6. BÖLÜM

3598 Kelimeler
İncecik bir buz kütlesinin üzerinde yürüyordum. Kırılmazsa ve yürümeye devam edersem ayaklarım donacaktı, kırılırsa yine ayaklarıma batacaktı. Öyle bir bataklığa saplanmıştım ki canlı kalmam söz konusu değildi. Enver Kandemir’in bir kalbi yoktu. Hayatında olan veya olmayan herkes için o adamın kalbi katılaşmıştı. Eşi ve çocukları dahil gözden çıkaramayacağı kimse yoktu. Leyla bunu biliyordu. Ona karşı daha yumuşak davransa dahi biliyordu. Nasıl böyle bir aptallık yapabilirdi? Nasıl ikimizi birden ateşin ortasına atabilirdi? O kanımdan değil canımdan olduğu için suçlaması daha kolay birine öfkelendim. Kerem Güçlü’ye… O yüzden sıratındaki sırıtışı yumruğumla silerken hiç üzgün değildim. İkinci darbeyi indiremeden kalın kollar beni sarıp sarmaladı. Bir şeyler duyuyordum, birkaç kelime. Zihnim öyle bir pusun ardına hapsolmuştu ki beynim cümleleri algılayamıyordu. Beni tutan kişi güçlüydü ya da şu an ben güçsüzdüm. Ona doğru hamle yapıyordum lakin beni tutan kişinin kollarından kurtulamıyordum. Görüş açıma Leyla’nın koyu kahverengi gözleri girdi, karşımdaydı. Avuç içlerinin yüzüme değdiğini hissediyordum. Uyuşmuş gibiydim. Otokontrolümü böyle kaybettiğim bir zamanı hatırlamıyordum. “Uhde, sakinleş. Lütfen!” Bana yalvarışı kulaklarıma çalındığında rüyadan uyanmışçasına kendime geldim. Beni tutan kişi Cengiz’di. Kerem dengesini kaybedip yere kapaklanmıştı ve hala orada duruyordu. Leyla ise gözlerine dolan yaşlarla ağlamamak için direnirken benim karşıma dikilmişti. Oysa o hep benim yanımda dururdu, karşımda değil. Kendime geldiğimi anlayan Cengiz kollarını gevşettiğinde ondan silkinerek kurtuldum. Algısı açık bir zihin daha beterdi. Beynimdeki onlarca düşünce birbiriyle iç içe geçmişti. Leyla’nın bileğini kavrayıp onu sürüklemek üzereyken önüme başka bir beden dikildi. Cihangir Payiz. “Burada kafana göre davranamazsın, Uhde.” Gözlerim kısıldı. “Şimdi hiç sırası değil,” derken sesimi dümdüz tutmaya çalıştım. “Ama uyarmak istiyorsan cici babamı arayıp beni şikayet edebilirsin. O beni uyarır.” Rol kesmenin bir anlamı var mıydı? Cihangir her şeyi biliyordu. Onun biricik manevi kızı değil de köpeği olduğumu mesela. Bana prensesler gibi davranılmadığını ve önüme kırmızı halılar serilmediğini. Şimdi neden cici kız gibi davranmak zorunda olmalıydım ki? “Burası…” diye başladı cümlesine ama dinleyecek takatim yoktu. “Tarafsız bölge, biliyorum.” Cümlesini benim tamamlamamdan rahatsızlık duyduğunu anladığımda devam ettim. “Artık pek de tarafsız değil gibi Cihangir, benimle nişanlanacağın için.” Kime ne rolü yaptığımı bile unutmuş durumdaydım. Cengiz’e döndüm sol elimi uzatarak beklentiyle baktım. Sağ elim hala sıkı sıkıya Leyla’nın bileğine dolanmıştı. Anahtarları çıkarıp bana uzattığında şaşkın görünüyordu. Muhtemelen neler olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ki olmaması işime gelirdi. Çünkü ipimiz çekilmek üzereydi. Leyla’yı yarı sürükler yarı yürütür vaziyette peşimden götürürken kimse beni durdurmadı. Valeler arabayı getirirken de ön koltuğa binerken de hiç sesini çıkarmadan bekledi. Şoför koltuğuna yerleştiğimde hızla arabayı çalıştırdım ve sürmeye başladım. Nereye gittiğimiz hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece başıma ağrılar sokan ve kanımı kaynatan öfkeyle arabayı sürüyordum. Gözyaşlarına hıçkırıkları eklendiğinde “Bir şey söyle,” diye patladı Leyla. “Uhde bir şeyler söyle artık!” “Bunu nasıl yapabilirsin?” Sesim yüksek değildi, aksine kısıktı. Hıçkırıkları artarken cevap vermesine izin vermedim. “Leyla sen böyle bir şeyi nasıl yapabilirsin? Baban bizi öldürür. Önce beni sonra seni öldürür, sen bunu bilmiyor musun? Karşımızdaki adam Kerem Güçlü, hatırlıyor musun onun kim olduğunu?” “Asıl sen hiçbir şey hatırlamıyorsun!” Hıçkırıkları arasında hala bana bağırıyordu. “Neyi hatırlamıyorum Leyla?” “Babamın sana nasıl davrandığını! Nasıl bir durumun içine hapsolduğumuzdan senin haberin yok, Uhde! Yaşanacakların farkındayım tamam mı? Çocuk değilim ben!” Arabayı gelişigüzel bir yere park edip alev alev yanan bakışlarımı ona çevirdim. “Bir şeylerin farkında olmayan sensin, Leyla. O adam seni kullanıyor.” Başını iki yana sallayarak şiddetle inkar etti. Makyajı tamamen akmıştı, harap haldeydi. “Hayır, beni seviyor.” Güldüm. Öyle samimiyetten uzaktı ki gülüşüm. “Nesiniz siz? Romeo ve Juliet mi? Kendini öldürtecek misin kızım sen? Kerem seni seviyor öyle mi? Ne olacak sanıyorsun? Babasıyla çiçek çikolata alıp gelecekler, baban da sizin sonsuz aşkınız karşısında yumuşayıp sana düğün mü yapacak? Sonra sonsuza kadar mutlu yaşarsınız belki ne dersin? Bu adamlar piyasanın içinden geçiyorlar! Birbirilerini düşürecek anı kolluyorlar anlamıyor musun? Kerem seni kandırmış, kendi babana düşman etmiş ve seni kendi evine casus olarak yerleştirmiş. Seven insan böyle mi yapar?” Nefes nefeseydim. Öfkeme engel olmak öyle zordu ki kalbim göğüs kafesimi delip geçmek istiyor gibi atıyordu. Leyla gözyaşlarını temizleyip kendini sakinleştirirken direksiyonu kavradım. Ellerimi sabit tutmalıydım. Yoksa kötü şeyler yapabilirdim. Avuç içlerim acıyana ve parmak boğumlarım bembeyaz olana dek sıktım. “Bilmediğin şeyler var,” dedi kendinde güç bulabildiğinde. Sesi titriyordu, ondan daha fazla titreyen şey ise kalbimdi. Öyle dehşet verici bir oyunun içine düşmüştüm ki her yanım yangın yeriydi. Ne kendimi ne Leyla’yı kurtarabilecek en ufak açık yoktu. “Hem sende babama çok güzel duygular beslemiyorsun, Uhde.” Gözlerim belki de hiç dökmeyeceğim gözyaşlarıyla yandı. Ağlama özelliğimi yitireli çok uzun zaman olmuştu. O yüzden sadece kızardıklarını tahmin edebiliyordum. “Babanı sevmemek ile babana karşı muhbirlik yapmak farklı şeyler, Leyla. Ben o eve seninle girdim ama baban bana bir isim verdi. Bana bir şekilde hayat verdi, anlıyor musun?” Leyla biriktirdiği tüm siniriyle torpido kısmının üstüne vurdu ardı ardına. Avuç içleri kızarmaya başladığında bile onu durduracak gücü bulamadım kendimde. Her kelimesinde bir kez daha vuruyordu. “Babam sana hayat vermedi, Uhde. Babam seni öldürdü. On iki yaşındaki bir kız çocuğunu öldürdü. Onu kullandı. Ona hiç görmemesi gereken şeyler gösterdi. Onun canını yaktı. Bunların hepsinin sorumlusu benim ve bunu düzelteceğim.” Ardından durdu. Nefes nefeseydi, ben gibi. Başını sertçe arkaya atınca saçları tüm yüzünü kapattı, artık ağlamıyordu. Bense onu anlamaya çalışıyor ama başaramıyordum. Aramızdaki sessizlik uzayıp giderken ensemden başlayan bir ağrı zonklayarak şakaklarıma ilerledi. Leyla kendini toparlayabildiğinde bakışlarını bana çevirdi. “Babamı devireceğim.” Sözlerini tamamladığında başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. Bunların hepsi saçmalıktı. Gözlerimi açtığımda alaycı bakışlarıma karşılık vermedi. “Kerem Güçlü ile beraber mi? Planınız ne? Babanın yemeğine zehir mi katacaksınız?” Bakışlarını kaçırmadı. Ağlamaktan kızaran koyu kahverengi gözlerinde bugüne dek görmediğim bir kararlılıkla bana baktı. “Babamı öldürmekten bahsetmiyorum. Devirmekten bahsediyorum.” Gözlerini kaçıran ben oldum. “Babanı devirebileceğini mi düşünüyorsun?” “Evet.” Baş ağrısı yoğunlaştı, ellerimi şakaklarıma götürüp tüm gücümle bastırdım. Biraz olsun ağrıyı dindirmesini umuyordum. “O zaman babanı hiç tanımamışsındır.” Kollarını göğsünde kavuşturdu küskün bir çocuk gibi. “Onun zaafları var,” derken düşünceli görünüyordu. “Babanın zaafı falan yok,” dedim öfke içinde cümleyi bitirmesini bile bekleyemeden. Hepimizi tek kalemde siler atardı, bunu nasıl göremediğini bilmiyordum. Bakışlarını görünce anladım, kendisinin zaaf olduğunu düşünüyordu. “Kerem ile tekrar görüşmeyeceksin.” Kesin bir dille uyardım. Beklediğimin aksine göğsünde kavuşturduğu kollarını aşağı indirdi. Bakışları değişti. Beni yaralayacağını bile bile o cümleyi kurdu. “Sen benim bakıcım değilsin. Ne yapıp yapmayacağımı söyleyemezsin.” Siyah film çekilen cam tıklandığında sıçradı, oysa ben çoktan dikiz aynasından Cengiz’i ve Jetta ile bize yetişen adamları görmüştüm. Camı indirdim sakince. Yüzüme sahte olduğunu gizlediğim bir tebessüm yerleştirdim. “Yakalandık mı?” Cengiz bana şaşkınlıkla bakıyordu, gözleri yanımda oturan Leyla’ya kaydı. “Enver Bey aradı, şirkete çağırıyor.” “Tamam.” Cengiz’in sorgulamasına izin vermeden camı yeniden kapattım. Arabayı çalıştırırken hiçbir şey söylemedim. Leyla’da konuşmak istiyor gibi görünmüyordu. Galiba problemi Kerem ile halletmek zorunda kalacaktım. Arabayı sürerken başımın içindeki zonklama beni bayıltma raddesine getirdi. Torpido gözüne uzandım, ustalıkla ağrı kesiciyi bulup içinden bir tane aldığımda bile Leyla küskünlüğünü korudu. Dizleri kapıya doğru çevirmiş, gözlerini akıp giden trafiğe dikmişti. Ağrı kesiciyi içip radyoya uzandım. Düşünmekten şarkıyı duymuyordum fakat ortamdaki havayı sakinleştireceğini ummuştum. Beklediğimin aksine Leyla birkaç dakika sonra hareketlenip radyoyu kapattı. Sevgilisine yumruk attığım için çok kızgın olmalıydı. Arabayı park ettiğimde kaçarcasına kapıyı açıp indi. Onun peşine takıldım, şirkete girdik. Peşimizdeki koruma ordusu hala bizimleydi. Leyla’nın ardında kalabilmek için küçük adımlar atmaya çalıştım. Asansöre binerken bizi gören her çalışan saygıyla selam veriyordu. Herkes Enver Kandemir’in manevi kızının ne kadar şanslı olduğunu konuşurdu, keşke gerçekleri görebilselerdi. Bir sandalyenin üzerinde, boynuma dolanmış halatla yaşıyordum. Her an ayağımın altındaki sandalye devrilebilirdi. On ikinci kata geldiğimizde indik. Enver Bey, komut vermiş olmalı ki sekreteri bizi durdurmadı. Doğrudan odasına gittik. Kapısından içeri girdiğimizde bilgisayar ekranına kilitlenmişti. Bize dönüp bakmadı bile. “Leyla, sen Leman’ın yanına git.” Endişe vücudumdaki her hücreye aynı anda yayıldı, kalp atışlarım hızlanmaya başlıyorken nefes alamayacak gibi hissettim. Bir anda odadaki tüm oksijen çekilivermişti sanki. Avuç içlerim terlemeye başlamıştı. Leyla birkaç saniye duraksadı. Gözleri benim ile babasının arasındaki gidip geldi. Bana olan öfkesi, endişesini yendi. Tek kelime etmeden odadan çıktı gitti. Enver Bey hala bilgisayar ekranına bakıyordu. Odanın ortasına doğru birkaç adım attım. “Tarafsız bölgede Kerem’e yumruk atmışsın.” Bakışlarımı botlarıma çevirdim ve sessizliğe sığındım. Verebilecek mantıklı bir yanıt arıyordum fakat o anlık her şey akıldışı görünüyordu. “Neden?” diye sorarken ses tonundaki sakinlik zihnime kaç emri verdirdi. Sessizce yutkundum, çok zamanım yoktu. “Yüzünü görmek beni sinirlendiriyor.” Bulabileceğim en mantıklı olmasa da, en uygun bahane buydu. “Tarafsız bölgede harekete geçmek, ceza gerektirir.” “Biliyorum.” Verdiğim cevapla bakışları bana döndü. Kafamı aşağıdan kaldırıp dikleştirdim. Şu an beni öldürmezdi, çok işine yarayacaktım. “Cezanı kabul ediyor musun?” “Evet.” Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu artık. “Cengiz!” Cengiz içeri girdi, kapıyı ardından kapatmayı ihmal etmedi. Benim yanıma gelene dek konuşmadı. Yan yana onun karşısında durduğumuzda “Buyurun, Enver Bey,” dedi. Siyah ve deri koltuğunda geri yaslandı. “Uhde’yi depoya götür. Cezasını biliyorsun.” “Emredersiniz,” derken sesi o kadar güçlü değildi. Çantam, telefonum her şeyim arabadaydı zaten. Almama gerek kalmayacaktı. Cezanın ne kadar süreceğini sormaya gerek duymadım, Enver Bey bitti dediğinde biterdi. İtiraz etmeden arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüm. Tam kulpa uzanmıştım ki duyduğum cümle tüm sinir sistemimi alt üst etti. “Kerem Güçlü’nün deposuna.” Bana haddimi bildiriyordu. Ondan izinsiz ve emirsiz hareket ettiğim için tasmamı sıkıyordu. Boğulacak gibi hissetme sebebimi anladım o an. Kapıyı açıp son kalan gücümle kendimi dışarı attım. Cezamı Kerem Güçlü’nün deposunda çekecektim. İtaatsizliği ona, ayıbı Kerem’e yapmıştım. Herkesin gönlünü hoş tutacaktı. Cengiz’in güçlü adımlarını ardımda hissediyordum. Susuyordu, böylesi daha iyiydi. Arabaya gelene dek huzurlu bir sessizlik içinde ilerledik. Arka koltuğa yerleştiğimde biraz sakinleşmişti kalp atışlarım. Cezanın bünyemi çok zorlamamasını umuyordum sadece. Cengiz ile yalnız gideceğimizi düşünüyordum fakat arabanın ön koltuğuna Tufan bindiğinde şaşkınlığımı gizleyemedim. Tufan, dikiz aynasından benimle göz göze geldi. Saklamaya ihtiyaç duymadığı nefretle parladı bakışları. Onu cezalandırmıştım, şimdi benim cezamı o kesecekti. Enver Bey’in hastalıklı yanını bugün daha net görmüştüm. Bizi birbirimizle dövüştürüp seyrediyordu. Köpeklerini birbirinin üzerine salıyor, asla ona ulaşamayacağımız bir tahtta oturuyordu. Ruh hastası herifin tekiydi. Bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim. Gururum yoktu, olsaydı bugün durdurduğum yerde olamazdım. O yüzden her şeyi kabulleniyordum. Cengiz şoför koltuğuna oturduğunda huzursuzdu, ara ara direksiyonu sıkıyordu. Gözleri dikiz aynasında bana kayıyor, bakışları sürekli etrafı tarıyordu. İç çekip durması da cabasıydı. Başımı cama yaslayıp gözlerimi yumdum. Zihnimi bir süreliğine kapatmalıydım, off tuşum olsaydı daha kolay olurdu. Bir saat boyunca yoldaydık. Araba durunca geldiğimizi anladım. Tufan ilk defa konuştu. “Ceketini bırak.” Deri ceketi arabanın arka koltuğuna bırakırken “O ceket sizden pahalı. Dikkat edin,” diye homurdanmayı ihmal etmedim. Beni ciddiye almadılar. Haksız da sayılmazlardı. Arabadan inip vücudumu esnetirken üşüdüğümü hissettim. Hava esiyordu, ıssız bir yerdeydik. Karşımızda pas tutmuş depo duruyordu. Oraya yürümeye başladığımızda Tufan yeniden konuştu. “Cengiz günde bir kere gelecek.” Tuvalet ihtiyacım için günde bir kere gelmesi bile makuldu, ses çıkarmadım. Cengiz bana bakamıyordu bile. Onları ardımda bırakacak güçlü adımlar attım, sırtım sopa yutmuş misali dimdik, gözlerim korkusuzdu. Deponun kilitli olmayan ağır kapısını kendi kendime açtım. Pas ve küf kokusu ciğerlerime dolduğunda öksürmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. İçeri doğru yürüdüğümde deponun bomboş olduğunu fark ettim. Bakımsızlığından anlamalıydım. Sol koluma dolanan elle irkilmedim bile. Tufan beni kolonlardan birinin yanına çekiştirirken ayak uydurdum. Beni yere oturmaya zorlamadan önce çeneme tüm gücüyle dirsek attı. Başım sağa dönerken vurduğu yer alev almışçasına yanıyordu. Neyse ki kıracak kadar güçlü değildi. Çene kemiğimi hafifçe oynatıp sıkıntı çıkarmayacağına karar verdim, yere oturdum. Tufan elinde tuttuğu metal parçasını bileğime geçirirken direnmedim. Kolonun kenarındaki su borulardan birine sadece sağ bileğimden kelepçeledi beni. Bakışlarımı botlarıma diktim, kimseyle göz göze gelmek istemiyordum. Tufan karnıma sert bir tekme attığında nefesim kesildi. Cengiz görmemek için başını arka tarafa çevirmişti, iki yanda yumruk olan ellerini görebiliyordum. Tufan’ın bakışlarındaki acımadan yoksun hırs duygusunu da… Tufan’ın sağ ayağı üst bacağıma kapandı. Güçlü bir şekilde bastırdığında dudaklarımdan kaçan inlemeyi engelleyemedim. Boşta kalan sol elim istemsizce onun ayak bileğine uzandı. Tutuşumu görmezden geldi. Kemiğim etime batıyordu, Tufan botunu hareket ettirdi. Canım daha fazla yandı, dudağımı kanatacak kadar sert ısırdım. Ayağını çektiğinde tutuşumdan çok kolay kurtuldu. Siyah pantolonumda postalının ayak izi çıkmıştı. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gittiğinde anladım. Beni hırpalamalarını Enver Bey söylemiş olmalıydı yoksa ne Cengiz izin verirdi, ne de Tufan bana dokunmaya cesaret ederdi. “Git,” dediğimde ağzımdan çıkan buhara şaşırdım. Burası çok soğuktu. Etrafa göz atmaya çalıştım fakat fazla karanlıktı. Cengiz bana doğru adım attığında ağrıyan bedenime rağmen bacaklarımı kendime doğru çekebilmiştim. Ceketini çıkardığında kaşlarım çatıldı. “Git, Cengiz.” Titreyen eli kıyafeti yanıma bıraktı. Bakışları benim dışımda her yerdeydi. Dişlerini sıktığını görebiliyordum. “Burası…” dedi fakat duraksadı. Konuşacak takatim kalmadığından sessizliğe sığındım. “…Bozulacak malzemeler için kullanılıyormuş. Normalden daha soğuk. Bir şeye ihtiyacın olursa ceketi kullan. Üç ceket borcun olsun.” Çöktüğü yerden kalkıp arkasını döndü ve hızlıca kendini dışarı attı. Yalnızlıkla sarıp sarmalandığımda sol elim çeneme gitti. Çok acıyordu. Ufak bir masaj yapmayı denedim, vazgeçtim. Gece olunca daha da soğuyacak ve karanlık olacaktı. Karnıma gitti elim, dokunur dokunmaz ateşe değmişçesine irkildim. Keşke yemeği yeseydim diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi. En son üst bacağıma dokunmak istedim, en azından postal izini silmek için. Acısıyla inledim. Aşırı havasızdı, kullanışsız bir yer olduğu belliydi. Kelepçeyi çekiştirdim, kurtulmaya çalışmıyordum, borunun sağlamlığını test ediyordum. Burada ne kadar zaman kalacaktım, bilmiyordum. Sırtımı kolona iyice yasladım, acısına dayanarak bacaklarımı karnıma çektim, başımı da dizlerime dayadım. Sağ kolum yavaş yavaş uyuşmaya başlamıştı. Dayanmak zorundaydım ama gözlerim kapanıyordu. Unutulmuş tozlu bir depoda kolona kelepçeli ve canım acır halde uyuyakalmak, Kandemir konağındaki kilerden bozma odamda uyumaktan farksızdı. (…) Deponun ağır metal kapısının çıkardığı ses yüzünden gözlerim açıldı. Adım sesleri bana doğru gelirken başımı dizimden kaldırmadım. Varlığını hissettiğim kişi bir adım ötemde duruyordu. Hiç hareket etmeye yeltenmedim. Karşıma oturduğunu kıyafet hışırtılarından anladım, muhtemelen Cengiz’di. “Anasını avradını,” diye söylenmeye başladığında tahminimde yanılmadığımı anladım. “Burasını cesetler çürümesin diye kullanıyorlardı herhalde ebesine sövdüklerim.” “Kapa çeneni.” Sesim kısıktı, soğuk almıştım yüksek ihtimalle. Boğazımı temizlemeye çalıştım fakat öksürüğüm engel oldu. Cengiz ceketini en son koyduğu yerden alırken “Senin de inadını öpeceğim ha,” diye devam etti. “Hiç bu kadar abartmaya gerek yok yani. Anladık sen tehlikelisin, tehlikenin içinden geldin. En tehlikelisi de sensin.” Saçma sapan bir videonun repliğini söylediğinde gülme isteğimi bastıramadım. Omuzlarımın kıpırtısından anladı. “Yiğitliğe bok sürdürmemenin de adabı var. Şu ceketi al, sonra terör estirirsin.” Omuzlarıma bırakırken engel olacak enerjim yoktu. Haklıydı, burası buz gibiydi. Vücudumun her santimine minik iğneler saplıyorlardı sanki. Üşümekten tenim kaskatı kesilmişti. “Tuvalete gitmek ister misin?” Kafamı hızla kaldırdım, öfke dolu bir bakış atacaktım ki baş dönmesiyle gözlerimi yummak zorunda kaldım. “Köpeği çişe mi çıkarıyorsun Cengiz?” “Saçma sapan konuşma.” Elindeki poşeti açtığında pakete sarılı iki dürüm çıkardı, kokusundan tavuk döner olduğunu anlamıştım. Benim üzerimden uzandı, kelepçenin kilidini açtı. Kaçmayacağımı biliyordu. Sağ bileğimi ovuştururken dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırdım. Dönerin tekini kucağıma bıraktı, ardından ayranı. Sağ kolumu yukarı kaldırıp aşağı indirirken uyuşukluğunu gidermeye çalışıyordum. Karıncalanma hissi kolumdan başlayıp tüm bedenime yayılmıştı. Açlık ağır bastığında paketi hızla açtım. Birkaç ısırık aldığımda öyle bitkin hissediyordum ki ağzımdaki lokmayı yutmak için bile kuvvetim yoktu. Yine de kendimi zorladım. Ayrandan iki yudum aldım, ardından dönerden bir ısırık. Cengiz aç bir kurt gibi gömülmüştü dönerine. “Leyla seni soruyor, Enver Bey birkaç günlüğüne işin olduğunu söyledi.” Bacaklarımı öne doğru uzattım, biraz hareket iyi gelecekti. Sağ bacağımda tarifi zor bir ağrı vardı, dayanmaya çalıştım. Döneri poşetin içine paketiyle bırakıp ayağa kalktım. Kolona tutunmak zorunda kalmıştım. “Doğru demiş,” derken sesimin değişmeye başladığını fark ettim. Hastalanıyordum, normalde bünyem zayıf değildi. Depo ciddi manada soğuk olmalıydı. Birkaç adım ileri ve geri yürüyerek bacaklarımı rahatlattım. Aksadığım gerçeğini olabildiğince görmezden gelmeye çalıştım. “Yesene, soğutuyorsun.” “Bu kadarı yeter. Yemek vermeyin demedi mi? Zayıf kalmam lazım.” Cengiz’in gözleri şaşkınlıkla irileşti. Nereden bildiğimi anlayamamıştı, omuz silktim. “Enver Bey’i tanıyorum.” “O yumruğu atarken böyle olacağını biliyor muydun?” Gözlerimi karanlığa diktim. “Az çok.” “Neden yaptın o zaman?” “Çünkü cezaya değerdi, tek pişmanlığım iki üç yumruk atamadan beni yakalaman.” Ona doğru döndüğümde gözlerini yere sabitlediğini gördüm. Kendini suçluyordu muhtemelen. “Su var mı?” dediğimde ceketinin cebinden su şişesini çıkarıp bana fırlattı. Havada yakalayıp kapağını açtım ve birkaç yudum aldım. “Bok gibi yaşıyoruz anasını satayım,” diye homurdandı. “Paçavralardan beteriz.” “Kendine acıma seansını yalnızken yap, hiç havamda değilim.” Öfkelendi. “Hani sana hiçbir şey yapmazdı?” Göz devirdim. “Beni öldürmez dedim, hiçbir şey yapmaz demedim Cengiz.” Biraz düşündü. “Niye gitmiyorsun Uhde?” Niye gitmiyordum? “Sen niye gitmiyorsun Cengiz?” “Sıçayım ya, battık çünkü. Gidersek leşimiz bir yerler çürür.” Kapıya doğru yürümeye başladığımda “Cevabını duymak istemeyeceğin soruları sorma,” diye ikaz ettim onu. “Kıçından soluyor, hala bana laf sokma derdinde.” Kendi kendine homurdandığında görmezden geldim. Haklıydı, ne diyebilirdim ki? Kapıyı zorlanarak da olsa açtığımda ciğerlerime dolan oksijene şükrettim. Öksürük krizine girerken kendimi dışarı attım. Hava tamamen kararmıştı. Yıldızlar, gökyüzünde ışıldıyordu. Sanki binlerce ışıltılı toz, siyahlığın üzerine serpiştirilmişti. Şehrin ışıklarından uzak olduğumuzdan çok güzel bir manzaraydı. Acı verecek kadar güzel… Canım yanıyordu, ciğerlerim acıyordu, tüm vücudum karıncalanıyordu ama manzara çok güzeldi. Açtım, midem bulanıyordu, migrenim tutmuştu ama manzara çok güzeldi. Dikenli bir yolda yürüyordum: ayaklarım kanıyordu, kendi kanımla boyanmış bir yolda uçuruma yürüyordum ama manzara çok güzeldi. Gözlerime dolan yaşları geri ittim. Kerem’e yumruk attığım için cezalandırılmıyordum. Enver Bey bunu duyduğunda keyiflenmişti bile tahminimce. Başka bir sebebi vardı, Zeki’nin kızını onlara teslim ettiğimi öğrendiğine emindim. Kendi kafama göre hareket ettiğimden sahibimin kim olduğunu hatırlatıyordu. Çünkü tarafsız bölgede olay çıkarmak gibi basit bir olay için Cihangir’le nişan mevzunu ortaya attıktan sonra beni cezalandırmazdı. Kritik zamandaydık, gözler üstümüzdeydi. “Manzara güzel, değil mi?” Cengiz peşimden gelmişti. Tek cümleyle cevap verdim. “Bok gibi.” Gözlerim gökyüzünden toprağa çevirdim. Benim hayatımda güzel kelimesinin herhangi bir karşılığı yoktu. Elindeki fenere bastığında önümüz aydınlandı. “Tuvalet şurada bir yerdeydi.” Konuşmak istemediği belliydi. Onu takip ettim sessizce. Harabe yere geldiğimizde feneri elinden kaptım. En hızlı şekilde işimi halledip çıktığımda elinde su şişesi tutuyordu, feneri yere koyduk. Önce ellerimi ardından yüzümü yıkadım. Depoya yeniden döndük. Aynı kolonun dibine oturdum, ceketin boruya çarpmasıyla cebinden ses yükseldi. Merakla ne olduğunu anlamak için dokundum. “Telefonunu sıkıştırmıştım, keçi inadını unuttuk tabii.” Kelepçeyi kendi bileğime geçirdim, onun yapmasını istemiyordum. Kafamı yeniden duvara yasladım. Gözlerimi kapattım, gitmesi için mesaj olmasını umuyordum. Kucağıma pat diye bir şey fırlattı. Gözlerimi araladım, el ısıtıcısıydı. “Dalga mı geçiyorsun Cengiz?” “Yo, işe yarıyor.” El ısıtıcısını ona geri fırlattım. “Defol.” Havada yakaladı. “İyi, burada zatürreden geberip git.” Geldiği gibi giderken ona bakmadım. Ceketi omuzlarımdan alıp indirdim, sağ tarafıma yere serdim. Kalçamı döndürüp yere uzandım. Sağ kolum biraz havada kalmıştı. Soğuk içime işliyordu. Zihnim zayıflığımdan faydalandı, eski anılar hücum etti. Soğuktaydım: yağmurda, kardaydım. Hava karanlıktı, zifiriydi. Canım acıyordu: tekmelenmiştim, saçlarım çekilmişti, yumruklanmıştım. Açtım: yiyeceğim her şeyi boğazıma dizmişlerdi, elimden temiz ekmek parçasını zorla almışlardı. En kötüsü karton kutunun üstünde yatıyordum. On iki yaşındaydım. Gözlerim kapandı. Aynı korkuyla titredim: sanki birisi aniden tekme atacaktı, birisi beni sürüklemeye çalışacaktı, sakladığım ekmek yüzünden dayak yiyecektim. Hiçbiri olmadı, kimse beni kurtarmak için gelmedi. Cengiz üç farklı gün geldi. Konuşmaya çalıştı, sustum. Yemek getirdi, iki lokma yedim. İlaç verdi, almadım. Ateşim yükseldi, hastaneye götürme teklifini reddettim. Öksürüğüm arttı, yanıma su bıraktı, içmedim. İnadıma sövdü, görmezden geldim. Zihnim gitgide bulandı. Yer ve zaman kavramlarını kaybettim, belki aklımı da. Hayatta kalacaktım, o zaman da kalmıştım. Dördüncü gün deponun kapısının açılırken çıkardığı gıcırtıyla yattığım yerde daha çok büzüldüm. Adım seslerine bakılırsa üç kişilerdi. Cezam bitmiş olmalıydı. Bunun farkındalığıyla hafifçe doğruldum, sol elimden güç almak istedim, beceremedim. Gözlerim açıldı fakat görüşüm çok bulanıktı. Nihayet sol kolumun gücünü kazandığımda bedenimi doğrulttum. Başımı omzumun üstünden çevirdiğimde içeriye vuran ışık gözlerimi yaktı. Bileğimdeki metal kelepçe ses çıkardı. “Bitti mi?” diye sorduğumda sesimi tanıyamadım. Hastalıktan tamamen değişmişti. “Siktir oradan!” Kulaklarıma dolan sesin sahibini tanımıyordum. Gözlerim şokla açıldı. Gelen Cengiz değildi! Gelen bizimkiler bile değildi. Cihangir Payiz, Kerem Güçlü ve Ali Atalar… Karşımda duruyorlardı. Onların deposundaki bir kolondaki boruya keleplenmiş, hasta ve üç gündür gerçekle hayali karıştıran halimle karşılarındaydım. En zayıf halimle… Başımı önüme eğdim, beynim yeterli oksijeni alamıyor olduğundan hiçbir şey düşünemiyordum. Kimse hareket edecek gücü bulamıyor gibiydi. Ceketin cebindeki telefona uzandım, puslu bir zihinle Cengiz’i ararken hala tepkisiz kalmaları, ne yapacağımı merak etmelerindendi muhtemelen. Sol elimle telefonu kulağıma götürdüm. İlk çalışta açtı. “Uhde?” “Cengiz,” dedim ve öksürük krizine yakalandım. “Hastalığın kötüleşti değil mi? Geleyim, seni hastaneye götürelim.” “Cengiz,” diye mırıldandım daha güçsüz sesle. “Dünya çok küçük.” Dünya çok küçük, düşmanlarla karşılaştığımızı karşı tarafa aktardığımız bir parolaydı. Ne yaratıcı! Bir ağız dolusu küfür etmeye başladığında aramayı sonlandırdım. Enver Bey’e haber verirdi nasıl olsa. Kendimi toparlamaya çalıştım fakat beceremedim. Tüm dünya tepetaklak oldu, kafamı yere çarparken çıkan ses beynimin içinde zonkladı. İnledim. Onlar kendi arasında konuşuyordu, cümleler kulağımdan içeri giriyor ama anlam bulmuyordu. Birilerinin kelepçeyle oynadığını hissettim, bileğim acıdı. Söylemeye çalıştım, sesim çıkmadı. Üzerime konan sıcak bir şeyle sarmalandım, koca el alnıma dayandığında itemedim. “…Hastane…” Zihnimin seçebildiği tek kelime ile göz kapaklarım aralandı. Son kalan gücümle alnımdaki ele uzandım. Hala kelepçeyi çıkaramamışlardı. Bileğini tuttuğumda derin bir nefes aldım, toz doldu ciğerime. Öksüremedim bile. “Hastane olmaz…” Her şey bitti. Gözlerim kapandı, elim tüm gücünü kaybedip düştü. Zihnimin tüm bariyerleri yıkıldı, aklımın kuytularına çekildim, en dibe battım, tüm bedenimle beraber uyuştum. Yıkılmaz duvarlarım devrildi. Korku hissi kalbimin ücra köşelerinden kendini kurtarıp gün yüzüne çıktı, her yerimi sardı. Kabuslarla dolu o karanlıkta her zamanki gibi yalnızdım. On iki yaşında, sokaktaki karton kutunun üstünde uyuyan o çocuk; açlığa, soğuğa ve hastalığa dayanamayıp bayıldı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE