İhtişamlı, müstakil evin önündeydik. Arabadan inecek gücü kendimde bulamıyordum. Kafamı geriye yasladım, Leyla’nın ağzıma sokuşturduğu ilaca direnmeyi kesip yuttum. Beynim işlevini tamamen kaybetmişti, Enver Bey’e ne söyleyeceğim hakkında en ufak fikrim yoktu. Cengiz konuşmanın nasıl gerçekleştiğinden az çok bahsetmişti. Cihangir’in beni bulduğunu, konutuna götürdüğünü söylemişti. Enver Bey ise manevi kızına düşkünlüğünü göstermek için korumasını ve öz kızını benim yanıma göndermişti. İşin aslında Leyla’yı durduramamış, ben uyanıp bir şeyleri ifşa etmeyeyim diye başıma Cengiz’i dikmişti.
Herkes kaçırıldım sanıyordu, işin o kısmını da halletmişti. Her şey düşünülmüş, uyarlanmıştı. Bende mağdur rolünü güzelce oynamalıydım.
Arabanın kapısınından gelen sesle bakışlarım dışarı kaydı.
Tufan, benim için kapıyı açıyordu.
Ana resmi görebilmek ruh halimi kötüleştiriyordu. Burası tam cehennemdi: beni beş gün önce depoya kilitleyen adam, bugün arabadan inmem için kapımı açıyordu. Kime ne olacağını patronumuz Enver Bey seçiyordu.
“Yaşıyorsun,” dedi ben inip onun kişisel alanına fazla yaklaştığımda. Ne Cengiz, ne Leyla duymadı. Ses tonundaki öfkeyi gizleme gereği görmedi, yüz ifadesini bile kontrol etmedi. Benden nefret edenler top on listesine adını eklemeye karar verdim. Cezamı kesenin kendisi olması bile nefretini hafifletmemişti. “Sokak köpeği gibi ne kadar aç kalırsan kal, yaşıyorsun.”
Rüzgar esti, kollarımı bedenime doladım. Yaptığı imanın canımı sıkacağını düşünüyorsa yanılıyordu. Dudaklarım tatsız bir gülüşle iki yana kıvrıldı.
“Sende yaşıyorsun, Tufan.” Bakışlarım onun gözlerine değdi. Onun karanlık gözlerindeki yansımama baktım. “Oraya buraya saldıran kuduz bir köpek gibi yaşıyorsun.”
Kapıyı kapatmadan omzuna çarparak onu ardımda bıraktım ve yürümeye başladım, öfkeyle kapıyı çarptı. Adımlarımı uzun tutmamaya özen gösterdim. Topallamamak için savaş veriyordum, kimseye canımın acıdığını gösteremezdim.
Eve girdiğimizde Leyla ile Cengiz beni geriden takip ediyordu. Cengiz bir şeyler sormak istediğinde onu görmezden geldim. Anladı. Israrcı olmadı. Adımlarını ardımda tutmaya özen gösterdi.
Enver Bey, salondaydı. Tek kişilik bej rengi koltukta oturuyordu. Başka kimse ortalıkta görünmüyordu. Herkesi bir şekilde göndermişti tahminimce. Gerginliğimin yükseldiğini hissettim.
Bizi görür görmez ayağa kalktı.
“Kızlarım sonunda evin yolunu bulabildiler,” derken sesi eğleniyor gibiydi, tehlikenin sinyallerinin yalnızca ben farkına vardım. Kollarını iki yana açtı. Leyla babasına yürüdü, ben ise karşısında sadece durdum. Kızına sarılıp saçlarını okşadı.
“Güzel kızım, sana bir soru soracağım.”
Leyla kirpiklerini kırpıştırdı, benden kat be kat sakindi. Babasının sorgulamayacağını düşünüyordu, yanılıyordu.
“Tabii, baba.”
Ben Tufan’ın peşimizden gelişinden bir haltlar döndüğünü anlamıştım. Benim ardımda duruyordu, bir adım geride. Kapı ile benim aramda, kaçamayacağım bir yerde. Cengiz sağımdaydı. Zihnim hızla çalışmaya başladı. Leyla’nın yüzüne düşen bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırdı Enver Bey. Hareketlerinden anladığım kadarıyla yalanımızı yakalamıştı. Cihangir’in değil, Kerem’in evinde olduğumuzu biliyordu.
“Neredeydiniz?”
Leyla hata yaparak bir anlığına nefesini tuttu, yalan konusunda pek becerikli değildi. Sorunun böyle geleceğini tahmin edememişti. Şaşkınlık dolu sesi kulağımda çınladı.
“Cihangir Bey’in konutunda…”
Enver Bey anlarcasına başını salladı, ardından Tufan’a gülümsedi. Her şey bir anda gerçekleşti. Tufan belindeki silahı çekti, Cengiz’de endişeyle kendi silahını çıkardı. Leyla’nın dudaklarından bir çığlık koptu. Korkuyla ellerini ağzına bastırdı. Bana doğru adım atmaya yeltendiğinde babasının kolları bedenine sarılıp onu durdurdu. Çırpınışları yersizdi.
Tufan’ın elindeki metal enseme dayandı, Cengiz’in elindeki silah Tufan’ın şakağına.
“Cengiz indir silahını.”
Bakışlarım Cengiz’e döndü, eğer indirmezse Enver Bey’i daha fazla kışkırtırdık. Gerek yoktu, başka bir olayı kaldıracak gücüm kalmamıştı. Yüzümde ne gördü bilmiyorum fakat Cengiz silahını indirip beline yerleştirdi.
Yine gözlerini kaçırıyordu, bana bakamadı.
“Yeniden soruyorum, Leyla. Neredeydiniz güzel kızım benim?”
Korkumu bastırdım, kalbim göğüs kafesime çok hızlı vuruyordu. Yumruklarımı sıkıp tırnaklarımı avuç içime bastırdım, böylelikle titrememi durdurabildim. Nabzım yavaş yavaş normal ritme dönüyorken kendime defalarca tehlikede olmadığımı söyledim. Yapabileceğim en iyi şey sakin kalmaktı. Enver Bey, öz kızına bunu yaşatıyorsa öfkesi gözünü kör etmiş demekti.
“Cihangir’in konutunda…”
Leyla’nın sesi çok cılızdı. Çırpınarak kurtulacağını anlamayınca kolları iki yana düştü cansızca. Kabullenmişti, başka şansı da yoktu zaten. Kafama bir silah dayalıydı.
“…Baba, korkuyorum.”
Silahın metali enseme dokunmaya devam ederken tenimde yol çizdi. Kulağımın arkasından dolandı, şakağıma dayandı. Hala gözümü kırpmadan Enver Bey ve Leyla’ya bakıyordum.
Tufan etrafımda gezinen bir akbaba gibiydi, bu durumdan en büyük zevki onun aldığına emindim.
“Kendimi tekrar etmekten hoşlanmadığımı biliyorsun, Leyla. Sen benim gözbebeğimsin. Seni korkutmaktan nefret ediyorum ama söyle bana… Neredeydiniz?”
Leyla’nın ağlamak üzere olduğunu gösteren kızarmış gözleri bana döndü. Gözümü iki kere kırptım, yalanına devam etmesi gerekiyordu. Buradan dönemezdik. Şu an yalan söylediğini itiraf ederse gerçekten beynime kurşunu yiyebilirdim. Komutumu aldı.
“Cihangir’in evindeydik, gerçekten!”
Tek şansıma sığınarak zar attım.
“Leyla, o evin Kerem Güçlü’ye ait olduğunu bilmiyor.”
Kumar oynuyordum, kendi hayatımla. Belki de bizi yemliyordu ama gerçekleri biliyor olma ihtimalini es geçemedim. Ki şu an bilmese bile öğrenmesi zaten an meselesiydi.
Enver Bey’in korkunç bakışları bana döndü.
“Konuşabileceğini söyledim mi?”
Gözlerimi botlarıma indirdim, şu an karşılık vermemek daha doğruydu. Üstümde hala erkek eşofmanlarının olduğunu fark ettim.
Leyla benden cesaret alarak role girmeye çalıştı. “Nasıl yani? Biz Cihangir Bey’in evinde değil miydik?” derken titreyen ellerimi birbirine yapıştırdı. Silahın namlusu şakağıma sertçe dürttüğünde bakışlarım Tufan’a döndü. Dudakları iki yana kıvrılmıştı. Gerçekte değil ama hayalinde o tetiği defalarca çektiğine yemin edebilirdim.
Tehlikeliydi bir şeyler. Susmam gerektiğini bilsem de Leyla daha fazla konuşamazdı. Mevzu bahis hayatımdı. O yüzden ağzımı açarken kafama kurşunu yesem dahi pişman olmayacağımı biliyordum, en azından sefil hayatım için bir şeyler yapmaya çalışmış olurdum.
“Leyla’nın haberi yoktu,” dediğimde Enver Bey kızını bırakıp şiddetle yanıma kadar geldi. Aramızda iki adımlık mesafe vardı. Öfkeyle kararan koyu renk gözleri mimiklerimin her santiminde gezindi. Dudağım seğirmek üzereydi, sertçe yutkundum. Terlediğimi hissediyordum oysa hava buz gibiydi. Oda normalde kocamandı ama benim için gitgide küçüldü. Sadece Enver Bey ve ben kalana dek.
“Leyla bilmiyordu, sen biliyordun.”
Birkaç saniye suskunluğum devam ettiği için silah şakağımı yeniden dürttü. Ensemdeki saçların tenime yapıştığına emindim, kum saatindeki zamanım doluyordu. Kerem’in evini bildiğimden haberi vardı. İç güdülerim beni yanıltmamıştı, Melek’i teslim etttiğimden de haberi vardı.
“Biliyordum…” dedim kelimelerimi özenle seçmeye çalışırken. “…Bilincim açık değildi.”
Eli havaya kalktığında gardımı almamak, kollarımla yüzümü gizlememek adına savaşmak zorunda kaldım. Gelecek darbeyi bekledim. Düşündüğümün aksine eli yavaşça omzuma indi. Acı vermemişti fakat dokunduğu yer duyduğum rahatsızlıktan ötürü kor alevle orayı deşiyorlarmış gibi hissettirdi. Tutuşu sıkılaştı.
“Madem bilincin açık değildi, bunun için sana kızamam.”
Kulağıma doğru eğildi, silah hala şakağıma temas ediyordu.
“İşime yarar bir şeyler bulduysan tabii.”
Bakışlarımı onun omuzlarına kilitledim. Zihnim bütün bulabileceğim bilgileri tarıyordu fakat algım çok kapalıydı. Birkaç saniyeliğine kaşlarım çatıldı, hemen ifademi düzelttim. Tam ağzımı açacağım anda Nevin Hanım benim kurtarıcım oldu. İçeriye adım atar atmaz dudaklarından bir çığlık koptu.
“Enver ne yapıyorsun?”
Leyla’ya koştuğunu gördüm, kızının solgun yanaklarına dokunup tek kolunu omzuna doladı. Sakin olmasını mırıldanırken Leyla’nın sol şakağına öpücük kondurup saçını okşadı. Silah hala şakağımdaydı. Bakışları bir saniyeliğine beni buldu. Yüzündeki her zamanki memnuniyetsiz ifade belirdi, on dört yıldır onunla aynı evde yaşamıyormuşum gibi tek cümle kurdu.
“Halı ipekten biliyorsun değil mi?”
Gözlerim yerdeki halıya kaydı. Benim kanımla kirlenmemesi gereken pahalı kumaşa bakarken varlığımın önemsizliği yüzüme vurdu. Göğüs kafesimin ortasına bir şeyler oturmuştu. Kelimelerle tarif edemeyeceğim bir şeyler…
Yumruklarımı mümkünmüşçesine daha çok sıktım, avuç içlerim yanmaya başladı.
Enver Bey tek kelime etmeden hala beni izliyordu. Eşine ve kızına dönüp bakmamamıştı.
“Şöyle şeyleri evde yapma dedim kaç kere sana!”
Nevin Hanım söylenerek kızını merdivenlere doğru götürdü, Leyla’nın rengi iyice gitmişti. Omzunun üstünden bana bakmaya çalıştı, annesi engel oldu. “Tufan,” dedi Enver Bey koltuğuna doğru yürürken. Hepimiz ağzından çıkacak kelimeyi bekliyorduk. Koltuğa ilk geldiğimiz zamanki gibi yerleşti. Sehpanın üzerine konmuş kahvesinden bir yudum aldı. Şakağımdan kayan ter damlasının kulağıma doğru ilerlediğini hissettim. Dışarıya vuramasam da kendimi sabit tutmak sınırlarımı çok zorlamıştı. Elindeki türk kahvesi fincanını yere fırlattığında nefesimi tuttum. Porselen parkede irrite edici bir ses çıkarıp kırıldı ve halının kenarını tamamen kahverengiye boyadı. Titrememi durduramadım.
“Silahı indir.”
Mesaj netti.
Halının lekelenmesi umurunda değildi, ne kahveyle ne de benim kirli kanımla.
Namlu vücudumla teması kestiğinde rahatça nefes alabildim. Kirlenmiş halıya bakmamaya çalışarak gözlerimi boş boş etrafta gezdirdim. “Odana git,” diye emir verdi sadece. Arkamı dönerek merdivenlere ilerledim, ardımda üç çift göz vardı fakat sadece Cengiz’in endişesini hissedebiliyordum. Merdivenleri sırtımı dik tutamadan çıktım, her adım ayak tabanlarımı yaktı. Sanki alev alev yanan bir ateşin üstünde yürüyordum. Odama girebildiğimde üstümdeki kıyafetleri çıkarmadan vücudumu yatağa attım. Ayağımdaki postalları zar zor çıkardım, kıyafetimi değiştirecek enerjim yoktu.
Günlerdir bilincimin açık olduğu an sayılıydı fakat uyumazsam delirecektim. O yüzden gözlerimi kapattım.
O kopkoyu karanlığa gömülürken yeniden yalnız olacağımı düşünmüştüm ama zihnim bana oyun oynadı. Gölgelerde bir yerlerde beni izleyen biri vardı.
(…)
Uykuyla uyanıklık arasındaki ince bir çizgide, odamda birinin varlığını hissettim. Zihnim yavaşça açılırken gözlerimi kırpıştırdım. Yüz üstü uyuyakaldığım için yatakta toparlanıp oturdum.
Feza, karşımdaki duvara yaslanmıştı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, bana bakıyordu. Hala soğuk algınlığımı tamamen atamamıştım, vücudumu gerdirirken “Ne istiyorsun?” dedim ama sesim zar zor çıktı. Uyku mahmurluğundan mı hastalıktan mı, emin değildim.
“Neredeydin?”
İki avucumu şakaklarıma bastırdım, ilaçlarla bile geçiremediğim baş ağrım uyanır uyanmaz beni gafil avlamıştı. Nefret ettiğim Feza’yı görmek de migrenimi azdırıyor olabilirdi tabii!
“Cehennemin dibindeydim, Feza. Ne istiyorsun?”
“O belli,” derken bal rengi gözleri çenemde biraz fazla oyalandı. Her zamanki gibi değildi. Başka bir gün olsa, bu durumdan keyif alırdı. Şimdiyse anlayamadığım şekilde huzursuz görünüyordu. Onun tavrına anlam veremezken “İlaç getirdim,” diye devam etti.
İç sıkıntım artıyordu. Odama en son ne zaman birisi gelmişti, hatırlamıyordum. O yüzden yataktan bacaklarımı sallandırırken komodinin üstünde duran ilaç kutuları ve bir bardak suya boş boş baktım.
“Çalışanlardan birine söyleseydin ya.”
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Hala kendime gelmeye çalışıyordum, odamda pencere olmadığından saat hakkında pek fikrim yoktu. Nereden geldiğini bilmediğim cep telefonumda komodinin üstündeydi, çevirip saate baktım.
17.12
Akşam yemeğine bir saatten az kalmıştı. Ayağa kalkmak için hamle yaptığımda üst bacağım yeniden sızladı, yüzümü buruşturdum. Yanaklarımı şişirip derin bir nefes verirken hala her hareketimi izleyen Feza’ya döndüm.
“Sirk maymunu muyum ben Feza? Ne bakıyorsun?”
Sessiz kalmayı tercih etti. İşte bu yeniydi, Feza genellikle benimle kavga ederdi. Hala duvara yaslı halde bekliyordu ve rahatsız hissetmeye başlamıştım.
“Duş alacağım, beni rahat bırak.”
Dişlerimi sıkarak ayağa kalkmayı başardım, herhangi bir insanın karşısında güçsüz görünmekten nefret ettiğimden beni takip eden bakışlardan kurtulmak için umursamaz görünmeye çalıştım. Odamın kapısına doğru ilerlediğimde tişörtümün yakası çekiştirildi. Omzuma silkeleyerek tutuşundan kurtuldum. Biraz enerjim olsaydı, çok sinirlenirdim. Yoktu.
Feza nihayet hareket etmişti, artık karşımda dikiliyordu. Söylediğim hiçbir şeye cevap vermeyip soru sordu.
“Babam mıydı?”
Sustum. Gözlerine bakmadım. Koluna uzandım, dirseğinin yukarısını kavrayıp kapıya doğru iteledim. Duruşu sıkıydı. Etkilenmedi.
“Babam mıydı, Uhde?”
Benden nasıl bir cevap duymak istiyordu, bilmiyordum.
“Babansa ne yapacaksın Feza?”
Bir şey söyleyemedi. Dudaklarım alay dolu gülüşle iki yana kıvrıldı. “Bende öyle düşünmüştüm,” dedim sessizliğinden güç alarak. Kolunu yeniden kavramaya yeltendiğimde sağ eliyle bileğimi yakaladı. Su toplayan yerler düzelmemişti, canımın acısıyla inlememi durduramadım. Parmakları gevşedi, bileğimden koluma kaydı. Yaraları yeni fark etmişcesine daha rahat bakabileceği bir açıyla çevirdi bileğimi.
“Buraya ne oldu?”
Kolumu tutuşundan kurtardım. Daha fazla tahammül edemeyecektim.
“Sana ne Feza, ne olduysa oldu!”
Şansını zorlamadı, birkaç adım geri giderek aramızdaki mesafeyi açtı. “Akşam yemeğine müstakbel nişanlın gelecek. Hazırlıklı ol,” deyip kendini odadan dışarı attı. Tavrındaki değişimin sebebini anlayamamıştım, umurumda da değildi. Peşinden çıkıp kendimi koridordaki banyoya attım.
Aslında düşündüğümden daha hızlı toparlamıştım. Tufan’ın hırpaladığı yerler dışında oldukça iyiydim. Çenemdeki morluk, fondötenle kapatılacak kadar silikleşmişti. Hızlıca duşumu aldım. Yeniden odama geçip giyinirken hatta saçlarımın dalgalarını düzeltirken bile Cihangir’i düşünmeyi reddettim.
Her zamanki gibiydim: siyah pantolon, siyah kazak ve aynı renk postallar.
Saçlarımı kurutmadım, zaten kısa olduğundan hızlıca kuruyordu.
Makyaj yapmadım, sadece çenemdeki morluğu kapattım.
Merdivenlerden iniyorken saat 17.56’ydı.
Salona girdiğimde zihnimin gerilerine atıp durmadan kaçındığım adamı yemek masasında oturuyor halde buldum.
Ben ve Leyla dışında herkes masadaydı.
Herkes rolüne hazırdı.
Küçük adımlarla masaya yürüdüm. Feza ile Cihangir’in yanı boştu, karşılıklı oturuyorlardı. Leman, Feza’nın sol yanındaydı. Nevin Hanım ile Enver Bey masanın uçlarında karşılıklı oturmuşlardı. Birkaç saniye duraksadığım için sevgili müstakbel nişanlım ayağa kalktı. Sağ yanındaki sandalyeyi çekti ve oturmamı işaret etti. Kimsenin suratına bakmadan onun çektiği sandalyeye ilerledim. Yerleşirken bakışlarım Leyla’nın boş yerine kaydı.
“Feza, kardeşini çağır.”
Enver Bey’in soğuk sesi ortamdaki gerginliği bir üst seviyeye taşıdı. Feza tek kelime etmeden Leyla’yı çağırmaya gitti. Saçlarıma dokunan eli hissettiğimde irkilmekten alıkoyamadım kendimi. Cihangir ıslak tutamlara doladı işaret parmağını. Bütün odağım istemsizce ona kaydı. Saçlarını taramıştı, koyu kahverengi tutamların birkaç alnına dökülmüştü. Siyah takım elbisesi içine siyah gömlek giymişti, kravatı yoktu. Gömleğinin üst iki düğmesi açıktı. Sakallarını en son gördüğüm gibi hala tıraş etmemişti. Gözlerine baktığımda tuhaf bulduğum ışıltılar yeniden üzerimde gezindi.
“Üşütürsün böyle,” diyerek saç tutamlarıma dokunmaya devam etti. Karnımın üstüne taş koymuşlardı sanki, adını koyamadığım bir ağırlık basmıştı oraya. Bir anlığına saçımı çekme ihtimalini düşünürken teması rahatsızlık verdi. Kaçınmadım ama yüz ifademi de engelleyemedim.
“İyi böyle.”
Ağzımdan çıkabilen tek cümle buydu.
Sağ tarafımdaki gözlerimi kapatan saç tellerini kulağımın arkasına itelerken yüzümün her köşesini inceledi, bir an sonra parmakları çenemdeydi. Yaralan yere fazla bastırmadan ovaladığında şiddetle kendimi geri çektim. Kapatıcıyla gizlediğim hafif morluğu ortaya çıkarıyordu, manyak.
“Aileni üzmemek için saklamana gerek yok, bir bakayım.”
O an nerede olduğumuzu hatırladım. Enver Bey’e döndüm, ruhsuz gibi görünen ama içten içe öfkeyle kaynayan bakışları benim üzerimdeydi. “Neden bahsediyorsun?” dedi Leman gerçek bir merakla. Nevin Hanım’ın gözlerini devirdiğini gördüğümde içimdeki biriken gerginlik açığa çıktı.
“Susar mısın?”
Cihangir’in kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı, dudağının tek tarafı yukarı kıvrıldı. Gamzesini görünce bakışlarımı kaçırdım. Beni anlayacağını umuyordum fakat umduğum gibi olmadı. Gerçi neden anlamasını istediğimi de bilmiyordum ya!
Susmadı.
“Neden saklamalıyız? Sana bunu kimin yaptığını bulacağım ve onu yaptıkları için pişman edeceğim, Uhde.”
Leman’ın gözleri büyürken bütün ilgisinin bize çevrildiğini emin oldum. Küfür etmemek amacıyla dudaklarımı birbirine bastırdım. Enver Bey’in öfkesiyle karşı karşıya kalacak olan bendim, böyle saçmalaması gerekiyor muydu gerçekten?
“Uhde’ye ne yaptılar ki?”
Leman’ın sorusu kalbimin hızlanmasına sebep oldu, gerginliğim had safhadaydı. Son zamanlarda aklım öyle bulanmıştı ki kim neyi biliyor takip etmek zorlaşmıştı. Etrafımı saran binlerce yalan vardı ve ben uygununu bulmalıydım. Çok yorucuydu. “Bir şey yapmadılar,” diye başladım cümleye ama Cihangir’in uzun parmakları yeniden çenemde gezindi. Temasıyla iyice sinirlendim.
“Onu kaçırıp bir depoya kilitlediler. Canını yaktılar.”
Cümlelerinin canımı acıtmaması gerekiyordu. Kayıtsız kalmam lazımdı. “Ben…” diye başladım konuşmaya ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Etrafımda binbir türlü olay dönüyordu, yetişemiyordum. Aklımın yavaşladığını hissediyordum oysa böyle bir lüksüm yoktu. Düşüncelerin arasında kaçış yolu arıyordum. Şakaklarımda hissettiğim dokunuşla irkilmem bu yüzdendi.
Cihangir’in dudakları, öğlen silah namlusuyla temas eden yere değiyordu.
Ona karşı gardımı öyle bir indirmiştim ki yaralarımı bulup onlara dokunuyordu. Buna izin veremezdim, duvarlarımı daha sağlam örmem gerekiyordu. Başımı çevirerek ondan kaçındım. Enver Bey’in yumruğu şiddetle masaya indi.
“Ne yaptığını sanıyorsun?”
Soruyu bir anlığına bile olsa bana yöneltiyor sanmıştım fakat bakışlarının hedefi Cihangir’di.
“Benim soframda böyle caka satamazsın, Payiz. Kızımı kaçıranları ve ona bunu yaşatanları arıyorum zaten. Sen, bu işe karışma. Ayrıca kızıma nasıl ve nerede yardımcı olduğunu biliyorum, onu başka zaman konuşacağız.”
Bana bunu yaşatanlarla aynı sofrada oturuyordum.
Cihangir düşündüğümün aksine çok sakindi. Sağ kolunu sandalyemin üstüne doğru attı. Gözlerini Enver Bey’e dikti.
“Uhde benim müstakbel nişanlım, ona yapılan bana yapılmıştır. Ben bana yapılan yanlışları hesabımı görmeden kapatmam. Kızınızı ben kurtardım, nerede ve nasıl olduğunun önemi mi var?”
Leman bile herhangi bir şekilde araya giremedi. Ortamdaki gerilimi en aza indirgemek için elimi sağ üst bacağıma bastırdım. Amacım acıdan gözlerim dolana dek baskıyı azaltmamaktı. Cihangir’in sımsıcak parmakları elime sarıldı ve planımı yarıda kesti. Ona bakmadım, şahit olduğu şeylerde umurumda değildi. Tutuşundan bir çırpıda kurtuldum. Korkmuş ve acı çekiyor gibi görünmek zorundaydım. Aklım nihayet çalışmaya başlamıştı. Cihangir benim ne olduğumu biliyordu fakat Enver Bey ona rol yaptığımı sanıyordu. O yüzden acilen bu durumdan kurtulmalıydım.
“Lütfen durun,” dedim dolan gözlerimi kırpıştırırken. “Bunları düşünmek… Beni korkutuyor. O anları hayatımdan silmek istiyorum. Kimse kimseden intikam falan almasın, görülecek bir hesap yok. Evime döndüm, bu bana yeter.”
Kollarımı vücuduma doladım, başımı hafifçe eğdim. Mağdur göründüğüme emin olunca kaçamak bakışlarımla etrafı taradım. Pek işe yaramamıştı. Tam Enver Bey bir şeyler söyleyeceği esnada Feza ile arkasında yürüyen Leyla içeri girdi.
Leyla kötü görünüyordu. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı ve şişmişti. Makyaj yapmamıştı. Saçlarını bile taramamıştı. Gelişigüzel topuz yapmıştı. Üzerine normalde tercih ettiği renkli kıyafetler yerine siyah bir sweat, gri eşofman geçirmişti. Ayaklarında pandufları vardı. Bugün için yaşanılanların sarsıcı olduğunu biliyordum ama Cihangir buradayken ikimizi de tehlikeye atıyordu.
“İyi akşamlar,” dedi güçsüzce. Feza’nın sağ tarafında kalan sandalyesine yürürken bakışlarını yerden kaldırmadı. Çalışanlardan birisi yemekleri servis etmeye geldiğinde bile kimseden çıt çıkmadı. Mutfakta çalışanlardan biri çorba doldurmak için Cihangir’in önündeki kaseye uzandı, müsaade etmedi. Cihangir kaseyi kavradı.
“Buraya yemek yemeye gelmedim.”
Enver Bey zar zor tutuyordu kendini. Sınırındaydı, biliyordum. Dudağının sol köşesi seğirmeye başlamıştı.
“Ne için geldin o zaman?”
Cihangir’in gözlerini üstümde hissettim.
“Nişanlımın iyi olup olmadığını görmeye geldim.”
Ona inanmak üzereydim, rahatsız ediciydi. İçimde bir yerlerde beni sadece kullandığını biliyordum. Enver Bey nasıl ona yakın olmak zorundaysa o da Enver Bey’e yakın olmak zorundaydı. Bense onların danışıklı dövüşünde köprü görevi gören bir sebeptim.
O an ilk tanıştığımız gün Cihangir’in söylediği cümleyi hatırladım.
Sen kendini şah olduğuna inandırmış bir piyonsun, Uhde.
Belki de sadece bir piyondum. Son günlerde kendimi inandırdığım bütün gerçekler birer birer parçalanıyordu. O parçalarda yine beni kesiyordu. Bugün Enver Bey sadece Leyla’dan birkaç cümle duyabilmek için kafama silah dayamıştı, ben şahı falan değildim. Aynı evin içinde geçirdiğimiz on dört yıl anlamsızdı.
“Henüz nişanlanmadınız,” dedi Enver Bey’in sesi. “Sınırlarını bil, Cihangir. Böyle devam ederse babanın hatırını bile tanımayacağım.”
Sandalyeme koyduğu kolu uzandı, omzumu kavradı. Bana bu kadar normalmişçesine dokunup durması sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Kıpırdandığımda tutuşu sertleşti. Hareketleri anlamsızdı, böyle davranmamalıydı.
“Biz her halükarda nişanlanacağız, Enver Bey. Bunu sizde çok iyi biliyorsunuz.”
Enver Kandemir, an itibariyle içinde tutmak zorunda kaldığı öfkeyle titremeye başlamıştı. Eğer Cihangir’e bir şey diyemezse acısını ben çekerdim. Bu fikirle saç diplerim sızladı sebepsizce.
“Yapma,” dedim fısıldayarak. Çok yorulmuştum. Bugün her şey öyle boğucuydu ki kendimi zar zor yataktan kaldırmıştım. Sürekli savaş alanında olmak zorlamaya başlamıştı bünyemi. Dayanamıyordum. Normal bir gün olsa asla bunu yapmazdım. Çekeceğim her acıya rağmen dimdik dururdum. Açlık, soğuk ve geçmişin izleri tahmin ettiğimden daha fazla sarsmıştı beni. O yüzden Cihangir’e dönüp rica eden bir bakış attım. “Yapma,” dedim bir tık daha yüksek sesle. Midemin yakıcı sıvısı yemek boruma tırmandı. Kesinlikle biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Cihangir’in tutuşu gevşedi anında. Siyaha çalan gözlerini üzerimde gezdirdi.
Onun bakışlarındaki tuhaf parıltılardan rahatsız olma sebebimi anladım o an. Çünkü göz rengi Enver Bey’in göz rengiyle neredeyse aynıydı.
Sandalyemi geri iterek ayaklanmaya çalıştığımda hareket kabiliyetimi kısıtladı. Omzuma bastırıp yeniden oturmamı sağladı ama kendi ayağa kalktı.
“Bugün gidiyorum ama şunu bilin ki bir daha Uhde’nin canı yanarsa burada kalmasına müsaade etmeyeceğim.”
Kimse tepki veremeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Bize tekrar bakmadı ama salondan çıkmadan önce “Yolu biliyorum. Uğurlamanıza gerek yok,” demeyi de ihmal etmedi.
Cihangir yemek masasını terk eder etmez herkes derin bir nefes aldı. “Gerçekten kaçırıldın mı?” diye sordu Leman. Kafasında oturmayan şeyler vardı, belliydi. “Hep hedef Leyla olurdu. Hayret. Neden seni kaçırsınlar ki?”
“Leman, kes!”
Enver Bey herkesin konuşma ihtimalini elinden aldı. O susmamızı söylemeden bile hepimizi susturabiliyordu. Bakışlarımı önümdeki tabağa kilitledim. Enver Bey’in sandalyesinin gıcırtısını duyduğumda gözlerim kapandı. Yaklaşan adım sesleriyle zihnim çığlık çığlığa bağırdı, kıpırdamadım. Soğuk parmakları enseme dokundu. Mide bulantım şiddetlendi. Kısa, ıslak tutamları kavrayıp geri geçtiğinde dudaklarımdan ufak bir inleme kaçtı. Saçlarımı uzatmamak çok doğru bir karardı.
Leyla’nın boğuk çığlığına bakılırsa yanındaki Feza ağzını kapatmıştı.
“Sana Cihangir hiçbir şeyden şüphelenmeyecek dedim mi demedim mi?”
Hiç alelen bana böyle davranmamıştı, Cihangir ile aralarındaki mesele her neyse otokontrolünü kaybetmesini sağlıyordu. Cevap vermediğim her an tutuşu sertleştiği için dişlerimi sıka sıka “Dediniz,” diye mırıldandım.
Kafamı sertçe öne itip beni rahat bıraktı.
“Dua et ki, sana değer veriyor gibi görünüyor. Yoksa çok daha fazla öfkelenirdim, Uhde.”
Az önce kafamı geriye yatıracak kadar sert çeken kendi değilmişçesine saçlarımın üstünü okşadı.
“Plan değişikliğine gidelim. Cihangir Payiz’i aşık et.”
Leyla’yla göz göze geldik. Akmayan yaşlarla parlıyordu gözleri. Canı yanan ben değil de oymuş gibi. Cevap vermediğim için Enver Bey “Duydun mu beni?” diye sordu. Transa girmişçesine hala kız kardeşime bakıyordum.
“Uhde!”
Sesiyle irkildim, hala yanıt bekliyordu.
“Duydum, yapacağım.”
Kahkahası herkesin renginin atmasına rağmen salonda yankılandı. Keyiflenmişti. Yemekler servis edildi, kimsenin ağzını bıçak açmadı. O gece bir daha Leyla’ya dönüp bakmadım. Ağzımda her an büyüyen ve midemi bulandıran yemeğe rağmen lokmaları yutmaya devam ettim. Açlıktan ölmeyecektim, kendim için en azından bu kadarını yapabilirdim.
Uhde Kandemir olarak Cihangir Payiz’i kendime aşık etmem imkansızdı.
Bu gerçekle yüzleşirken kafamda birkaç rota oluşturdum. Bir an önce Leyla ile kendimi kurtarmanın yolunu bulmam gerekiyordu.