"Allah’ım öleceğim!”
Bilmem kaç bin derece olan güneşin altında yürümek o kadar zordu ki! Şakağımdan usulca damlayan ter damlasını silerek yürümeye devam ettim. Kaç saattir yürüdüğümü bir ben bir Allah biliyordu!
Adana’nın kavurucu sıcağını biliyordum ancak bu kadar sıcak olduğunu hiç düşünmemiştim. Ağaçların gölgesinde yürümeme rağmen, güneş tepede acımasızca vuruyordu yüzüme.
Köşkten oldukça uzaklaştığıma emindim. O kendini beğenmiş herifin benim kaçtığımı kesin öğrendiğini de biliyordum. Muhtemelen umursamamıştır, beni kafaya takacak hali yoktu herhalde?
“Hiç mi yol yok?”
Ağaçların arasından bakınsam da görünürde hiçbir şey yoktu. Bana sonsuz gibi gelen bir ormanda kaybolmuştum sanki.
Parmaklarım usulca boynumdaki kolyeye dolandı. “Bana güç verin.” diye fısıldadım kendi kendime. Bir müddet daha yürüdüğümde güneş neredeyse batmak üzereydi, gün karanlığa kendini bırakacaktı ancak hava hiç soğumamıştı.
Onun yanı sıra akşam olmasına rağmen hiç yol yoktu. Ormanın içinde resmen kaybolmuştum. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı hiç bilmiyordum.
Yorgunluktan sızlayan, bitap düşmüş bedenimle usulca bir ağacın geniş gövdesine kıvrıldım. Sırtımı ağaca yaslayarak biraz olsun dinlenmek istedim. Yorgundum, açtım, susamıştım.
Hayatım son günlerde tamamen rayından çıkmıştı. Kendimi başka bir hayat sürüyormuş gibi hissediyordum. Eski Mahperi tüm acıları ile Ankara’da kalmış gibiydi. Burada başka bir kimlikle heyecanlı bir hayat sürüyormuş gibi geliyordu.
“Ne yapacağım?”
Usulca fısıldadığım soruya verecek tek bir cevabım yoktu. Bu ormanın derinliklerinde olmak yerine evimde, ailemle olmak isterdim. Ancak ailemle olmak, bu ormanın çıkışını bulmak kadar imkansızdı.
Ailemi görmek için çıktığım yolu hatırlıyordum, amcam ne kadar ısrar etse de onları görmek için ayrılmıştım sabahın erken vaktinde. Araba bozuktu o gün, ne kadar yengem gitmemi istemese de gitmek istemiştim.
Keşke, keşke gitmeseydim.
Zira bindiğim minibüs şehre doğru ilerlerken eşkıya sandığım adamlar tarafından durdurulmuştu, kadınlar da dahil beni buraya, bu şehre sürüklemişti. Anne ve babam için çıktığım yolda, nerelere düşmüştüm…
Duyduğum ‘tıss’ sesi ile daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Omuzumun üzerinden gelen ses ile gerildim. Çok değil az sonra omuzuma konan bir şeyle nutkum tutuldu.
Bu da neydi?
Bedenimi kaskatı keserek hareket etmemeye çalıştım. Gözlerimi, başımı çevirmeden sol omuzuma değdirdiğimde siyah, kapkara bir yılan görmemle donakaldım.
Oldukça uzun yılan, dişlerinin arasından dilini çıkartarak tısladığında kalp atışım hızlandı. Dişlerimle alt dudağımı ısırarak kıpırdamamaya çalıştım.
Yılan usulca omuzumdan koluma doğru sürünerek indiğinde, boğazım düğümlendi. Yüreğimde şiddetle çarpan korkunun izleri, bedenimi işgal etmeye başladı. Kollarımdan bacağıma doğru inen yılan ile bedenim titremeye başladı.
‘Dur’ diye fısıldadım içimden, titrmemek için.
Toprağa yasladığım elimin kayması ile yılanın irkilmesi aynı anda oldu. Yılanın sivri dişlerinin bacağımın iç kısmına değmesi ile ormanın içinde büyük bir ses yükseldi.
“Ahh!”
Bedenim can havliyle oturduğu yerden kalkmaya çalıştığında yılan hızla süzülerek toprağa karışarak uzaklaştı. Ormanın derinliklerine doğru yankılanan sesimle ellerim bacağımı buldu.
Bacağıma yayılan yanma hissi ile acıdan gözlerime doldu. “Ah…”
Dudaklarımdan düşen feryat ile gözlerimin sulanmasına karşı koyamadım. Yılanın bacağıma bıraktığı zehir ile hıçkırırken avuçlarımla bacağımı sıkıyordum.
Öne eğilerek bacağımdaki yanma hissinin azalması için inlerken bir at sesi duydum. Gözlerimden usulca yanağıma damlayan yaş ile başımı geriye attım ve büyük bir çığlık kopardım.
Eteğimin altında, yılanın dişlerini geçirdiği tenim yanıyordu. Etim, derimden kopuyormuşçasına yanıyordu. Dudaklarımdan art arda firar eden hıçkırıkla omuzum sarsıldı.
“Peri?”
O anki acı ile sesini tam duyamadım. Başımı arkamdaki ağaca yaslarken zehrin çoktan kana karıştığını hissedebiliyordum. Yüzüm alevler içerisinde kalmıştı. Zehirli bir yılan olduğu belliydi.
Kulaklarıma dolan at sesi ile birinin koşuşturduğunu duyduğumda yaşlı gözlerimi aralamaya çalıştım. Bulanık gören gözlerim hemen önümde duran adamı buldu ancak dikkatimi ona veremeyecek kadar kendimden geçmiştim.
“Ne oldu sana?”
Önümde diz çöktüğünü hissettim, dudaklarımdan firar eden çığlık ile uzanıp eteğimi kaldırdı. Eteği bacağımın üzerine kadar sıyırdı, bakışları yılanın ısırığına değdiğinde yüz hatlarının sertleştiğini gördüm.
“Acıyor…”
Esmer, uzun parmakları süt beyazı olan bacağımı kavrayarak bacağımı arlamaya çalıştı. Sakinliğini koruyarak uzanıp pantolonunun kemerini sökmeye başladı. Belinden çıkardığı siyah kemeri bacağıma dolayıp sıktığında inledim.
“Ah…”
“Dayan, geçecek…”
Sert sesine karşılık ellerimi altımdaki toprağa bastırdım, yanağımdaki ıslaklık kurumadan bir yeni göz yaşımı ekliyordum. Bedenim titriyor, tenim alev alev yanıyordu.
Kemeri iyice sıkarak, zehrin yayılmasını engellemeye çalıştı. Avuçları ile bacağımı kavrayarak toprağa doğru uzattı, yüzünü bacağımın iç tarafına eğdiğini hissettiğimde ısırık izi kalp gibi zonkluyordu.
Sıcak, akabinde dolgun dudaklarını ısırığa bastırması ile bir inilti düştü benden. Kan revan içinde kalmış bedenim terlemişti. Kaküllerim alnıma yapışmı, saçlarım gerdanımın üzerine dağılmıştı.
Sıcak dudakları yılanın ısırdığı yeri sertçe emmeye başladığında kanımın damarda fokurdayışını hissettim. Göğsüm şiddetle inip kalkarken ağırlaşan göz kapaklarıma karşı koyarak ona bakmaya çalıştım.
Geri çekilerek emdiği zehri tükürdü, tekrardan bacağımdaki zehri emmeye başlaması ile kalbimin hızlı vuruşlarının, göğüs kafesimi patlatacak kadar şiddetli atışını hissettim.
Islak kirpiklerim birbirine dolanırken, o bacağıma bırakın tüm zehri dudakları ile emerek vücudumdan atmaya çalıştı. Gözlerim yorgunlukla, belki de zehrin etkisi ile bitap düşerken beni içine çeken girdaba karşı koyamadım.
Kirpiklerim birbirine dolandı, sıcak avucun yanağıma yaslandığını hissettim. “Sakın uyuma…sakın dedim. Bak bana!” diyen adamın gür sesini duysam da bedenim çok yorgundu.
“Emir…emir verme bana.” diye fısıldadım, ancak fısıltım o kadar güçsüzdü ki duyduğundan emin bile değildim.
Sert soluğunu hissettim, başımı göğsüne doğru çekti, bedenimin havalandığını hissettim. Başım göğsüne düşerken, gövdesinin aynı benim gibi hızla alçalıp, yükseldiğini fark ettim.
“Aptalsın…aptal! Mahmut, git acele hekimi çağır! Hemen!”
Kükreyen sesini duyarken hızlı adımları ile ata doğru yürüdüğünü gördüm. Gözlerimi yorgunca kapatırken, dün aklımı bulandıran kokusunu içime çektim.
“Senin yüzünden…” Bunlar son sözlerim olmuştu.
**
“Anne…”
Kurumuş, kabuk bağlamış dudaklarımın arasından cansız bir fısıltı döküldü. Yutkunmak istedim ancak boğazım öyle kuruydu ki, kirpiklerimi aralamak zorunda kalmıştım. Birbirine dolanmış kirpiklerimi usulca araladım.
Neredeydim?
Gözlerim kirli beyaz rengindeki tavana değdiğinde gözlerimi kapatmadan evvel başıma gelen şeyler bir bir puslu zihnime döküldü. Dudaklarım hafifçe aralandı, aklıma gelen şeylerler zihnim açılırken bacağıma ince bir sızı girdi.
Yılan!
Yılan ısırmıştı beni.
Aceleci davranmaya çalışıp kıpırdanacağım sırada odanın içerisinde benden çıkmadığına emin olduğum bir homurtu duydum. “Kıpırdama.”
Tok bir ses kulaklarımda yankı yaptı. Odanın duvarlarına vuran ses, tanıdıktı. Çok değil az sonra tavandaki bakışlarımı yere indirdiğimde gözlerim koltuğun üzerindeki adam kaydı.
“Sen…”
Dudaklarımdan dökülen küçük bir fısıltı onun koltuktan kalkmasını sağladı. Gözlerim koyu kahverengi perdelere değdi. Akşamın serinliği ile pencere açık bırakılmıştı, rüzgar özgürce içeri girebiliyordu.
Gözlerim kısa bir odada dolandığında buranın ilk kaldığım oda olmadığını fark ettim. Beni başka bir odaya getirmişti.
Odanın içindeki güçlü, sert adımların yatağa yanaştığını fark ettiğimde bakışlarım onu buldu. Gözlerim bacağımda git gide artan sızının ağrısı ile bedenime düştü.
Sol bacağımın altına, dizimin arkasına bir yastık konulmuştu. Üzerimdeki elbisenin eteğinin sol kısmı yukarı sıyrılmış, yılanın ısırdığı kısım beyaz bir sargı ile sarmalanmıştı.
Eğilip yarama bakmak istediğimde, sesi beni durdurdu. “Sana kıpırdama, dedim.”
Öfkeli çıkan sesine karşılık yorgun gözlerimi ona çevirdim. Midemde ince bir sızı şeklinde yükselen mide bulantısı ile tırnaklarımı avuçlarımın içine bastırdım.
“Midem bulanıyor.”
Güçsüz sesimle yatağın ucunda durdu. Başım, yumuşak yastığa yaslıyken, üzerime parmaklarının gölgesi düştü. Alnımı tamamen kaplamış olan kaküllerimi usulca iterek, kirpiklerimin üzerinden çekti.
“Normal, hekim iğne yaptı.”
“Ama midem…” dedim, küçük bir çocuk gibi adeta kıvranarak, parmaklarımı karnımın üzerine bastırdım. Yüzüm hafifçe buruştuğunda sıcak, hatırı sayılır parmakları alnıma dokundu.
“İlaç birazdan tesirini gösterir. Eğer kaçmasaydın, bu halde olmayacaktın.”
Mavi-ela karışık çakır gözlerinin içinde belirgin olan öfkeyi görmemek imkansızdı. Görmekten ziyade lafları ve sözleri ile hissettiriyordu.
“Sen beni kilit altında tutmasaydın, başıma bunlar gelmeyecekti.”
Bir şey demedi. Ateşimi kontrol eden parmakları geri çekildi. İçten içe onun bu tatlı dokunuşlarına devam etmesini isteyen bir yanım vardı.
“Biraz dinlen.”
“Eve gitmek istiyorum.”
Ağırlaşan göz kapaklarım, sözlerimin arkasında durmuyordu. Bacağım sızlıyor, midem bulanıyordu. Bedenim ise uyku diye adeta ağlıyordu.
Homurdandığını duysam da bir şey demedim. Parmakları usulca şakağıma dokunup, tüy gibi hafif bir dokunuş bıraktı tenime. Saçlarımın arasına sinsice sızan parmaklarına karşılık güç kullanamayacak durumdaydım.
“Uyu.”
“Gideceğim.”
Dudaklarımdan alışkanlıkla dökülen sözler, cılız bir mırıltıdan ibaretti. Saçlarımın arasındaki parmakları uykumu getirecek kadar şefkatliydi. En son bu hissi ne zaman yaşadığımı düşünüyordum. Ne zaman birinin sevgisine ihtiyaç duyduğumu…
“Hiçbir yere gitmiyorsun, peri.”
**
Şefkat, güçlü bir histi.
Bir insan sevdiğine şefkat duymadan diğer hisleri nasıl hissedebiliyordu, diye düşünürdüm hep. Annemin, babamın bana duydukları sevginin temeliydi bu duygu. Peki ya aşk? Aşkta da şefkatli mi olmak gerekti?
Dışarıdan ne kadar sert görünürsem görüneyim, içimde hep açık bir yara vardı. Bey kızı olmanın getirdiği sorumluluklardan ötürü sert olmak zorunda kalmıştım. Vurdumduymaz, iyi ancak kendinden taviz vermeyen biri…
Saçlarıma dokunması ile ansızın uyuyakalmak, ne kadar çok sevgisiz kaldığımın ir göstergesiydi. Aklımda dönüp dolaşan düşünceler adeta savaş çıkmış gibi birbirine girmişti.
Harabeydim.
Annem ve babamı kaybetmiştim.
Onların ölümünden sonra nasıl hayata tutunacağımı düşünmüştüm. Sahi, ‘o ölürsem yaşayamam’ derlerdi ya, benim hayatta bu lafı kullandığım iki kişi vardı, onları da kaybetmiştim.
Nefes alıyordum, evet.
Yiyip, içiyordum, evet.
Peki yaşayabiliyor muydum?
Yaşamak sadece karın tokluğu ile miydi?
Değildi.
Ne zorluklar çekmiştim. Daha on dört yaşımda yanımdan geçerken halime acıyıp ellerini saçlarıma koyan insanlar, ne denli zorluğumu paylaşabilirlerdi benimle?
Onların nefesi benimki gibi kesilebilir miydi? Ya da benim gibi yanar mıydı içleri?
Benim içim annem ile babamı toprağa koyduğumda değil, eve gittiğimde onların odasına babaannemin kapılarına kilit vurduğunu görmemle yanmıştı.
Geri gelmeyeceklerini o zaman anlamıştım.
Kimsesiz kalmıştım.
Ev doluydu ancak sol yanım boştu.
Ben, annesizliği Hüma Teyze’mden bir tabak daha yemek isterken öğrendim.
Ben babasızlığı Kadir Amca’m oğluna ata binmeyi öğretirken, babamın buna ömrünün yetmeyişinden öğrendim.
Ben, yarım kalmıştım.
Kapatmıştım kendimi dünyaya, bu yaşıma denk kimseyle haşır neşir olmayıp kitaplara boğmuştum kendimi. Babamın, annemin miraslarına sahip çıkmaya çalışırken devirdim takvimleri.
Büyüdüm de çocuk kaldım ben.
Onları yaşatmaya çalışırken öldüm. Her bir anımda onları anımsayarak yaşattım. Bir boynumdaki kolye, bir de konaktaki odalarıydı onları benimle yapan şey…
Özlemiştim onları.
Şimdi ise onlardan kilometrelerce uzaktaydım. Bilmediğim, yabancı bir adamın evinde, onun topraklarındaydım. Burnumun ucu sızlıyordu, onlarla birlikte geçirdiğim evin içinde olmadığım için.
İlk defa bu denli ayrı kalıyordum onlardan.
İlk defa hissediyordum ayrılığın köhne acısını.
İçimdeki acıyı öyle derine gömmüş, onunla birlikte bende öyle derine gömülmüştüm ki tıklatılan kapıyı sonradan duymuştum. İnce, huzursuz uykunun üzerinde uyandım. Yine annem ve babamla dolu bir kabusun eşiğinden dönmüştüm…
Rüyalarım bile kabusa dönmüştü.
Ne zaman rahat bir uyku çekebilecektim?
“Uyuyor mu?”
Küçük bir fısıltı duyduğumda kirpiklerimi usulca araladım. Gözlerim kapıya takıldığında elinde bir tepsi ile bekleyen iki kadını gördüm.
Beni gördüklerinde kıpırdanarak içeri girdiler. “Hayırlı akşamlar, geçmiş olsun hanım kızım.” dedi aralarından benden yaşça büyük olan bir kadın.
Uzandığım yerden yavaşça kalktığımda kadın yanıma yaklaşarak beni doğrultmaya çalıştı. Sırtımı yatağa yaslayıp, “Teşekkürler.” dedim.
Diğer kadın elindeki tepsiyi yatağın yanına bıraktı. “Siz uyanana kadar çorba yaptık. Ağam bunu bitirmenizi söyledi.”
Ağa mı?
Ona anlamsızca baktığımda kendini açıklamak için konuştu. “Çakır Bey’im, aç olduğunuz için çorba yaptırdı. Uyanıp yemek yemenizi, sonra tekrar istirahat edebileceğini söyledi.”
Çok bilmiş, diye geçirdim içimden.
“Kendisi nerede?”
İki kadın dönüp birbirine bakındı. Yaşça büyük, yaşlı olan kadın dönüp gülümsemeye çalıştı. “Kendisi biraz rahatsız, hekim onunla ilgileniyor.”
“Neden?”
Benimle yaşıt olduğunu düşündüğüm kadın utançla başını eğip fısıldadı. “Sizi yılan ısırdığında zehri emdiği için olsa herhal, ateşi yükselmiş.”
Gözlerimi acele ile kızdan çekip, bacağıma düşürdüm. Yılanın zehri bir insanı öldürebilecek güçteydi. Keza, onun gibi iri yarı bir adamın sadece ateşini yükseltebilmişse, düşündüğümden daha güçlüymüş diye geçirdim içimden.
Zehri dudağına alıp tükürmesi bile onun zehirlenmesini sağlayabilirdi.
“Peki, iyi mi?”
Düşüncelerimin arasından sorduğum sual ile kadın başını salladı. “Evet iyi, istirahat ediyor.”
“Siz çorbanızı için, sıcak sıcak. ”
“Teşekkür ederim.”
Kadınlardan biri odadan çıktığında, yaşlı olan kadın tepsiyi kucağıma bıraktı. “Afiyet olsun.”
Başımı aşağı yukarı salladım, sağ ol dercesine. Dumanı tüten mercimek çorbasından bir kaşık alıp kurumuş olan boğazımı ıslatmak amacı ile içip, yutkundum.
“Benim adım Fatma kızım, senin de adını dediler de unuttum ben.”
“Mahperi.”
Kadın başını sallayıp, elleriyle birbirini ovuşturdu. “Maşallah, anlamı da senin kadar güzelmiş, ay parçası gibi.”
Aldığım iltifat ile utanıp, bakışlarımı kaçırdım. “Sağ olun.”
“Vallahi Çakır Bey’imin de böyle bekar bekar dolanmasına üzülüyordum, Allah bekletmiş ama maşallah karşılığını da vermiş gibi. Senden güzelini mi bulacaktı…”
Dudaklarıma uzattığım kaşık havada asılı kalırken kadına baktım. “Ne?”
“Sizinle Çakır Bey’imi diyorum. Allah var boylu, poslu maşallahı var, sizde pek güzelmişsiniz. Kızlar demişti de bu kadarını beklemiyordum. Yan yana çok güzel olursunuz.”
Kaşığı çorbanın içine daldırdım. “Fatma Hanım, siz yanlış anlamışsınız. Ben onun bir şeyi değilim.”
Kadının yüzündeki şaşkınlık ifadesi ile gözlerimi kaçırdım. Ne olmuştu da böyle bir kanaate varmışlardı?
Fatma Hanım, utandığından olacak ki yüzü kızardı. “Affedin, valla bilmiyordum. Biz bugüne kadar beyimin yanında hiç kadın görmeyince, yavuklusu sandıydık…”
Agah Çakır’ın yavuklusu?
Zihnime dolan cümleler ile bedenim titredi. Onun sevdiği kadın olmak nasıl bir şey olurdu acaba? Onun gibi iri yarı bir adamla uğraşmak zor olurdu. Sert mizaçlı, despot, hovarda biriydi.
Kim onunla baş edebilirdi?
“Yok, değilim. Zaten benden yaşça büyük duruyor.”
Söylediğim bahane de bahane olsaydı keşke…taş çatlasın yirmi yedi yaşında duruyordu. Sahi kaç yaşındaydı acaba?
“Doğru, beyim otuzuna merdiven dayamış biri. Bizde onun yanında sizin gibi kırılgan, nazlı bir güzel görünce…kadını sandık.”
Otuz mu?
Agah Çakır hiç de otuz yaşındaymış gibi durmuyordu. Aramızda demek ki hatırı sayılır bir yaş farkı varmış. “Sadece zor bir anımda yardım etti bana.” diye açıklama yapmakla yetindim.
Fatma Hanım, ne kadar açıklamamdan tatmin olmamış olsa da bir şey demedi. “Siz yemeğinizi yiyin o halde, bende aşağı ineyim.”
Kadın odadan çıkıp gittiğinde iştahsızca çorbaya baktım. Hiç içmek istemiyordum. Bu yüzden çorbayı sehpanın üzerine bırakıp, üzerimdeki yorganı sıyırdım. Yaralı bacağıma dikkat ederek ayaklarımı yere değdirdim.
“Yeter, uzan uzan sıkıldım…”
Ne kadar uykumu alamamış olsam da gördüğüm kabuslar beni uykusuzluğa itiyordu. Bu yüzden yataktan yavaşça kalktım. Korktuğumun aksine ayağımda hiç acı hissetmemek beni sevindirdi.
“Çok şükür!”
Sıkıntıdan olsa gerek biraz odanın içinde dolansam da ilgilenecek pek bir şey yoktu. Akşam tamamen yerini gecenin karanlığına bırakmıştı. Belli ki vakit gece yarısını geçmişti.
Az önce kadının onun ateşi olduğunu söylemesi, içime kurt düşmesine sebep olmuştu. İçten içe benim yüzümden rahatsızlanmasını istemiyordum. Her ne kadar onun yüzünden ormana kaçmış olsam bile, beni kurtarmıştı.
Ani bir karar ile odanın kapısını açarak, çıktım. Koridora göz ucuyla bakındım ancak ortada kimsecikler yoktu. Çıplak ayaklarımla koridorda yürümeye başladım. Uyuduğum oda, koridorun sonundaki odaydı. Bu yüzden merdivenlere yönelmek için ince, uzun koridoru geçmem gerekiyordu.
Çıplak ayaklarımla zeminde sessizce yürürken gözlerim kapısı hafif aralık bırakılmış odaya değdi. Gözlerime hakim olamadan içeri baktığımda yatağın dağılmış çarşaflarını gördüm. Siyah çarşaflar nedensizce bu odanın o’nun olduğunu düşündürmüştü bana.
Sessiz adımlarla kapıya yaklaşıp, uzandım. Kapıyı usulca tıklatsam da içeriden herhangi bir ses gelmemişti. Kapıyı iterek, içeri doğru küçük bir adım attım. Gözlerim odanın tepesinde, tavanda asılı olan ışığa değdi.
Tamamen koyu renkler ile döşenmiş bir odaydı. Burnuma çalınan değişik koku, aynı zamandan derinden gelen sigara kokusu tahminlerimde yanılmadığımın işaretiydi.
Agah Çakır’ın odasıydı.
Burnuma çekmemek için direndiğim koku, itiraf edemesem de güzeldi. İnsanı ferahlatan, kalp ritmimi bozacak kadar güzeldi…
Gözlerim siyah renk perdelerde, dağınık yatağa, baştan aşağı koyuluğun içinde boğulmuş olan odaya değdi. Bu kadar çok mu seviyordu siyahı, diye düşündüm. Burada olmadığını düşünerek odadan çıkacaktım ki, odanın içerisinde hamama açılan kapının açılma sesini duydum.
O an sanki ayaklarım görünmez bir iple zemine bağlıydı.
Bakışlarım hamamın kapısına değdiğinde vücuduma ansızın bir ateş basmış gibi yanmaya başladım. Git gide yükselmeye başlayan kanımın ısısı, küçük bir yılan gibi inceden kıvılcımı bedenime yaymaya başladı.
Hamamın kapısının açılması ile odanın içini doldurmuş olan buharlar, özgürce dışarı doğru savruldu. Esmer, kavruk teninin üzerinden yükselen buharları gördüğümde boğazım düğümlendi. Zira koyu teni, içimi gıdıklayacak kadar hoşuma gitmişti ve ben bu duyguyu hiç sevmemiştim.
Bakışlarımın takılı kaldığı bedeninden aşağı doğru süzülen damlalar vücudundan yere doğru sertçe düşüyordu. Zemine damlayan su damlalarına bakmak istedim ancak gözlerimi bacaklarına çevirmemek için kendimle savaşıyordum.
Zira kalçalarının üzerine sarmış olduğu beyaz havlusu, düğümlenmemişti. Büyük, geniş avucu ile havlunun iki ucunu birleştirmiş, parmaklarının arasında toplamıştı.
Yanağıma sıçramakta olan kanın ısısını hissediyordum. Kaküllerim alnımı saklarken, yanaklarımı kapatmamak için kendimle mücadele ediyordum.
Avucu ile kavramış olduğu avluyu yavaş hareketlerle bağladığını gördüğümde kirpiklerimi kırpmaya çalıştım. Dudaklarımın arasından küçük bir soluk kaçtı, ferahlamaya çalıştım.
Damarlı kolları, iş bilir elleri ile kalçalarını sardığı, kasıklarının üzerinde gevşekçe duran havluyu bağladı. Bunu yaparken bile isteye, oldukça yavaş bir şekilde yapmıştı. Gözleri bedenimi bulmuştu. Varlığımı hissetmiş olmalıydı.
Gözlerim ilk defa ona utançtan olsa gerek ürkekçe değdiğinde çakır bakışlarını üzerimde gördüm. Yüzündeki sert ifade bir an olsun yumuşamamıştı. Bunun yanı sıra sert çehresi belirginleşmiş, çıkık elmacık kemikleri ön plana çıkmıştı.
“Ben…” Kuru çıkan sesimle boğazımı temizleme gafletinde bulundum. “Kadınlar ateşi çıkmış deyince bakmak istedim.”
Sesim titremediği için kendimi şanslı sayıyordum. Zira zorlukla konuşmuştum. Kalbimin noksan atışları gümbürdüyor, kulaklarımda uğulduyordu.
Hamamın kapısının sertçe örtülmesi ile burada durmamamın bir hata olduğunu fark ettim. Onu gördüğümde ördüğüm duvarları kolaylıkla yıkması yüzünden saçmalıyor, ne yapacağımı şaşırıyordum ve bu ikinci defa oluyordu.
Bu duygudan nefret etmiştim.
“Ben gitsem iyi olacak.”
Yüzüne tekrar bakmadım, arkamı hızla döndüm çünkü çabucak odadan çıkmak, ateşe bastırdığım yanaklarımın üzerine ellerimi bastırmak istedim. Aklımdaki düşünce buydu.
Sersemleşmiş bacaklarımla sırtımı ona dönerek kapıya yaklaştım. Niyetim çıkıp gitmekti ancak kapıya atacağım son bir adımda, bileğime dolanan sıcak parmaklar durmamı sağladı.
Bileğimi eldiven gibi aran parmakları beni oldukça sert bir şekilde geriye doğru çekti. Bedenim ona doğru döndüğünde, heybetli vücuduna çarpmamak için bedenimi kastım.
Göğsüm, gövdesine çarpmadan sürtünerek durdu. Kendimi zorlukla durdurdum. Bedeninden yüzüme doğru vuran sıcaklığı hissettim, bu yanan yanaklarımı daha da beter bir hale soktu.
Kalbim mümkünmüş gibi daha da hızlı atmaya başladı. Adeta boğazımda hissedebiliyordum vuruşlarını.
Bileğimi kavramış olan parmakları, gevşedi. “Sana git demedim.” Boğuk sesi içime işlemek ister gibi usulca tenime doğru fısıldadı.
Yutkundum.
Yüzümü geri çekmeye çalıştım, bedenimden ondan uzaklaşmak istediğinde bileğimde tehditkar bir şekilde duran parmakları buna izin vermedi.
“Sen gel dediğin için gelmedim.”
Başımı yüzüne doğru kaldırdığımda, alnından şakağına doğru damlayan su damlası ile karşılaştım. Usulca şakağından yanağına doğru süzülürken nefes alması ile yükselen sert göğsünün varlığı altında ezildim.
“Uyuyor olman gerekiyordu.”
Göz göze geldiğimizde irislerinin içinde peydah olmuş koyuluk içime işledi. Onun her bir karışının beni etkilemesi doğal mıydı? Ya da ben daha önce onun gibi biri ile tanışmadığım için mi böyle etkileniyordum?
“Uyku tutmadı.”
Baş parmağının etki kısmı bileğimin iç kısmına sürtündü. Ufak dokunuşu ile titrek bir nefes aldım, kakülüm kirpiğime dokundu. Çakır gözleri, usulca yanaklarıma düştüğünde kızarıklığı görmesi beni daha da utandırdı.
“Ateşin varmış.”
Dolgun alt dudağım, üst dudağıma sürtündü. Yanaklarımın kızarıklığını inceleyen bakışları usulca, beni heyecanlandıracak –bir o kadar da korkutacak– şekilde dudaklarıma düştü. Acele ile dudaklarımı birbirine bastırdım.
Koyu harelerini hafif pembe, kırmızıya çalan derimde dolandırdı. “Var.”
Boğazında yutkunması ile belli olan adem elmasının yukarı, aşağı doğru hareket etmesine şahit oldum.
“Beni burada zorla tutmasaydın, yılan beni ısırmayacaktı.”
Kendimi üste çıkarmak için değil, bilakis odanın içinde, ikimizin arasında nükseden arzu yoğunluğunu dağıtmak için konuşmuştum.
“Evimi yaktın.”
Sesinde bir suçluluk duygusu arasam da yoktu, beni suçlamıyordu. Elbette evi yakmam doğru bir şey değildi ama beni burada zorla tutamayacağını ona söylemem lazımdı.
“Yaktım.”
Keskin bakışları ile üzerime doğru bir adım attığı zaman eş zamanlı olarak yutkundum. Islak, çıplak göğsü nevrimi döndürmek ister gibi üzerimdeki elbisenin göğüs kısmına sürtündü. Aceleyle bir adım geri attım.
Yüzünü bana doğru eğmesi ile birlikte sırtım duvara çarptı. Aramızda gözle görülür olan boy farkını sıfıra indirerek, yüzünü yüzüme hizaladı.
Omuzlarımı gerdirmeye çalıştım. Avuç içlerimi ılık duvara yasladım. “Ben, bana karşı gelenlere ne yaparım biliyor musun, ufaklık?”
Gözlerimiz birbirine dolandı, çakır gözlerinin içinde belirginleşmiş olan ateş ikimizi de yakacaktı, haberi yok muydu? Aramızdaki kıvılcımın fitilini ateşlemeden durmuyordu.
Agah Çakır, asla azla yetinmeyen biriydi.
Bunu anlamıştım.
Gözlerim sorarcasına gözlerine baktığında neredeyse çıplak olmasına aldırmadan bedenini bedenimle kıstırmaya çalıştı. Tek kolunu duvara yaslayarak, ıslak göğsünü göğsüme yasladığı zaman telaşla parmaklarımı göğsüne değdirdim.
Soğuk parmak uçlarımı hissettiğinde kasıldı ancak yine de durmadı. Parmaklarım alaşağı olduğu beden ile titredi, buna engel olamadım. Ona bakarken kirpiklerim kaküllerimin uçlarına değiyordu, her göz kırpışımda kıpırdanıyorlardı.
Boştaki elini çekinmeden yüzüme uzattı, öyle darbe almıştım ki sesimi çıkartamadım ona. Sert, kemikli parmakları çenemi kavrayarak hiç baskı uygulamadan kendisine doğru çektiğinde öleceğimi sandım.
“Seni yakarım.”
Yutkunmaya çalıştım, boğazım düğümlendi. Parmakları arasında duran çenemi kıstırarak, sertçe okşadı. “Öyle bir yakarım ki, nefes dahi alamazsın.”
Bedenimi ele geçiren hırçın bir dalgaydı o, asla dinmek bilmeyen. Ne zaman duracağını bilemeyeceğim bir dalga.
Gözleri fırtınaydı, bedeni zelzele. Onun varlığı benim için yıkımdı.
“Yaktığımın bedelini öderim.” diye fısıldadım, paradan çok ne vardı bende? Asla yerinin dolamayacağı büyük acılar dışında…
“Paraya ihtiyacım var gibi mi duruyor, peri?”
Alaylı sorusu ile yanaklarım daha da kızardı. Zira istediğinin para olmadığının bilincindeydim. O da babam kadar köklü bir mal varlığına sahipti. Para istemiyorsa, derdi neydi bu adamın?
“Derdin ne?”
“Sensin.”