı bulamazsan, bulamazsam on beş kişi dahil seni, hepinizi sikip atarım.”
Yapardı.
Agah Çakır’dı bu.
Acımasızdı, gözü kararmış, kibri ve düşmanları ile nam salmış bir adamdı. Küçük bir kızı bulmak onun elinin kiri bile olmazdı. Agah Çakır’ın aklında kızı nasıl bulurum diye bir düşünce yoktu.
Kızı bulduğunda ona ne yapacağını düşünüyordu.