7. BÖLÜM

2739 Kelimeler
Gerçek değildi çünkü canım yanmıyordu. Gerçek değildi çünkü açlık hissetmiyordum. Gerçek değildi çünkü o gündeydim. Bir karton kutunun üstündeydim, bedenim küçücüktü. Gerçek değildi çünkü Leyla’nın korku dolu, acıyan koyu kahverengi gözleri beni tanımıyormuş gibi bakıyordu. Bana doğru birkaç adım atıyordu fakat Enver Bey’in sert tutuşu yüzünden durduruluyordu. O tutuştan silkelenerek kurtuluyordu, aramızdaki mesafeyi kapatıyordu. Bakışlarındaki bir şeyler değişiyordu, ışıl ışıl parıldayan gözlerle sağ elini bana uzatıyordu. Kalbimin hızlandığını hissederken ellerime bakıyordum, kirliydi. Onunkiler ise tertemiz ve yarasızdı. Utanıp geri kaçınmaya çalıştığımda daha büyük kararlılıkla bana doğru bir adım atıyordu, elini ısrarla çekmiyordu. En sonunda uzanıyordum, parmaklarım onun avucunu kavrıyordu. Gerçek değildi çünkü bugünü çoktan yaşamıştım, nasıl bir cehenneme düşeceğimi hiç fark etmeden. “Uyanıyor,” sesi zihnimde çınlamıştı. Parmaklarımı kavrayan eli hissettim önce. Korku kalbimi ele geçirirken aklımı yerine getirmeye çalıştım. Beceremeyeceğimi anladığımda tüm gücümü topladım, yanımda varlığının farkında olduğum insanın boğazıma uzandım bir çırpıda. Gözlerimi açıldı fakat açık tutamadım. Işık huzmesi çok yoğundu, canımı yakmıştı. Leyla’nın sesi geldi kulaklarıma. “Benim, Uhde.” Elim boşluğa düştü, oydu. Boynuna uzandığım için biraz doğrulmuştum, baş dönmesiyle uğraşırken öksürüğümü tutamadım. Saçlarımda hissettiğim parmaklarla gözlerimi yeniden açmayı denedim. Tanımadığım bir odadaydım. Sol kolumda serum takılıydı, derin nefesler almaya çalıştım. Kendime gelemiyordum. Bakışlarımı etrafta gezdirdim, hiçbir şey göremiyordum. Perde sesini duyduğumda canımı yakan ışık huzmeleri hafifledi. “Uhde, kendine geldin mi?” Leyla’nın sesiyle son olanlar zihnime hücum etti. Gözlerimi açabildim. Leyla yanı başımdaydı. Ağlamaktan kızaran gözlerini kaçırdı, dudakları kemirilmekten kanamıştı. Saçını tepesinde topuz yapmış, eşofmanlarıyla karşımdaydı. Tamamen doğruldum. Üzerimde bana oldukça bol gelen gri tişört ve siyah eşofman vardı. Bakışlarım karşıya dikildiğinde Cihangir Payiz’i gördüm. Yanında Kerem ile Ali beni izliyordu. “Neredeyiz?” Sesim çatallanmıştı, boğazım acıdı. Leyla yanımdan kalktı, komodinin üzerindeki sürahiye uzandı, uzun cam bardağa su doldururken ellerinin titrediğini fark ettim. Herkes susmaya yemin etmiş gibiydi. Onlarla herhangi bir şekilde muhatap olmak istemediğimden sabırla bekledim. Elini çeneme dayayıp suyu bana içirmeye çalıştığında sağ kolumu kaldırarak onu durdurmak istedim. Bileğim kızarmıştı, bazı yerleri su bile toplamıştı. Kelepçe düşündüğümden daha fazla zarar vermişti. Bardağı bir çırpıda elinden aldım, suyu dudaklarıma götürdüm. Yudumu yutmaya çalışırken bile canımı yakmıştı. “Kerem’in evindeyiz.” Bardağı Leyla’nın eline tutuşturdum, battaniyeyi kenara iteledim ayaklarımla, sağ elimi uzatıp sol kolumdaki serum iğnesine uzandım. Bantı tutup çekecektim fakat dirseğime dolanan el beni durdurdu. Leyla değildi, Cihangir’di. “Hastasın.” Gözlerim saf bir nefretle ona döndü. Güçsüzlüğümden kaynaklanan bir nefretti. En zayıf halimle karşılarında olmak, kurt inine düşen kuzuymuşum gibi hissettirmişti. “Kolumu bırak,” diyebildim fakat öksürüklerimin ardı arkası kesilmiyordu. Kapının sesiyle bakışlarım oraya kaydığında Cengiz içeriye girdi. Tepsi tutuyordu, üzerinde kase vardı ve kaseden dumanlar çıkıyordu. “Uyandın mı?” Olanların şokunu atlatamadım. “Ne biçim kabus,” diye mırıldandım kendi kendime. “Bana bu kabusu gösteren bilinçaltımı da, bu evi de…” Bana doğru saçma bir sırıtışla yürüdü Cengiz. Cümlemi tamamlamama izin vermedi. “Sövmeye başladıysa kendine gelmiştir.” Ona cevap vermedim, bakışlarım Leyla’ya döndü. Konuşmadım, sadece baktım. Kaçındı benden, arkasını döndü ve tekrar sürahiye su doldurdu. “Cengiz…” diye mırıldandım kolumu Cihangir’in zayıf tutuşundan kurtarmaya çalışırken. “…Arabayı hazırla.” Cengiz duraksadı, bana anlamsız bir bakış attı ve hayretle “Şaka yapıyorsun herhalde,” diye söylendi. Aramızda birkaç adımlık mesafe kalmışken Cihangir kolumu yavaşça aşağı indirdi ve onun önünü kesti. Tepsiyi elinden alırken ikisinin arasında çatışmalı bir bakışma geçti. Cengiz deplasmanda olduğunun farkındaydı, tek kelime etmedi. Yatağın kenarına yerleşen Cihangir, tepsiyi kendi kucağına koydu. “Barış antlaşması mı imzalandı?” dedim güçsüzce ama alay ettiğim belliydi. “Çeneni hiç tutamıyorsun,” diye söylendi Cengiz. Cihangir elinde aldığı kaşığı çorbaya birkaç kez daldırıp çıkardı. Ardından doldurduğu kaşığı ağzıma doğru uzattı. Tek kaşımı sorgularcasına kaldırdım. “Dalga mı geçiyorsun?” Ses tonum soru sorar gibi çıkmıştı, engelleyememiştim. “Gayet ciddiyim.” Elini ittiğimde hamlemi beklemediğinden kaşıktaki çorba yatağa döküldü. Kerem’in kıpırdandığını gördüm. Sinir kat sayım istemsizce yükseliyordu. İçten içe bu halimden zevk aldığını düşünüyordum. “İç şunu işte, toparlamana yardım ediyoruz,” diye homurdandı ağzının içinden Kerem. Öfkeyle kanım kaynadı. “Yardımını al, bir tarafına so…” Küfrümü tamamlayamadım. “Hop!” Cengiz’in kaşları susmamı işaret edercesine havalandı. Deplasmanda olduğumuzun tek o farkındaydı. Resmen gözüm dönmüştü. Kerem daha da keyiflendi. Mazoşist bir yanı olduğuna emindim. “Ne demişler Uhde?” dediğinde gelecek darbeyi bekledim. “İyilik yap, denize at.” Tam tahmin ettiğim cümle… “Bari laf söyleyecekken beni kopyalama, çok ezikçe.” Alay dolu bakışı silindi. Sinirle bana doğru bir adım attı. Ali’nin eli onun koluna yapışıp durdurdu. Cengiz’e döndüm. “Anlaman için heceleyeyim mi?” derken artık sesim daha iyi çıkıyordu. “Arabayı hazırla, Cengiz.” Yeniden serumlu koluma uzandığımda çeneme dokunan parmaklar, yüzümü kendisine çevirdi. Cihangir… “Çorbayı içip kendine gelmeden hiçbir yere gitmiyorsun.” Tutuşundan kurtulmak için başımı salladığımda ıslak tutamlar yüzüme çarptı. Şaşkınlıkla irkildim, bana banyo mu yaptırmışlardı? “Burada durmayacağım,” dediğimde kabul etmez tavrıyla çenemi rahat bıraktı fakat kaşığı yeniden eline aldı. “İnadının temellerini sarstığım,” diye homurdandı Cengiz. Cihangir’in bana uzattığı kaşığı yeniden iteledim. Onu görmezden gelerek Cengiz’e döndüm. “Enver Bey’le konuştun mu?” Direk soruyu Cengiz’e yönelttiğim için odada soğuk rüzgarlar esti. Kimse ondan haz etmiyordu, farkındaydım. “Konuştum.” Burada olduğumu biliyordu. Baş ağrım tüm gücüyle şakaklarıma vururken “Böyle işin…” diye yeniden sövmeye başlamıştım ki kapı yeniden aralandı. “Uyandı mı?” diye mırıldanan neşeli sesi hemen tanıdım. Ömürlük vicdan azabım, altı yaşındaki Melek… Ali ileriye atıldı, küçük kıza doğru adım attı ama Melek onun tutuşundan kaçarak yatağa koştu. Gayriihtiyari sağ elimi sırtımın arkasına sakladım, bileğimdeki yarayı görmesini istemedim. Cihangir’in dizinin dibine ulaşınca gözlerinin içi parladı. “Uhde abla!” Gülümseye çalıştım, beceremedim. “Melek.” “İyi misin Uhde abla?” Şu an bir tokat yesem bu kadar sarsılmazdım. Ne Kandemir konağında yaşadığım onca olayda, ne o karanlık ve soğuk depoda kaldığım üç gün boyunca, ne de uyandığımda yanımda olan insanlardan böyle bir cümle duymamıştım. Çocuklar, gerçekten de bu kirli dünyaya fazlaydı. Ağlama özelliğimi kaybetmeseydim o cümleye saatlerce ağlayabilirdim. Serum olan kolumu uzatıp başını okşadım sadece. İyiyim diyemedim, kötüyüm de. Parlayan gözleri her hareketimi izliyordu. Leyla çocuğun yanına dizlerinin üzerine çömeldi. “Artık daha iyi.” Sırtını sıvazlıyordu, bense duyduğum cümleyi düşünüyordum. İyi miydim? Artık daha iyi miydim? Melek dudaklarını büzdü. Parmak uçlarında yükseldi ve Cihangir’in kucağındaki tepsiye dikkatle baktı. Niye kimse çocuğu dışarıya çıkarmak için harekete geçmiyordu? “Çorbasını içmezse iyileşemez ki. İçmemiş.” Kalçamı hafifçe kaydırarak hareket etmeyi denedim, canım yandı. Yüzümü istemsizce ekşittim, endişeyle saklamaya çalıştığım koluma uzandı küçük kız. Tutmasına izin vermedim. “Çorbanı içersen bir gece uyuyup uyandığında iyileşirsin,” diye söylendi. Sonra kısa kollarından destek alarak yatağa tırmandı. Kucağıma oturmaya yeltendi, onu durduramadım. Tufan’ın botuyla ezdiği üst bacağıma birdenbire oturduğunda öne doğru iki büklüm oldum. Korkuyla geriye çekildi. Hastalığım yüzünden hassaslaşmış olmalıydım yoksa canımı bu kadar yakması imkansızdı. “Özür dilerim,” dedi korkuyla. “Bir şey yok,” dedim en çok kendimi ikna etmeye çalışarak. “Düştüm, yara vardı orada. Sen yapmadın.” Endişe dolu bakışları yüzümü inceledi. Derin nefesler alarak acıyı bastırmaya çalıştım, aynı zamanda belli etmemeye. Gözlerimi birkaç kez kırptım. Cengiz’e döndüm. Olanlar mantık çerçevesinde değildi, bir bit yeniği vardı işin içinde. “Cihangir’in konutundasın teorik olarak.” Yeterli cevaptı, benim Kerem’in evinde olduğumu bilseydi buraya doluşurlardı, emindim. “Peki, neden orada değil buradayız?” Cihangir omuz silkti. “Burası daha yakındı.” “Ne boktan sebep!” diye yükseldiğimde Melek başını eğdi, korktuğunu fark edince derin bir nefes aldım. Sakinleşmem lazımdı. Cihangir’in siyaha çalan gözleri gözlerime kenetlendi, her zamanki gibi tuhaf parıltılar vardı. “Nabzın zayıflıyorken hiç de boktan bir sebep gibi değildi.” Gözlerimi devirdim. “Kahramancılık oyununuz ne zaman bitecek?” Melek bir anda eğilince tüm dikkatim dağıldı. Sağ üst bacağıma yaklaştı ve dudaklarını büzdü. Yanakları dolana dek şişirip kuvvetle üfledi. Bakışlarını bana kaldırıp gülümsedi. “Benim yaralarıma babam hep üflüyor, acısı geçiyor. Seninki de geçti mi?” Tehlikeli sularda yüzüyordum. Kalbim ağrımaya başlayınca “Geçti,” diye mırıldandım cılız bir sesle. “O zaman çorbanı da iç, tamamen iyileş abla.” Sağ elimi arkamdan çıkarırken bileğimi göreceklerdi, Cihangir bana çorbayı uzatırsa son gurur parçalarımı kaybedecektim. Kararsız kaldığımı anlayan Leyla, Cihangir’in karşısına oturup kaşığa uzandı. Müstakbel nişanlım, onu durdurdu. “Soğudu, değiştirelim.” “Gerek yok,” dedim sadece. Leyla bana özenle çorbayı yedirirken bakışları dudakları ve çenemin sol tarafı arasında gidip geldi. Tufan’ın dirsek attığı yer morarmış olmalıydı. Birkaç yudum alsam da midem bulandı. Leyla dolan gözlerini saklamak için çorbaya bakıyordu. “Yemek için kendini zorla, aç kaldın,” dedi titreyen sesiyle. “Gerek yok.” Kendimi yavaşça yastığa geri bıraktım. Bulantı şiddetleniyordu, öğürmeme engel olamadım. Sol tarafıma dönmeye çalıştım. Zihnim yine bulanmaya başlamıştı, enerjimin hepsini az önce kullanmıştım. Bacaklarımı karnıma doğru çektim, odada kimler vardı, kim gitmişti, kim izliyordu umursamadım. Yüz ifademi de koruyamadım. Tarhana çorbasının tadı yemek borumu tırmanıp ağzıma doldu. Yeniden öğürdüm. Endişeyle adımı söyleyen biri vardı. Tarhana çorbasını sevmezdim. Zihnimi güçsüzleştiren o olabilirdi. Mide bulantım çok daha fazlaydı artık. Kollarımı dizlerime dolamak istedim, gücüm yetmedi. Gözlerimin önünde beliren görüntüler akıp giderken öğürecek gücü bile bulamadım. Uykuya daldım mı yoksa anılarla mı boğuştum, bilmiyordum. (…) Dipdiri bir zihinle uyandım. Oda tamamen karanlığa boğulmuştu, geceydi muhtemelen. Yavaşça doğruldum, Leyla’nın iki eli sağ elime kapanmıştı. Sandalyede oturmasına rağmen başını yatağa koymuştu. Uyuyordu. Hareket etmeyi kestim. Onu uyandırmak istemiyordum. Su bardağına uzanmak için hamle yaptığımda hala serum askısına bağlı olduğumu fark ettim. Bitmemişti. Doluydu, yenisini taktıkları belliydi. Sıvı kaybımı kapatmaya çalışıyorlardı. Karşımda hareketlilik olduğunda nefesim kesildi. Bakışlarım hızla oraya döndü. Tek kişilik koltukta oturuyordu, Cihangir Payiz. Gölgede kaldığı için uyandığımda fark edememiştim. Sol ayağını sağ bacağının üstüne atmıştı, koltuğun yanlarına kollarını dayamıştı. Rahat görünüyordu. “Günaydın.” Rahat sesi içimdeki öfkeyi tetikledi. O yüzden hemen saldırı moduna geçtim ve nefret kustum. “Kaçarım diye başıma nöbetçi mi diktiler seni?” Yüzü karanlıkta kaldığından sadece parlayan gözlerini görebiliyordum. “Hayır, müstakbel nişanlımla ilgileniyorum sadece.” Yavaşça Leyla’nın tutuşundan sıyırdım elimi. Kıpırdandı, uyanmadı. İki elimi birbirine ses çıkarmadan vurdum. “Çok tatlısın, hadi nikah günü almaya!” Dudaklarının iki yana kıvrıldığını görür gibi oldum fakat emin olamadım. Kurtardığım elimi komodine uzattım ve su bardağını aldım. Birkaç yudum içerken bakışlarının ağırlığını her zerremde hissediyordum. Bardağı yerine yerleştirdim. Yatağa uzandım, uyuyamayacak kadar uyanıktım. Bakışlarımı pürüzsüz beyaz tavana diktim. “Enver Kandemir…” Sesini duysam da tepki vermemeye kararlıydım. “…Bunu sana o yaptı.” Kendinden emin konuşuyor olsa da kanıtı yoktu. Ortaya attığı fikir tamamen kendisine aitti. Sessizliğe sığındım, gözlerimi tavandan çekmedim. “Sadakatine hayran kaldım, kaçmaya çalışmamışsın bile.” Beni kışkırtmaya çalışıyordu. Psikolojik zımbırtılarına izin vermeyecektim. “Özellikle mi Kerem’in deposunu seçti? Ona yumruk attığın için?” Tavana daha dikkatli bakmaya başlayınca ortasında siyah bir nokta fark ettim. Düşündüğüm kadar pürüzsüz değildi. Kirlenmiş yere dikkatimi sabitledim. Tepki vermek istemiyordum. “Niye yardım istemedin, telefonun vardı.” Gözlerimi kapattım. Susmaya pek niyeti olmadığını düşünmüştüm ama yanıldım. Hışırtıları duyunca gerilen bedenim gevşedi, defolup gidiyordu. Konuşmayacağımı anlamıştı. Sol kolumu uzattım, oraya doğru dönüp bacaklarımı karnıma çektim. Dizlerimin yanında hareketlilik hissedince tepki vermemeye çalıştım. Yatağa dokunuyordu. Arkamda kalçamın birkaç santim ilerisinde kıpırtı oldu, diğeri ise kolumun hemen altında. Üstüme çıkmıştı fakat vücudumuzun herhangi bir noktası temas etmiyordu. “Bu haldeyken görünmez olmuyorsun, Uhde.” Gözlerimi açmamaya yemin etmiş gibi sımsıkı tuttum. Nefesi kulağıma çarpacak kadar yakınıma geldi ama hala temas yoktu. “Savunmasız oluyorsun, senin bile böyle bir yanın varmış,” diye mırıldandı. Ben insan değil miydim? Ah, onların gözünde değildim. Dudakları boynum ve çenem arasındaki noktaya tehlikeli derecede yaklaşınca “Bu yaptığın taciz,” dedim istemsizce. Gülüşünün titreşimini hissedebileceğim kadar yakınımdaydı. “Sadece uyumadığından emin oluyordum.” Sırt üstü döndüm. Gözlerimi araladım. Camdan süzülen azıcık ışıkta karşı karşıya kaldık. Kahverengi gözleri neredeyse siyah gibi görünüyordu. Sakallarını tıraş edemediği belliydi, köşeli yüz hatları yakından daha belirgindi. Yoğun bakışlarının yüzümün her santiminde gezindiğini hissedebiliyordum. Yakındık, çok tehlikeli bir yakınlık. “Neden karşı koymadın?” Nefesi dudaklarıma değen bir yakınlık. “Neye?” Bakışlarım istemsizce dudaklarına kaymıştı. Belli belirsiz tebessüm ettiğinde sol yanındaki saklanan gamzesi göründü. Kalbimin sıkıştığını hissettim. Nefes alamıyordum sanki. Varlığı odayı küçültmüştü. “Sana işkence etmelerine neden izin verdin?” Gözlerim, gözlerine değdi. “Sen buna işkence mi diyorsun?” Bakışları çeneme indi. “Sanırım sen farklı bir isim kullanıyorsun.” Ceza… İşkence değildi, kuralları çiğnediğim için cezaydı sadece. “Tepemden in, Cihangir. Çünkü istediğin her ne ise başaramayacaksın.” Cümlemi tamamlayıp bakışları Leyla’ya çevirdim. Uyanıp bir şeyleri yanlış anlamasını istemiyordum. Aramızdaki birkaç milimetre kaldığını hissettiğimde başımı çevirmek için çok geçti, Tufan’ın morarttığı yere, dudakları değmişti bile. Saniyelikti ama titrememi engelleyemedim. “Kurtulmak istediğinde…” diye mırıldandı kendini geri çeker çekmez. “…Bana gel.” Ağırlığı aniden yok oldu. Kafamı çevirdiğimde üstümden kalkmış, tişörtünü düzeltiyordu. Belki de rüya görüyordum. Artık gerçekten bilinçaltımın ebesine sağlam bir selam vermeliydim. Bu anın gerçek olmasını istemeyerek gözlerimi kapadım. Evet, kesinlikle rüyaydı. (…) “Ne zaman uyanacak?” “Bilmiyorum, Melek.” “Hasta mı hala?” “Bilmiyorum, Melek.” “Canı acıyor mudur?” “Bilmiyorum, Melek.” “Gözleri çok güzel değil mi?” “Çok güzel, Melek.” “Çok iyi bir abla değil mi?” “Çok,” diyen alay dolu sesi duyunca gözlerimi açma zamanının geldiğini anladım. Buradaki ikinci günüme uyanırken tamamen toparlanmış hissediyordum. Doğrulduğumda karşımdaki koltukta oturan Cengiz’le göz göze geldim. “Günaydın, uyuyan güzel.” Leyla yanımdaki sandalyede kucağında Melek’le oturuyordu. Odada başka kimse yoktu. “Bu durum sadece bana mı tuhaf geliyor?” dedim umursamazca. “Kerem Güçlü ile baban birbirini boğacak, biz böyle rahat rahat takılıyoruz burada.” Leyla gözlerini devirip cüzdanına uzandı, Cengiz ellerini birbirine vurup hevesle ovuşturdu. “Sana onu iyi tanıdığımı söylemiştim,” derken Leyla’nın uzattığı iki yüz liralık, beş banknotu alıverdi. Anlamsız bakışlarla ikisini izliyordum, avuçlarını yanaklarına dayayan küçük Melek’de beni. “Yani günaydın bile demeden nasıl konuya dalabilirsin?” Bakışlarım koluma takılı seruma döndü. Hala yarıdaydı, ne biçim işti bu! “Dördüncü serum o,” diye aydınlattı beni Cengiz. “Sıvı kaybını anca telafi edebildiler.” “Böbrek yetmezliğine sokmasaydınız bari.” Güldü. “Hazırlanın, bugün dönüyoruz.” Ellerini bacaklarına vurup ayağa kalktı. “Dışarıda bekliyorum,” dediğinde bakışlarım Leyla’ya döndü. Bana gülümsüyordu, kucağındaki Melek’i hafifçe hoplatırken. “Çok korkuttun bizi,” dedi usulca. “Saat kaç?” “On ikiye geliyor.” Ömrümün uykusunu uyumuşum yani! Gözlerim istemsizce dün gece Cihangir’in oturduğu koltuğa kaydı. “Konuşmamız gereken konular var,” demiştim ki şiddetle başını salladı Leyla. “Asıl senin dinlenmen gereken konular var. Kaçırıldın sonuçta.” “Ne?” Yüzü anlamamışçasına değişti. “Kaçırılmadın mı?” Enver Bey, kıymetlisi Leyla’ya bana ceza verdiğini söylemeyecekti tabii ki! Ne düşünüyordum ki? “Doğru, kaçırıldım.” “Kim olduğu hakkında bir fikrin var mı? Çok şükür ki seni buldular.” “Kerem’in kaçırmadığına eminsin yani?” dedim soru dolu bir ses tonuyla. “Eminim, o bana yalan söylemez.” Ağzıma dolanan tüm küfürleri geri ittim. Vücudumu esnetmeye başladım. Hareketsizlikten uyuşmuştum. Yataktan ayaklanırken hala boğazımın biraz tahriş olduğunu hissedebiliyordum. “Onlar nerede?” “Aşağıdalar.” Serumu çekip çıkardığımda “Uhde!” diye isyan etti. “Şuradan peçete uzatsana,” dedim sadece. Alelacele uzattığında kanamaya başlayan koluma bastırdım. Serumun ayarlarından akışını kapattım. Birkaç damla kan ve serumla yatağı kirlenmiştim fakat çok umurumda da değildi. Bacaklarımı yataktan sallandırırken Melek ile göz göze geldik. “İyi misin Uhde abla?” Atma şu zehirli oku be çocuk. Kanamayı durdurmak için sol kolumu kendime doğru çekip sağ elimle başını okşadım. “İyiyim.” Ayağa kalktığımda hafiften başım dönse de hızlı toparladım. Onlarda peşimden beni takip ediyordu. Sağ bacağımdaki et eziği hala zonkladığından topallamamı engelleyemedim. Karnım da ağrıyordu, dik durmak zordu. Odadan çıkınca gördüğüm merdivenle derin bir nefes aldım. Adımlarıma dikkat etmeye çalışarak yavaş yavaş indim. Merdiven salona açılıyordu, hepsi koltuklara yayılmış bir şeyler konuşuyorlardı. Beni gördüklerinde sessizlik oluştu. Hiçbirine bakmamaya çalışarak dış kapıya ilerledim. Kerem’in sesi ardımdan yükseldi. “Teşekkür etmeyecek misin?” Omzumun üstünden döndüm. “Yaptığın iyiliği denize atmamış mıydın?” Ayağa kalktı. “Senden insanlık beklemek hata.” Alayla güldüm. “Beni kurtarmanızı istedim mi?” “Kurtarmasaydık da geberip gitseydin,” dediğinde Cihangir’in ayaklandığını gördüm. Bana arkasını dönüktü, bir şey söyledi mi yoksa sadece baktı bilmiyordum. Buna rağmen Kerem başını hafifçe eğdi. Modu düşmüş görünüyordu. Leyla bir adım arkamdaydı ve Kerem’i kırgın gözlerle izliyordu. Onları umursamadan kapıya döndüm. Müstakbel nişanlımın sesi tüm salonu doldurdu. “Sizi ben bırakayım.” Cihangir’i şiddetle reddettim. Ne ile karşılaşacağımı ben bile bilmiyordum. Onu olaya dahil edersem her şey kötüleşebilirdi. Tek cümleyle konuyu kapattım. “Bizi Cengiz götürecek.” Leyla yorum yapmadı. Cihangir üstelemedi. Kapıdan çıkarken nefret dolu bakışların hedefindeydim. Beni nereden buldular, benden nefret ederken niye yardım ettiler, bilmiyordum. Onlarla alakalı her şeyi düşünmeyi erteledim. Şu an daha büyük bir problemim vardı. Arabaya binerken düşünebildiğim tek şey, Enver Kandemir’e vereceğim hesaptı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE