Giriş
Masaya ritmik hareketlerle vuran kalemin sesi o kadar irrite ediciydi ki odağımı toplamam zorlaşıyordu. Gözlerimi ahşap çalışma masasındaki kül tablasına dikmiştim. Sigara yanıyordu, odada herhangi bir cam olmadığı için ortam sislenmişti. Kahverengi, deri ve ahşapla döşenmiş bu çalışma odası her daim benim nefesimi boğazıma tıkardı zaten.
Madden değil mecazen.
Çünkü ne zaman burada olsam bir sebebi olurdu.
Çünkü ben burada olmayı hak edemezdim.
Beynim hızlıca son olayları tarıyordu, bir bok yediysek savunmamı yapabilmem için.
Kalemin ritmik sesi kesildiğinde zamanımın kalmadığını anlamış bulundum.
"Gözlerime bak."
İstemsizce göz kapaklarım kapandı. Gerginliğimi belli etmemeye çalışırken kesik bir nefes çektim ciğerlerime. Ardından bakışlarım onun keskin bakışlarıyla çarpıştı. Bir insanın gözleri bu denli siyah olmamalıydı. Kaşları çatıktı, yüzündeki gülümseme ilk başta normal görünüyordu. Ne yazıktır ki ben onu tehdit edici tebessümüne kanmayacak kadar iyi tanıyordum.
"Kaç yaşındaydın bu eve geldiğinde?"
Yine aynı masal.
"On iki."
Sesim bana bile yabancı gelmişti o an. Çünkü bu hikâyeye giriyorsak tüm ruh halim ezici bir hâl alıyordu.
"On iki," diye tekrar etti beni. Ardından kalem tekrar masaya çarparak aynı sinir bozucu sesi çıkarmaya başladı.
"Bir adın bile yoktu, Uhde."
Bu anı sayısız kez yaşamıştım. O yüzden artık beni hiç yaralamaması gerekiyordu ama öyle olmuyordu. Çünkü Enver Bey ruhumun ardındaki bu yaranın kapanmasına hiç izin vermemişti, her kapandığını düşündüğümde yeniden ve yine kanatarak.
"Bir adım bile yoktu," dedim yenilmişlikle. Kabul etmezsem o lanet kalemin sesi asla kesilmeyecekti.
"Sana adını ben verdim, Uhde."
"Bana adımı siz verdiniz."
Adımdan nefret ediyordum.
Kalem sesi kabul etmeme rağmen kesilmemişti. Tekrarlayan seslerin beni ne kadar rahatsız ettiğini bildiği için gardımı düşürmemi sağlamaya çalışıyordu. Bugün modu düşündüğümden daha kötüydü anlaşılan.
"Adının anlamı neydi?"
Neredeyse sönmek üzere olan sigarasını dudağına doğru götürürken sorduğu sorunun cevabını benden zaten yüz beş kere duymuştu.
"Üstlenme," dedim lakin sesim eskisi gibi kendimden emin çıkmıyordu. "Sorumluluk alma."
Yüz altı.
"Aynen öyle."
Öyleydi; on üç yaşında kızı Leman yere düşüp dizini kanattığında onu koruyamadığım için dayak yediğimde aldığım sorumluluk gibi, on beş yaşında oğlu Feza hırsızlık yaparken yakalanınca onun suçunu üstlenip mahkemede yargılanmam gibi, on altı yaşında Leman'ı bir saldırıdan korumak için kaburgamı kırdığım zaman ki gibi, on sekiz yaşında Feza'nın arabasının frenleri tutmadığında canımı hiçe sayıp altımdaki arabayla onunkini durdurduğum an gibi. Benim bu evde rolüm böyle ufak tefek sorumlulukları üstlenmekti, aynı adımın anlamı gibi.
"Bu adı sana ben verdim Uhde, bunu asla unutma."
Hiç unutturmamıştı ki.
"Unutmayacağım."
Beraber yaşadığımız bu iki katlı müstakil evin içinde ben Uhde Kandemir olabilirdim lakin şu an bulunduğumuz ne zaman girsem altından bir bokun çıktığı bu çalışma odasında ben Uhde'ydim. Yalnızca Uhde...
"Sen benim kızımsın, bunu da unutma."
Hangi kız evladı babasının karşısında hazır ol da durmak zorunda kalırdı ki?
"Unutmayacağım."
"Güzel. Senden bir şey isteyeceğim."
Reddetme lüksüm olmadığından sadece dinlemeye devam ettim.
"Leyla'nın yanından ayrılmanı istemiyorum. Biliyorsun zor bir dönemden geçiyor."
Mesajı açık bir şekilde almıştım. Leyla yirmi iki yaşındaki en küçük kızıydı ve üç hafta önce kaçırılmıştı. Yerini tespit edip kurtarmamız çok uzun sürmese de herkes travma yaşadığını düşünüyordu. Enver Bey'de Leyla'nın yaptığı her şeyi hatta aldığı nefesi kendisine iletmemi istiyordu.
"Emredersiniz."
"Çıkabilirsin."
Başımla selam verip odadan ayrıldım. Benim bu hikâyedeki rolüm bu kadardı işte. Ben ünlü bir iş adamı olan sayılıp sevilen Enver Kandemir'in kan bağı olmayan manevî kızı Uhde Kandemir'dim.
Asıl hikâyede ise yalnızca Uhde...