9. BÖLÜM

3320 Kelimeler
İki gün boyunca izinliydim, kendimi tamamen toparlamıştım. Yaralarıma kremler sürmüş, mentalitemi ayağa kaldırmış, geçmişimden gelip bana eziyet eden her şeyi kalbimin en derinlerine gömmüş, duvarlarımı sımsıkı örmüş, Leyla dışında herkesin nefret ettiği eski Uhde Kandemir olmuştum. Yaklaşık üç gündür Cengiz’i görmemiş, kendime onu merak etmediğimi hatırlatıp kimseye sormamıştım. Leyla ile aynı evin içinde saklambaç oynamış, yemekler dışında onunla karşılaşmamıştım. Feza ile karşılaştığım zamanlarda görmezden gelmiştim. Her gece kapıma sessizce ağrı kesici bırakan Leman’ı bile umursamamıştım. Bugün akşam yemeğinde ise Cihangir’in daveti üzerine onun sahibi olduğu mekanlardan birine gideceğimizi öğrenmiştim. Usluca odama çıkıp hazırlanmaya başladım. Enver Bey, son konuştuğumuz şeyi hatırlatmıştı. Cihangir Payiz’i aşık et. Kendimden nefret ederek üzerime askılı kırmızı bir elbise geçirdim. Bej rengindeki kürkü omuzlarıma aldım. Koyu bir göz makyajı yaptım ve dudaklarıma elbisemle aynı renkte ruj sürdüm. Saçlarımı maşayla şekillendirdim. Ayağıma kürkümle aynı renk ince topuklu ayakkabılar giydim, bileğimi saran bağcıklarını bağladım. Kırık boy aynamda kendime baktım. Elbisenin yırtmacı sol dizimin biraz üstündeydi, boyum kısa olmadığından midi boy güzel görünüyordu. Göğüs dekoltem derin değildi, rahat hareket edebilirdim. Uhde Kandemir’dim baştan ayağa. Odamın kapısı tıklatıldığında bakışlarımı aynada çekebildim. Komodinin üstünde duran telefonumu aldım sadece. Cüzdana gerek yoktu. Topuklu ayakkabımın tıkırtısı eşliğinde kapıya yürüdüm. Saten elbise her adımımda tenime sürtünüyordu. Kapıyı araladım fakat kimse yoktu. Umursamadım. Adımlarım yönünü biliyordu, merdivenlere doğru yürüdüm. Her basamağı dikkatle indim. Feza ile Leman çoktan hazır şekilde beni bekliyordu. Feza, siyah bir kumaş pantolon ve beyaz gömlek giymişti. Ceketinin önünü iliklememişti. Leman ise saçlarının kızıl tonuna tezat koyu yeşil askılı bir elbise. Ayağındaki gri zarif topuklu ayakkabıları vardı, sol eline içinin boş olduğuna bahis yatırabileceğim bir çanta almıştı. Saçlarını benim gibi maşa yapmıştı, makyajı da benden halliceydi. Blazer ceketi tercih etmişti. “Sen kimsin ve Uhde’ye ne yaptın?” Leman’ın hareketlerinin aksine sesi alay doluydu. Leman’a cici kız bakışımı fırlattım cevap vermek yerine. Ne uğraşacak enerjim ne de laf sokma isteğim vardı. Feza kolundaki pahalı saat çevirdi bakışlarını. “Leyla nerede kaldı?” Peşimden gelen adım sesleriyle kafamı kaldırdım. Mor kazağını ve yırtık kot pantolonunu giymişti. Sırtına dökülen canlı saçlarını tepesinde toplamıştı. Ayağında pembeli beyazlı spor ayakkabısı vardı, şişme pudra rengi montunu tek koluna asmıştı. Sıfır makyajdı, Leyla görünüşe göre hala kendine gelememişti. Feza’nın iç çektiğini duydum. “Böyle mi geleceksin?” Ağzını açıp cevap vermek yerine başını aşağı yukarı salladı. Leman bile bir şey diyemedi. Son üç gündür herkesin üstünde ölü toprağı vardı. Dördümüz beraber evden ayrılırken Enver Bey’de, Nevin Hanım’da ortalarda görünmüyordu. Muhtemelen herhangi bir davete teşrif etmişlerdi. Canımı yakan topuklu ayakkabılara rağmen sırtımı dimdik tutarak markasını hatırlamadığım siyah arabaya bindim. Tahmin ettiğimin aksine şoför koltuğuna Tufan oturdu. Feza ön koltuğa kuruldu, Leman ise yanıma. Leyla yanıma oturmak yerine ablasının tarafına geçti. Benden kaçmaya devam ediyordu. Kafamı cama yaslayıp gözlerimi kapadım. Telefonu parmaklarımın arasında çevirmeye başladım. Yarım saat sürdüğünü düşündüğüm yolculuk bittiğinde vücudumu esnettim. Sırayla arabadan indik. Feza ceketini çıkardı, gömleğinin manşetlerini dirseğine kadar sıvadı. Esen sert rüzgarla başımı kapalı gökyüzüne çevirdim. Yağmur yağacaktı. Suratıma düşen birkaç damlayla tahminimde yanılmadığımı anladım. Leman “Üşüdüm,” diye homurdanırken ellerini birbirine sürttü. Feza bakışlarını etrafta gezdirdi. “Geldiler mi?” Tufan arkamızdaki bir noktaya baktı kısa süreliğine. “Geldiler.” Peşimizdeki koruma ordusuyla içeriye girmek mantıksız olacağı için dışarıda bekleyeceklerine emindim. “Hadi girelim,” dedim yağmur taneleri hızını artırmaya başlarken. Tufan yanıma doğru bir adım atınca şakağım da atan damarı hissettim, sanki o soğuk namlu değiyormuşçasına. Hemen o hissi görmezden geldim. Leman bana hak verip söylendi ve içeriye yürümeye başladı. Kapıda zaten sıra falan yoktu, güvenlikler ise bizi durdurmak için girişimde bile bulunmadı. İsimlerimiz sorulmadı. Kapıdan girdiğimizde hafif loş mekan bizi karşıladı, neon tabelalar vardı. Gözlerimi yanıp sönen ışıklardan farklı yöne çevirdim. Feza nereye gideceğini bilen adımlarla bize yön verdiğinde bile sessizliğimi korudum. Leman çoktan etrafa göz atmaya başlamıştı. Gözlerim loca tarafına kaydığında Cihangir’i gördüm. Kerem ile yan yanaydı. Şaşırmıyordum artık. Öne doğru hafif eğilmişti, siyah gömleğinin kırışıklığı buradan bile belli oluyordu. Kerem onun kulağına bir şeyler söylüyordu. Kerem’in yanında oturan Ali Atalar, elindeki bardağı dudağına götürürken bizi gördü. Onun hemen yanındaki Asuman’a eğildi, birkaç saniye sonra kadının bakışları beni buldu. Feza’nın da gördüğü manzarayla tadı kaçmıştı. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.” Hiç istemesem de katılıyordum. Leman bana doğru eğildi, aynı karşımızdaki insanlar gibi. “Müstakbel nişanlın seni öldürtmeyi kafaya koymuş, Kerem ile takılıyor. Oysa akşam yemeğinde senin için dünyayı ateşe vermek üzereydi.” Başımı yavaşça ona çevirdim, gülümsedim. Nefret duygusu göğsümde kabarırken ihtiyacımın olan şeyin bu olduğunun farkına vardım. Dramatik duygulardansa, nefrete sarılmak daha kolaydı. “Benden kurtulursun, Leman. Fena mı olur?” Birkaç saniye düşünürcesine gözlerini kıstı fakat ben alay ettiğini anlıyordum. “Haklısın. Senden kurtuluş biletimiz o adam.” Gözlerimi devirdim ve içlerinde en mantıklı davranabilecek kişi olduğum için onlara doğru yürümeye başladım. Ardıma kaçamak bir bakış atarken Leyla’yı kontrol ettim. Yüzünü ifadesiz tutmayı başarmıştı. Belki de Kerem’in burada olacağını biliyordu. Hepsi hareketlenip beni takip etmeye başladılar. Locanın dört merdivenini yavaş yavaş çıkıp oturdukları deri L koltuğun karşına geçtim. En sinir bozucu gülüşümü takındım, başımı hafifçe eğdim. “Seni ziyarete gelmiştik ama pek müsait görünmüyorsun.” Cihangir hiçbir ifade okunmayan bakışlarını üzerime dikti. Topuklu ayakkabımdan başlayarak maşayla şekillendirdiğim saçlarıma kadar alenen süzdü bedenimi. Bakışlarını kaçırıp boğazını temizledi. “Müsaitim. Buyurun,” derken eliyle aynı koltuğu işaret etti. Feza öfkeyle adım attığında elimi karnına yerleştirdim. Gözlerimi ardı ardına kırparken “Abi lütfen,” dedim. Gülmemek içi zor tutuyordum kendimi. “Benim için sakin kalalım bu gece.” Herkes öyle bir ilişkimiz olmadığını bildiği için daha eğlenceliydi. Leman tiyatro izleme moduna bürünmüştü çoktan. Dudaklarındaki alay eden gülüşü seve seve yok ederdim, eğer konumumuz farklı olsaydı. Feza şaşkın bakışlarıyla beni süzerken ilk harekete geçen sandığımın aksine Leman oldu. Koltuğun uzaktaki ucuna oturup çantasını masaya yerleştirdi. Saçlarını omzunun gerisine atarken etrafa göz gezdirdi, garsonu arıyordu. Feza’nın eli belime dokundu, vücudumu koltuğa doğru yönlendirdi. Benim lafımla böyle davranmayacağı için Enver Bey’in onu uyardığını düşünmekten kendimi alamadım. Hayatımızda binbir oyun dönüyordu, kim düşman kim dost bilemiyordum. Cihangir’in yanına oturmamı elini uzatıp işaret etti. Dediğini yaptım. Leyla abisinin yanına yerleşti. Gözlerini hiç kimseye temas ettirmiyordu. Kürkümü çıkarıp koltuğun arkasına yerleştirirken masadaki herkesin birbirine öldürmek istercesine baktığı gerçeğini görmezden gelmeye çalıştım. “Geçmiş olsun, Uhde.” Kerem’in alay dolu sesi çalan yabancı şarkıyı bastırdı. “Duyduğuma göre kötü şeyler yaşamışsın.” Feza’nın kasılan çenesine ufak bir bakış attım, Leman kaşlarını çattı. Leyla kucağında birleştirdiği ellerini sımsıkı kapattı. Benim onun evinde dağılmış halime aldanıp bu oyundan zevk alıyordu Kerem. Umduğunu bulamayacaktı. “Sağol,” demekle yetindim. Bugün birileriyle savaşmaktan ziyade daha barışçıl bir tavır sergileyecektim. Tufan ayakta dikilince duyduğum rahatsızlığı görmezden gelmeyi denedim, bakışları her hareketimi itinayla takip ediyordu. Masaya konulan meyvelere odaklandım. Uzanıp bir elma dilimi alırken kimseyle göz göze gelmedim. Feza Cihangir’e laf sokmaya çalıştı, Leman adamın tekine içki gönderdi, Leyla hiçbir şey yapmadan sadece oturdu, Kerem sodasını yudumlamakla meşguldü. Absürt olaylar silsilesi içinde sıkılıp kalmıştım. Israrla meyve yemeye devam ettiğimden Cihangir’in parfüm kokusu etrafımı sardığında şaşırmadım. “Yemek yemedin mi?” “Seni alakadar etmez,” diye kestirip attım. Saçımın önüme düşen tutamını kulağımın ardına sıkıştırmasına izin verdim. “Seninle ilgilendiğimi söylemiştim,” dediğinde göz devirme isteğimi bastırdım. Başımı çevirip onunla burun buruna geldim. Aramızda yine milimler vardı. Stratejik düşünmem lazımdı. “Cihangir,” dedim adını söylemek ağzımda tuhaf bir tat bıraksa da. Madem nişanlısı koruyan adamı oynamak istiyordu, ona yardım edecektim. Sol bacağımı, sağ bacağımın üstüne atarak yırtmacımı görmesine olanak sağladım. “Benimle ilgilenmek mi istiyorsun?” Bir an şaşkınlıkla gözleri büyüdü. Benden ters tepki bekliyordu fakat ben flört etmekle meşguldüm. Sağ elimi kaldırıp yakınımdaki sakallarına dokundum yavaşça. “Benim de seninle ilgilenmemi ister misin?” Geri çekildi, dudaklarımdaki sahte tebessüm soldu. Kaşları çatıldı. Başını çevirerek parmaklarımı boşa çıkardı. Havada kalan elimi yavaşça indirdim. Herkes şaşkındı, emindim. Benden beklenmeyen bir tavır içindeydim. Kerem’in telefonu gözüme ilişti, masadaydı. Bakışım birkaç saniye bile sürmemişti, Cihangir’in sertleşen sesini duydum kulağımın dibinde. “Yerinde olsam, aklımdan bile geçirmezdim.” Elendi, fark edildim. Gözlerimi devirirken “Neyi aklından geçirmezdin?” diye sordum ilgisizce. Reddetmek lazımdı, başıma bela alamayacak kadar boka batmıştım. “Sen biliyorsun neyi aklından geçirmemen gerektiğini. Zeki kadınsın.” Okkalı bir küfür etmek vardı da… Dediği gibi ben zeki kadındım. İlgimi yeniden meyve tabağına çevirecektim ki mekanın sağ tarafında hareketlenme oldu. Siyah takım elbiseleri içinde, kulağındaki kulaklıktan anladığım kadarıyla koruma olan adam, birisini hırpalıyordu. Cihangir konuşmadı bile, sadece elini kaldırdı ve gel işareti yaptı. İri yapılı adam kolundan tutup sürüklediği bir çocukla masamınızın önüne kadar geldi. Çocuk sırılsıklamdı, üstü başı kir içindeydi. On bir yaşlarında olmalıydı. Kıyafetlerinin rengi soluktu, tişörtünde yırtıklar vardı. Titremesini durduramıyordu. Üşüdüğünü tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktu. “Acil çıkış kapısından içeri sızmış efendim.” Çocuk hızla hepimize göz attı. Korkmuş görünüyordu. Bakışları benimle karşılaşınca aldığı nefesler derinleşti. Yumruklarımı istemsizce sıktım. Geçmişimdeki her şey gömdüğüm yerde debelendi, daha derine ittim. Umursamazca meyve tabağına uzandım, bir dilim elma alıp dudaklarıma götürdüm. O çocuğun başına gelecekler hakkında hiçbir şey yapamazdım, yapmayacaktım. “Açtım çünkü!” diye haykırdığında müzik sesini bile bastırdı sesi. “Kapı mutfağa açılıyor sandım!” “Hırsızlık yapacaktın yani,” diyen koruma çocuğu yakasından tuttuğu için kolaylıkla sarstı. “Yeter,” dedi Cihangir keskin bir sesle. Koruma durdu, hareketlenip kurtulmaya çalışan çocuk da durdu. Bu sahneyi izlemek istemiyordum. O yüzden sol bacağımı indirip ayaklandım. “Ben lavaboya gidiyorum,” dediğimde bakışlar bir anlığına bana çevrildi. Leyla’nın hüzün dolu gözlerinin hedefi oldum. Benim on dört yıl önceki o halimi biliyordu, sonuçta ilk karşılaştığımızda tam olarak böyle görünüyordum. Başımı çevirip masanın etrafından dolandım ve korumanın yanından geçip tuvaletin bulunduğu kısma yöneldim. Gidemedim. Hiç beklemediğim bir şey oldu. “Abla,” diye bağıran çocuk resmen üstüme atladı. Koruma dikkatini bana vermişken boşluğundan faydalanmıştı. Saten elbisemin eteklerine sımsıkı sarılınca donup kaldım. Onu çekiştiren adama pabuç bırakmıyordu. Dengemi koruyabilmek için tek elimi havaya kaldırarak korumayı durdurdum. Çocuğun sol eli eteğiminden kurtulup parmaklarıma dolandı. “Çok açım abla, özür dilerim. Yemin ederim bir daha yapmam. Bana ceza vermesinler! Beni polise götürmesinler.” Çocuğun söylediği kelimeleri anlamlandıramıyordum çünkü ufacık parmakları ürkek tavrına uymayan kıvraklıkla avucuma metal bir şey bıraktı. Bakışları keskinleşti. “Affedin beni abla,” diye yeniden elbiseme asıldı. Mavi cam misali parlayan gözlerinde gördüğüm şeyle tamamen dumur olmuştum. Açlıktan falan içeri sızmamıştı, benim için gelmişti. Avucuma bıraktığı şeyle görevini tamamlamış olduğundan ellerini üzerimden çekip korumaya tutundu. “Özür dilerim abi, yemin ederim bir daha yapmayacağım!” Sağ elim sımsıkı kapandı. “Çocuğu bırakın,” dedim defalarca karışmayacağımı aklımdan geçirdiğim halde. Kimsenin yüzüne bakmadım, bakacak gücü bulamadım. Kendime ihanet ettim. İki gündür takındığım tavır darmadağın oldu. Yüreğimin derinlerine herkesten sakladığım yaşanmışlıklar, duvarları tırmalıyordu. İzin vermedim. Tırmalamaya devam etti. Boğazıma kadar yükselen acıyı bastırdım. Avucumu açmadım ama içinde ne olduğunu biliyordum. Elli kuruştu. 2008 yılında bir ekmek ve su parasıydı. Çocuğun dudaklarının iki yana kıvrıldığını gördüm, artık o ürkek tavrı tamamen yok olup gitmişti. Sadece bana bakıyordu. Az çok tahmin edebiliyordum onu kimin gönderdiğini. Geçmişimden gelen, kaçtığım her şeye ait birisi. Benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Çünkü on altı yıl önce o elli kuruş için aynı oyunu ben oynamıştım. Yaka paça zenginlerle dolu bir mekanda sürüklenmiş, aç olduğumu haykırmış, asla yeniden mutfaklarına girmeyeceğimi söyleyerek ulaşmam gereken adamın pantolonuna yapışıp eline not bırakmıştım. On yaşındaydım o zaman. “Çocuğu bırakın!” Ses tonum istemsizce yükseldi. Koruma ne yapacağını bilmez halde bakışlarını masaya çevirdi, bense sadece çocuğa bakıyordum. Cihangir onay vermiş olmalı ki adam çocuğun yakalarını rahat bıraktı. Ustaca tişörtünü düzeltmesini izledim, başını cesaretle kaldırdı. Onu ifşa edeceğimi düşünüyordu. Korkusuz bakışlarını gözlerime dikti. “Yemek yemek ister misin?” Çocuk afalladı. Sol dizimin üstüne çöktüm, onunla aynı boya geldim. Topuklu ayakkabılarım canımı yakmasına rağmen direndim. “Aç olduğunu söyledin,” dedim tehditvari tavrımla. “Değil misin?” Mavi gözlerini kırpıştırdı, birkaç adım geriye gidecek oldu. Sol elimle kolundan yakaladım. Şaşkınlığını hissedebiliyordum. Bakışlarını kaçırıp etrafta gezdirdi. Onu hırpalayacağımı düşünüyordu muhtemelen. Tahminlerinin tam tersi olması korkusunu körüklemişti. “Açım,” dedi ama sesi kısıktı. Az önce bağıran çocuk kendi değilmiş gibi. “Yemek yiyeceksin,” dedim gözlerimi ona dikerek. Boştaki elinin tersiyle burnunu sildi. “Sonra ne olacak?” diye sorduğunda kalbime saplanan ince sızıyla irkildim. Onun karnını doyurup sonrasında bir şey isteyeceğimi düşünüyordu muhtemelen. “Hiçbir şey,” dedim güven vermek isterken. Gülümsemeye çalıştım ama başaramadığıma emindim. Bakışlarımı çocuktan uzaklaştırıp korumaya diktim. “Yemek getirin.” Hiç kimseyi umursamamaya kararlıydım. “Herhangi bir tercihin var mı?” diye sordum çocuğa. Tereddütle bir bana bir korumaya baktı. “Yok,” dedi sadece. Öne eğdiğim sol dizimden destek alarak ayağa kalktım. Koruma yüzünü buruşturduğunda “Ne yapıyorsun?” dedim sakin kalmaya çalışarak. “Yemek getirsene.” “Asıl sen ne yapıyorsun Uhde?” Soru beklediğim yerden, Cihangir’den gelmişti. Hala onlara dönmemiştim. O yüzden omuz silkmekle yetindim. Yüz ifadelerini görmek istemiyordum. Leyla’nın anlayış dolu bakışı, Feza ile Leman’ın acıyan hali, Kerem ve işbirlikçilerinin ima dolu ifadeleriyle karşı karşıya kalmak tercihlerim arasında değildi. “Çocuğu doyurun, ben lavaboya gidiyorum.” Kimseyle göz göze gelmeden çocuğu başında dikilen korumaya bırakıp yürümeye başladım. Adımlarımı lavabolara doğru yönlendirsem de hedefim farklıydı. Acil çıkış kapısı yakındaydı. Böyle yerlerde hep mutfak ile lavabolar arasındaki yerlere yapılırdı. Sırtımda gezinen bakışları hissetsem de arkamı dönüp kontrol etmedim. Görüş açılarından çıktığıma emin olunca lavaboların önünden sağa saptım. Personel odasını da geçtim, mutfağa gelmeden acil çıkış kapısına ulaşmıştım, tam da tahmin ettiğim gibi. Topuklu ayakkabımın tıkırtıları sakin koridorda çınlıyordu. Hızlıca etrafı kolaçan ettim. Kimsecikler yoktu, hemen dışarı çıktım. Yağmur çok fena bastırmıştı, vücuduma çarpan soğuk hava dalgasıyla tüylerim diken diken oldu. Ara sokağa açılıyordu kapı. Seri adımlar atmaya çalışsam da ayakkabı beni yavaşlatıyordu. Asıl sokağa çıktığımda tenimdeki her yere minik iğneler batırılıyormuş hissiyle sarıp sarmalandım. Su damlacıkları öyle sert çarpıyordu ki on adım atamadan sırılsıklam olmuştum. Sadece cılız lambaların aydınlattığı boş sokağa bakarken kaldırımdan inip yolu ortaladım. Amacım açık hedef haline gelebilmekti. Esen rüzgarla beraber dağılan saçlarımı geriye itelerken istediğim şey gerçekleşti. Belli bir melodiyle ıslık sesi çınladı. Yüzüme çarpan damlalar yüzünden görüş açım pusluydu, yine de karşımdaki her kimse saklanıyordu. Çünkü net görüşe sahip olamasam da sokak hala boştu. Herhangi bir silüet yoktu. Islık sesi geçmişimden hatırladığım melodiyle çalmaya devam ediyorken birkaç adım daha attım. Sol elimi gözlerime siper etsem de işe yaramadı. Ses beynimin içinde çalmaya devam ederken elimi indirip daha sert adımlarla arşınladım sokağı. Dayanıksız topuklu ayakkabılarım yüzünden ayaklarım su içinde kalmıştı, elbisem vücuduma tamamen yapışacak kadar ıslanmıştı, makyajımın gözlerimden akıp gittiğini hissedebiliyordum. Yolu yarıladığımda ses kesildi. Muhtemelen tam olmamı istediğini noktadaydım. Hala sımsıkı kapattığım sağ avucumun içindeki para vücudumda sıcak kalan tek şeydi. Bakışlarımı çevremde gezdirdim, bir tarafımda binalar devam ediyordu fakat diğer tarafta sadece yüksek duvarlar vardı. Duvarın üzerinde gördüğüm yazı yağmur yüzünden az çok okunur haldeydi. Yeni yazılmıştı, kurumadığı için de boyası akıyordu. “Senin için geldim K…” Uhde olmadan önce kullandığım isim çoktan silinmişti. Zihnim karardı. Aynı anda onlarca şey düşündüm istemsizce. Önce Enver Bey’in sesi çınladı kulaklarımda. “Bir adın bile yoktu, Uhde.” dedi. Feza’nın cümleleri geldi hemen sonra. “Sen ölümcül derecede zehirli bir çiçeksin,” dediğinde ensemde başlayan ağrı şakaklarıma tırmandı. Ardından Kerem’in sesini yükseldi. “Burada birisi havlayacaksa bu kişinin ben olmadığı çok açık değil mi?” Ellerim yumruk halinde başıma gitti. Susmaları gerekiyordu. Yetmedi. Leyla’nın cümleleri süzüldü beynimde. “Sen babam gibi değildin,” dedi hiç acımadan. Devam etti. “Babam sana hayat vermedi, Uhde. Babam seni öldürdü. On iki yaşındaki bir kız çocuğunu öldürdü. Onu kullandı. Ona hiç görmemesi gereken şeyler gösterdi. Onun canını yaktı.” Tufan bile geri durmadı. Zihnimin duvarları yıkılmıştı bir kere. “Sokak köpeği gibi ne kadar aç kalırsan kal, yaşıyorsun,” derken sesine yansıyan nefreti saklamadı. Cihangir hesap sordu uzaklardan. “Sana işkence etmelerine neden izin verdin?” Bütün sesler ardı ardına yankılandı kulaklarımda. Bedenim hem soğuktan hem çektiği mental acıdan kaskatı kesilmişti. Saç diplerim sızlıyordu. Titreyen vücudumu hareket ettirmeye çalıştım, kımıldamadı. Kalbim göğüs kafesimi daralttı, nefes alamıyordum. Koyu karanlığın içinde çırpındım. Kulaklarım dışındaki tüm duyularım kapandı. Uğultu şeklinde cümleler defalarca tekrar etti beynimde. Soluk borum alev aldı, iki büklüm oldum. Nabzımın her atışı boynumdaki atardamardaydı. Tüm sesleri kesen şey yeniden başlayan belli ritimdeki ıslık oldu. Birileri beni kolumdan tutup sürüklüyormuş gibi hissettim. Çırpınamadım, boyun da eğmedim. Yumruklarımı daha sıkı bastırdım kulaklarıma. Birileri gelsin istedim. Kurtarılmak istedim. Herhangi birisi bana sarılıp teselli versin, her şeyin geçeceğini söylesin, sırtımı sıvazlasın istedim. Kim olduğu fark etmeksizin bir kişi beni olduğum gibi görsün istedim. Kimse gelmedi ve benim için şaşırtıcı değildi. Ne çocukluğumda ne yetişkinliğimde kimse beni kurtarmayacaktı. Kendimi sadece ben kurtarabilirdim. O yüzden çöktüğüm yerden titrememe rağmen dimdik kalktım, yüzümü tamamen ıslatan damlaları sol elimle temizledim, parçalanan duvarlarımı yeniden ördüm, yüzümdeki boş ifadeyi sabitledim. Travmalarım veya psikolojik durumum hakkında daha sonra endişelenebilirdim. Arkamı dönüp acil çıkış kapısına doğru koşar adımlarla yürüdüm. Kaçmam gerekiyorsa kaçacaktım: geçmişimden, yaşadıklarımdan, yaşayacaklarımdan, en kötüsü kendimden. Zamanı geldiğindeyse daha güçlü karşısına dikilecektim her şeyin. On yaşındaki bir ekmek ve su parasına muhtaç sokak çocuğu değildim artık, yirmi altı yaşındaki Uhde Kandemir’dim. Kapıyı iteleyip içeri girince kasılan bedenime çarpan sıcak havayla iç çektim. Ciğerlerim acıyordu, gerçi olanları düşününce gayette iyi idare ediyordu. Kaymamaya dikkat ederek personellere görünmeden lavaboların bulunduğu koridora çıktım. Nefeslerim sakinleşmiş, kafamın içindeki sesler susmuş, aklım başıma gelmişti. Sert adımlarımı locaya çevirdim. Bana dönen şaşkın, alay dolu ve anlamsız bakışların ağırlığından etkilenmedim. Müzik sesi önceki zamana göre kısılmıştı. Beni ilk fark eden Leyla oldu her zamanki gibi. Yüksek sesle ismimi söylediğini dudak kıpırtılarından anladım. Masadaki gözlerin hepsi üzerime çevrildi. Feza ile Cihangir aynı anda ayaklandı halimi görünce. Leyla’da birkaç saniyelik duraksamanın ardından peşlerinden ayağa kalktı. Diğerlerinin tepkisi umurunda değildi, bakmadım bile. Dört merdivenin basamağını her şey yolunda tavrımla rahat rahat çıktım. Karşılarına dikildiğimde duruşumun aksine harabe gibi göründüğüm farkındaydım. Saçımdan ve elbisemden su tanecikleri damlıyordu. Vücudumdaki titreme için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Makyajımı ne kadar temizlersem temizleyeyim yüzüme dağıldığına emindim. Ayakkabılarım mevtaydı. Hiç mimik kullanmadan ve kimsenin konuşmasına izin vermeden sorumu yönelttim. “Havlu falan var mı?” Birkaç saniye sonra ortalık karıştı. “Yemin ederim, sen çıldırmışsın!” Leyla’nın haklı isyanı herkesi galeyana getiriverdi. Feza ileri atılıp koltuğun arkasına yerleştirdiğim kürkü eline aldı, yanıma gelirken aynı anda söyleniyordu. “Sende akıl ne arar ki zaten? Lavabo deyip o kadar zaman gelmeyince anlamalıydım bir boklar yediğini,” derken kürkün iç değil, tüylü kısmıyla elbisenin açıkta bıraktığı omuz ve sırtımdaki ıslaklığı kurulamaya çalıştı. Bir anlığına geri çekilmeye çalıştım. “O kürk…” diye başladım ama titremekten birbirine vuran dişlerim ve Feza’nın konuşursan ölürsün ifadesi yüzünden susmayı tercih ettim. Eğer cümlelerimi ağzıma tıkmasaydı baya pahalı olduğunu söyleyecektim. Leman konuşunca bakışlarım ona döndü, elinde tuttuğu kadehi bana doğru kaldırdı. “Senin manyaklığına,” deyip kalan içeceği tek yudumda içti. Cihangir çoktan birilerine emirler yağdırıyordu, ne istediğini algılayamadım ortalığın karışıklığından. İlk defa sesini duyduğum Ali Atalar kahkaha atınca ona döndüm bu sefer. Kaşlarım çatılır gibi oldu. “Kerem,” diye başladı arkadaşıyla konuşurcasına ama benimle göz göze geldi. “Ben bu kadının tehditlerinden biraz korkmaya başladım. Kendine bunu yapan bize neler yapmaz?” İşaret parmağımla önce onu gösterdim sonra şakağımı. “Aklını alırım.” Kerem, ellerini teslim olduğunu gösterir gibi havaya kaldırdı. “Aynen Ali, bu kadından bana silah doğrulttuğunda bile şu an korktuğum kadar korkmadım.” “Komik misin sen?” dedim öfkeyle fakat hiç aldırmadı. Gerçi karşımda tamamen ıslanmış ve soğuktan titreyen biri bana sinirlense bende ciddiye almazdım. Onlarla irtibatı kesebilmek için “Üşüyorum,” dedim. Nasıl sırılsıklam olmuşsam, değdirdikleri her kumaş benden beter hale geliyordu. Leyla yeniden saç tutamlarıma uzandı, sıkarak suyunu azaltmaya çalıştı. Feza kendi ceketini omuzlarıma bıraktı. Başım dönmüştü. Masaya göz gezdirirken “Çocuk nerede?” dedim göremediğim için. “Şu an problem o mu?” diye evladını azarlayan bir anne misali iki elini beline attı Leyla. Şaşkındım çünkü genelde tam tersi konumlarda olurduk. “Yemek yemeye götürdüler çocuğu,” diyen Cihangir sol bileğimi kavrayıp kendine çekti beni. Hamlesini beklemediğim için yalpaladım. Zaten Kandemir ailesinin tavırlarına anlam veremezken en büyük darbe, Cihangir’den geldi. Beni koltuğa oturttu, o anki kafa karışıklığımdan faydalandı. Önce nereden geldiğini bilmediğim bir havlu sardı vücuduma. Ardından yere çömeldi, sağ ayak bileğimi saran ipleri açmaya başladı. Topuklu ayakkabılarımı çıkarıyordu. Sıcak parmakları tenime değince huylanıp geri kaçınmaya çalıştığımda tek bakışıyla beni etkisiz hale getirdi. İki ayakkabıyı da kenara atınca korumalardan birinin uzattığı ayak havlusuyla ayaklarımı sarıp sarmaladı. Kimsenin bunu beklemediğini ifadelerinden görebiliyordum. Ne düşündüklerini de tahmin edebiliyordum. Cihangir Payiz, Uhde Kandemir’in önünde diz çökmüştü.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE