5. BÖLÜM

3539 Kelimeler
Saat sekiz buçuktaki kahvaltıya yetişmek için gaza basarken bazı şeyler çok anlamsız göründü gözüme. Etrafımızda silahlar çekiliyor, birileri kaçırılıyor, insanın insana etmediği eziyet kalmıyorken gece yastığa başını rahatça koyan Enver Kandemir’in derdi kahvaltı sofrasında herkesi buluşturmak olabiliyordu. Ne biçim bir hayat yaşıyorduk Allah aşkına? Aslında korkumdan gaza basmıyordum sadece o iğneleyici lafları kaldıracak kadar kafam boş değildi. Cengiz’i arayıp hoparlöre alırken ofladım. Bizim hayatımızda dönen oyunlarda bitmiyordu, yalanlar da. Üstümde resmen ölü toprağı vardı. Ne Kerem’i bitiyordu, ne Cihangir’i. İkinci çalışta açıp uykulu ses tonuyla “Efendim?” dedi. “Bu nasıl bir açış? Gece beşik mi salladın?” diye cevap verdim eğlenirken. “Yani sallamadım diyemem. Patronum çok insaflı değil, esnek çalışma saatini biraz abarttı.” “Allah’tan kuş olup uçuyor o zaman yuvadan.” Ne kadar itiraf etmek istemesem de şu an aşırı keyif alıyordum. “Ne?” dedi gözlerinin fal taşı gibi açıldığına emin olabileceğim sesiyle. Bütün uykusu bir yerlerine girmişti muhtemelen. “Aynen öyle. Müstakbel nişanlım Cihangir Payiz, tanışmak ister misin?” “Çok isterim, ne zaman?” “Yarına,” dedim hızımı yavaşlatırken. “İmkânsız, yarın randevularım dolu.” Tabii ki ikisini aynı masaya oturtmayacaktım, Cihangir’i yarına kadar araştırmasını istiyordum sadece. Randevularım dolu derken yetişmeyeceğini kast ediyor olmalıydı. “Fazla zamanımız olmuyor, meşgul insanlarız. Hallet bir şekilde. Verdiğin şekeri beğenmedim, fazla tatlı ve ağır. Onu da arabaya bırakırım.” Telefonu suratına kapattım. Durumu geciktirmeye niyetim yoktu, gardımı kuşanmam gerekiyordu. Savunmasız kalacak vakte sahip değildim ben. Garaja girdiğimde belimdeki silahı da torpidoya atıp indim arabadan. Spor çantamı almayı unutmamıştım. Acil durumlar için arabamda spor çantası bulundurmak her daim işe yarıyordu. Eve geçip odama ilerledim, kahvaltı için onları bekletmek istemiyordum. Odama kimseye yakalanmadan ulaşabilmenin verdiği rahatlıkla üzerime beyaz triko, altıma siyah taytımı giydim. Saçlarımı şekillendirecek zamana sahip olmadığımdan tokayla gelişigüzel bağladım. Kısa tutamlar yüzüme dökülünce de uğraşmadım. Bağcıklı uzun botlarımı giyip tamamen hazır olduğuma kanaat getirince derin bir nefes aldım. Bingo! Saat sekizi yirmi yedi geçe salondaki kahvaltı masasındaydım. Kandemir ailesi yine negatif enerjiyle donatılmıştı. Nevin Hanım bana her bakışında çiğ et yemişçesine suratını buruşturuyordu, yani insan bir yerde kabullenmez miydi on dört yıldır buradaydım. Leman dirseğini masaya, çenesini avucuna yaslamıştı. Günlük eğlencesi için aramızdan mahkûm seçmeye çalışıyordu. Feza zaten hepinizden nefret ediyorum edasından asla vazgeçemediğimden onun tavrına alışkındım. Erkeklerin ergenlik dönemi ne zaman bitiyordu, Allah aşkına? Leyla ise sürekli bana bakıyordu. Sanki herhangi bir şey arıyormuşçasına. Endişesine yordum. Vurulsam elimi kolumu sallayarak gezemedim, bazı şeyleri çok abartıyordu. Nihayet Enver Bey masaya geldiğinde hepimizin rahatladık. Kahvaltıya onun masaya oturup çatalı eline almasıyla başlayabiliyorduk. Sessizlik içinde herkes önündekilere gömülmüştü. Enver Bey oğlunu hedef alarak “Teslimatı hallettiniz mi?” diye sorduğunda Feza duraksadı. “Halloldu sayılır, baba.” “Varsayımla konuşacaksan hiç konuşma, Feza.” Nevin Hanım’ın öfkelendiğini hissedebiliyordum. Bal rengi gözlerinden her an ateş fırlayabilir ve beni cayır cayır yakabilirdi. Sükûnet içinde çayımı içerken oğlu azar yedi diye niye bana öldürecekmiş gibi bakıyordu ki bu kadın? Yakında gözünün üstünde kaş var diyerek üstüme atlarsa şaşırmayacaktım. “Peki ya Kerem?” Sorusu bana yönelikti. “Uzun süre bize dokunamaz,” dedim kendimden emin bir şekilde, dokunursa hallederdim. “Aferin,” diye yanıtladığında Nevin Hanım’ın neden köpürdüğünü anlamış bulundum. Oğlunun beceriksizliği benim ışığımı parlattığından benden rahatsızdı. “Leman, sen?” “Benim iş tamamdır, piyasaya hâkimim.” “Kahvaltıdan sonra şirkete beraber geçelim, seninle toplantı yaparız.” Sadece kafasıyla onay verdi Leman. Leyla’yı bu işlerin içinde tutmuyordu. O yüzden ona soracak hiçbir şeyi yoktu. Çatal bıçak sesleri kulaklarımı tırmalamaya başladığında Leyla masanın altından bacağıma vurdu. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözleri tabağımın yanındaki telefonu işaret ediyordu. Şifremi girip gelen mesaja baktım hemen. “Mesele halloldu mu?” Gözlerimi açıp kapatarak hallettiğimi belli ettiğimde derin bir nefes alıp verdi. Boğazını temizlediğinde masadaki tüm bakışlar ona döndü. “Baba ben diyorum ki,” diye cümleye başladı. Sesi sonlara doğru kısılmıştı. “Biz... Uhde ile...” “Evet, siz Uhde ile?” Enver Bey’in tek kaşı havaya kalktı, sorgulayıcı ifadesi korkunçtu. “Eğer müsaade edersen...” diye gevelemeye başladığında sadece ona karşı olan hassasiyetim beni dürttü. “Cihangir’in yakınlarında olalım diye konuştuk,” dedim atlayarak. Onu bu hâlde görmekten nefret ediyordum. “Hem insanlara Leyla’nın yaşanılanlardan sonra duygu durumunda olumsuz etki olmadığını gösteririz hem de Cihangir’i tanırız. Leyla’yı yanımda götürdüğüm için haberlere de düşersek mantıklı bir açıklamamız da olur. Kardeş kardeşe eğlenmeye çıkmıştık diye. Tabii sizde onaylarsanız.” Leyla kahverengi gözlerindeki ışıltılar ve dudaklarındaki tatlı tebessümüyle bana hareketleriyle teşekkürler yağdırıyordu. Gerçekten ev hapsinden çabuk bunalıyordu. “Yanınıza birini alacaksınız,” dedi Enver Bey. Leyla mutlulukla ellerini birbirine vurduğunda Nevin Hanım araya girdi. “Ya yine aynı şey olursa?” Leyla’nın kaçırılmasından bahsediyordu. “Nevin Hanım,” dedim çatalımı tabağımın kenarına koyarken. Ellerimi kenetlenip devam ettim. “Leyla üç kere kaçırıldı. Birinde yalnızdı, birinde Leman’ın yanında, diğerinde de Leman ile sizin yanınızdaydı. İki kere de kaçırılırken kurtuldu, şansa bakın ki kurtulduğu zaman da yanında ben vardım. Ona bir şey olmasına müsaade etmem. Bunu sizde biliyorsunuz.” Nevin Hanım ağzını açmadan Enver Bey’in sesini duydum. “Haddini aşma.” Bakışlarımı önümdeki tabağa döndürdüğümde kaybetmiş hissetmiyordum, Nevin Hanım’ın alaycı gülümsemesine rağmen. Leyla, umutla babasına bakarken iki elini kavuşturup çenesinin altına aldı. “Eğer Leyla’nın başına bir şey gelirse...” diye başladı cümlesine ama bitirmesine izin vermedim. “Sorumluluğu alırım.” Zaten evde benim en iyi yaptığım şey buydu. Sadece başını sallayarak onayladı. Böylece izni koparmış olduk. Leyla ışıldayan gözlerini üstüme dikti. Kahvaltının kalanı sessizlik içinde geçti. Herkes işine dağıldığında üst kata yöneldik. “Sen mükemmel bir detaysın,” diye fısıldadı kulağıma Leyla. Bana söylediği şeyleri çok çabuk unutmuştu ya da ona olan düşkünlüğümü bildiği için üstünü kapatacağımı düşünüyordu. Haklıydı. O odasına geçtiğinde Cihangir’le haberleşmek istedim ama müstakbel nişanlımın numarası bende yoktu. Yatağıma oturduğumda aynadaki yansımamla göz göze geldim. Bomboş bir kabuk gibi görünüyordum. Marka kıyafetler içinde gezen, her gün türlü türlü yemekler yiyen, maddi olarak her şeye sahip olabilen ama kendi fikri olmayan ve sorgulamaması gereken bir kabuk... Telefonum titremeye başladığında arayan kayıtlı olmayan bir numaraydı. Aramayı cevaplandırdım, ses vermeden önce karşımdakinin konuşmasını bekledim. Birkaç saniye o da sustu. Ardından tanıdık sesi duydum. “Bana geleceğinizi neden baban haber veriyor?” Nezaket konusundaki bu adamın bildiği hiçbir şey yoktu. Direk konuya girmesi sinirlerimi germişti. “Bende numaran olmadığı için olabilir mi?” diye sordum umursamazca. “Ondan numaramı alamadın mı?” “İlk adımı senden bekledim, Cihangir.” Dalga geçtiğimi anlamış olmasını dileyerek. “Sonuçta…” dedim alaycı ses tonumla. “…Kız evi, naz evi.” “Buluşmayı muhallebici de mi gerçekleştirsek?” Rahatsız olmamış, aksine oyunuma katılmıştı. Görmeyeceğini bilsem de gözlerimi devirdim. “Mekanımın konumunu atarım,” diye devam etti ben sessizliğimi koruyunca. “Geleceksiniz değil mi?” Sesi tereddütlüydü. “Geleceğiz,” deyip telefonu yüzüne kapattım. Enver Bey bu adamı yakınında tutmak istiyorsa ve o benim nasıl yaşadığımı az çok tahmin edebiliyorsa Cihangir’in de beni yakınında tutmak için sebebi olmalıydı. Muhtemel nişanımız danışıklı dövüşten başka bir şey değildi. Mesaj bildirimi geldiğinde sadece konumu attığını gördüm, onu telefonuma kaydedip yatağıma uzandım. Tavanımı seyrederken zihnimi susturmak için sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirdim. Aldığım nefes bile bana ait değildi sanki. Giydiklerim, yediklerim, yaptıklarım hiçbir irade barındırmıyordu. (...) Leyla’nın odasındaki balkona çıkıp deri ceketimin cebindeki sigarayı çıkarıp yaktım. Ben çoktan hazırdım, Leyla ise saçlarını zapt etmekle uğraşıyordu. Beni duymayacak kadar işine odaklandığına emin olunca telefonumu çıkarıp Cengiz’i aradım. “Alo?” dediğinde konuyu uzatmadım. “Bulabildiğin ne varsa mesaj at.” “Uhde,” dedi gerçek olduğunu düşündüğüm bir endişeyle. “Bu adam tekin bir herif değil.” “Bunu memur emeklisi babama nasıl açıklayacağım ben şimdi?” diye alay ettim söyledikleri karşısında. “Ne bekliyorduk ki Cengiz? Sabah dokuz akşam beş çalışan aile babası mı?” “Doğru,” dedi farkındalıkla. “Yine de dosyası daha az kabarık birini bulabilirdin.” “Bana da öylesi gelmez, beni taşıyabilmesi lazım.” Gülüşünü duyduğumda benim de dudaklarım iki yana kıvrıldı. “Gönderiyorum,” deyip kapattığında bakışlarım etrafta gezindi boş boş. Gelen mesaj bildirim sesiyle tüm ilgim oraya kaydı. PDF dosyasını açıp incelenmeye başladım. Cihangir Payiz bu işlere sonradan bulaşmamıştı, bu işlerin içinde doğmuştu. Babası eskilerin hatırı sayılılarındı. İllegal işleri yok denecek kadar azdı ya da hiç yakalanmamıştı. Ailesi hayattaydı, etrafındaki kimseyi kaybetmemişti. İş alanları çok genişti. Piyasa da ise tarafsızlardı ki bunu başarabilmek çok zor olmalıydı. Trafik kazası hatta cezası bile yoktu. Cengiz’i geri ararken kan beynime sıçramıştı. Açar açmaz konuşmasına müsaade etmedim. “Sen benimle alay mı ediyorsun?” dedim biraz yükselen sesimle. “Adamın trafik cezası bile yok! Dosyası kabarık ne demek?” “Anlamamış olamazsın,” dedi hayretle. “Bu piyasada, tarafsız kalıp hiçbir sicil kaydının olmaması işinde usta olduğu anlamına gelir. Adam hepimizi cebinden çıkarır, Uhde!” Sigara izmaritini bahçeye fırlatıp alnımı ovuşturdum. Baş ağrımın gelmekte olduğunu sinyallerden anlamıştım. “Ya da bir bok yapmadığı anlamına gelir, Cengiz.” “Ya da hiçbir işi kendi yapmak zorunda kalmayacağı kadar kuklası olduğu anlamına gelir! O adama dikkat et.” “O adama dikkat edebilmek için senden bir şeyler bulmanı istedim ama işe yaramadı.” “Uhde, tehlikeli sular...” “Güvenli limanda mıyım sanıyorsun Cengiz? Ben o suya gireli çok oldu. Kapatıyorum.” Telefonu kapatıp cebime atarken Leyla’nın küçük adımlarını fark ettim. Ona doğru dönüp gülümsemeye çalıştım. Üstüne krem rengi crop, altına kot rengi koyu bir jean giymişti. Bebek mavisi, beyaz bulutlarla dolu hırkasıyla karşıma dikildiğinde tezatlığımız onu eğlendirdi. “Sana azıcık renk mi katsak acaba?” Siyahı sevdiğimden üstümde başka renk yoktu. Asker botlarım, pantolonum, kazağım ve vazgeçilmez deri ceketimle çok mutluydum. “O kıyafetle,” dedim işaret parmağımla onu baştan aşağı gösterirken. “Bir yerlerin donacak.” “Güzelliğin bedelleri vardır, Uhde.” “Zatürre olmak gibi mi yoksa böbrek hastası olmak gibi mi?” Eli şaşkınlık içinde belinin açıkta bıraktığı kısma gitti. “Yok ya bir şey olmaz böbreklerime,” derken yüzündeki ifadeyi görünce kahkahamı tutamadım. Koluma vurarak kızgınlığını belli edip beyaz spor ayakkabılarını yere sertçe çarptı ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Peşine takıldım hemen. Telefonum ve arka cebimden çıkardığım cüzdanı ona uzattım. Hiçbir şey söylemeden göz devirip elimdekileri hırsla aldı, krem rengi küçük çantasına eşyalarımı sığdırmaya çalıştı. “Zaten bende şans olsa sevgilimin eşyalarını taşırım, seninkini değil.” “Kime niyet kime kısmet,” dedim rahat tavrımla. İyice sinirleri bozulduğunda elimi kaldırıp saçlarına uzandım ama bileğimi havada yakaladı. “O saç için yarım saat harcadım Uhde.” “Teslim oluyorum.” Bileğimi iterek bıraktığında sinirli hâli beni korutmaktan ziyade eğlendiriyordu. Evden çıkarken kimseye hesap vermiyor oluşumuz beni biraz şaşırtsa da Enver Bey’in sabahki tavrına bağladım. Sonuçta o bu evde bir şeye karar verdiyse sorgulamak kimseye düşmezdi. Garaja doğru ilerlediğimizde bizi Cengiz karşıladı. Leyla şaşkınlıkla “Arabayı sen sürmeyecek misin?” diye sordu. Kaşlarım çatıldı. Yanınıza birini alın derken bizi arkadan takip edeceğini düşünmüştüm. “Görünüşe göre sürmeyeceğim.” Cengiz ise ellerini cebine sokmuş, aptal gibi sırıtıyordu. Salaş giyinmişti. Boğazlı lacivert kazağı ve açık renk kot pantolonuyla korumadan çok arkadaşımıza benziyordu. Üstünde kaşe siyah mont vardı. Kahverengi gözlerindeki yaramaz parıltılar Leyla’yı hapsetti. Arabanın yanına ulaştığımızda koşar adımlarla onun kapısını açtı. Leyla koltuğuna yerleştiğinde geri çekildi. Benim yanımdan geçip şoför koltuğuna dolanacaktı ki kolundan yakaladım. “Benim kapım,” diye söylendim yarım gülüşümle. Boştaki eli, onu tutan elimi kavradı. Tutuşumdan kendini kurtarırken “Bakayım,” dedi ardından sahte bir şaşkınlıkla “Elin kolun tutuyor çok şükür!” diye devam etti. Kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Enver seni yakar.” Bakışları arabada ne yaptığımızı anlamaya çalışan Leyla’ya kaydı. Derin bir iç çekti. “Ben zaten yanmışım.” “Sen ölmeyi bayılmak sandın herhalde,” diye başladığımda beni hiç umursamadan şoför koltuğuna ilerledi. Kendi kapımı açıp bindiğimde uyarımı dikkate almayışına gocunmuştum. “Telefonumda konum vardı,” dediğimde “Gerek yok,” diye atıldı. “Nereye gideceğimizi biliyorum.” Yola çıktığımızda dikiz aynalarından etrafı kolaçan etmeye çalışıyordum. Cengiz arada aynadan kendine bakarak saçlarını düzeltiyor, arada Leyla’ya kaçamak bakışlar atıyordu. Böyle giderse Cengiz bizi değil, ben ikisini korurdum. “Beyaz Volkswagen Jetta.” Sesimle hipnozdan çıkmışçasına kendisine geldi. Birkaç saniye sonrasında arabayı fark edip rahatladı. “Bizimkiler.” “Bir çeşit şifreli konuşma mı?” dedi Leyla heyecanla öne kayarak. “Ne konuştunuz?” Cengiz yüzündeki sırıtışla “Yok,” dedi. “Uhde bir araba bizi takip ediyor sandı. Enver Bey bizimkilerin altına yeni araba çekti de... Dümdüz olayı konuştuk yani.” Kaos olmadığını anlayan Leyla sıkılmışçasına geri yaslandı. Kırk dokuz dakika süren aşırı sıkıcı yolculuğumuzun sonunda mekâna ulaşabildik. Cengiz anahtarı valeye bırakıp hışımla arabadan indi. Leyla’nın kapısını açacaktı ama valedekiler çoktan ikimiz içinde bunu yapmıştı. Gülüşüm yüzümde dondu kaldı. İki camdan oluşan sensörlü kapının önünde dikilen Cihangir Payiz ile göz göze geldim. Bizi kapıda karşılıyordu. Birbirimize doğru yürümeye başladık. Leyla’yla Cengiz’in adımlarını ardımda hissediyordum. Tam karşı karşıya kaldığımız da sağ elini belime uzatıp yanağıma eğildi. İrkilerek bir adım geri çekildim. “Ne yapıyorsun?” dedi eli havada kalakalırken. Kaşlarım çatıldı. “Asıl sen ne yapıyorsun?” “Nişanlımı karşılıyorum.” “Nişanlın mı?” “Olmayacak mısın?” “Şu an değilim, gelin ata binmiş ya nasip demiş.” Cihangir’in cevap vermesine izin vermeden sol koluma dolanan parmaklar tarafından geriye çekildim. Cengiz’in iri bedeni ikimiz arasında kalkan oluştururken birazcık eğlenmediğimi söylesem yalan olurdu. “Hava soğudu, kızları böyle bekletmesek mi?” derken ki tavrı bana kahkaha attırmak üzereydi. Erkeklerin kendi arasındaki ego savaşına kurban gitmemek adına Leyla’nın koluna girip çekiştirdim ve hem Cengiz’i hem de Cihangir’i iterek mekândan içeriye girdim. “Bence biraz sinirlendi,” diye mırıldandı Leyla gözleri etrafı tararken. Çok şık bir restoran gibi görünen mekân, beni huzursuz hissettirmişti. Burada başka şeyler döndüğüne yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım. “Sana diyorum Uhde, sinirlendi.” Leyla’nın kolumu sarsmasıyla bakışlarım ona döndü. “Ne yapayım Leyla? Ne olur bana kızma diye cilveleneyim mi?” “Yani,” dedi gözleri parlarken. “Fena olmazdı, bana da malzeme çıkardı.” Sahte bir tebessümle ona doğru yanaştım. “Anca rüyanda.” “Benim değil de onun rüyasında oluru var gibi,” diye şımardığında sinirlerim bozulduğundan gülüşümü tutamadım. Hayatımızın orta yerinde her an patlamaya hazır bir bomba yokmuş ve tek derdi erkekler olan iki normal kadınmışız gibi konuşmak tuhaf hissettirmişti. “Ondan hoşlanacaksın bence,” diye devam etti Leyla. “Etkileyici bir adam.” “Evet, on yedi yaşındaki kızlar için etkileyici bir adam.” Ardımdan yükselen kahkaha ile kaşlarım çatıldı. Cengiz’e sesini kesmesini söylemek ile suratına yumruğu indirmek arasında gidip geliyordum. Herhangi bir mahcupluk belirtisi göstermeyen Cengiz yanağımdan makas alıp önüme geçtiğinde tavrının saçmalığı karşısında kanım çekilmişti. Leyla’yı bir anlığına yalnız bırakıp Cengiz’e yetiştim ve arkasında gülücükler saçıyorken “Beni kışkırtma,” diye söylendim. Başı omzunun üstünden bana döndü. “Ne yapsak ki Uhde, şu an seni daha da fazla kışkırtmak istiyorum. Hem de sen uslu biri gibi davranmak zorunda kaldığın için.” Bir hışım önüne attım kendimi. Etraftaki insanların birkaçının bakışlarını üstümüzde hissedebiliyordum. Cengiz’in kazağından görünmez bir saç teli alıyormuş gibi davranırken ona doğru parmak uçlarımda yükseldim. “Ben her zaman uslu bir kızdım, Cengiz beni kışkırtmaya devam edersen asıl yüzümü görürsün.” Bir anlığına yüzünün düştüğünü fark ettim. “Bana acı, Uhde. Damarlarımdaki tüm kan çekiliverdi.” Hala dalga geçiyordu, muhtemelen onun canını yakmayacağıma çok emindi. “Bana bak,” diye hafif yükselmeye başladığımda saçımın önüne düşen bir tutamı kulağımın arkasına iteledi. “Cihangir’i test etmeye var mısın?” Sağ elimi kaldırıp onun sol omzuna dokundum usulca. Yüzümde yaramaz çocuklardakine benzer bir ifade belirmişti. “Benim onu test etmeye ihtiyacım var mı sanıyorsun?” “Sen değil, ben istiyorum.” “Cengiz, ben Enver’in kuklasıyım. Senin değil.” Geri çekilirken yüzüme tatlı olduğuna emin olduğum bir tebessüm yerleştirdim. Leyla bize yetişmişti, o durumdan hayli memnun gibi görünüyordu. “İkiniz de eğleniyor gibisiniz.” Fısıltısı aramızda asılı kalmıştı. Arkasını dönüp bize yetişmek için hiç çaba göstermeyen sahte nişanlıma gözlerini kırpıştırdı. “Nereye geçelim?” Ona dönüp bakmak istemedim. Bakışlarında derin bir şeyler vardı ve bu beni fazla rahatsız ediyordu. Aslında ona ne kadar maruz kalırsam o kadar rahatsız olacakmışım hissini aşamıyordum. Bir adım arkamdaki varlığını belli etmek istercesine sağ kolunu kaldırıp oturacağımız masayı işaret etti. Çok yakındaydı, nefesi saçlarıma değecek kadar yakın. “O adam sevgilinse yazık olacak,” diye söylendi. Leyla ile Cengiz masaya doğru yürüyorken ben donup kalmıştım. Kaşlarım çatıldı, hala ona doğru dönmemiştim ama bizimkilerin yanına gidecek gücüm de yoktu. “Fazla erken başladın kıskançlık krizlerine,” diye alay ettim. “O benim kıskanabileceğim biri değil.” Yavaşça arkamı dönüp onunla yüzleşmek istedim, sol kolumu tutup vücudumu hareket ettirmemi engelledi. “Masaya geç,” dedi duygusuz bir ses tonuyla. Ardından arkamda kalan yoğun varlığı yok oluverdi. Benim önüme geçip bir daha bakmadan Leyla ile Cengiz’in yanına ilerledi. Etrafa kaçamak bakışlar atıp utanıyormuş gibi davrandım ve masaya yürüdüm. Centilmen bir adam rolü bile oynamayacaktı. Sandalyemi kendim çektim. İçimdeki anlamsız duygu karmaşası beni çıkmaza sürüklüyordu. Aniden neden böyle bir beklentiye girdiğimi bile bilmiyordum. Hiçbir zaman otomobile binerken kapımın açılmasını, masada sandalyemin çekilmesini, gelen yemeğin ilk bana servis edilmesini beklememiştim. Farkında olmadığım ve ismini anlamlandıramadığım bir yanım bunları mı beklemeye başlamıştı yani? Leyla yanımdaydı ve etrafa neşe saçıyordu. Parmaklarımı avucunun içine aldığında bakışlarım ona kaydı ve sonsuz bir şefkat duydum. Bir anne veyahut abla misali… “Bizden kız almak öyle kolay değil damat bey,” diye giriş yaptı cümlesine. Yüzündeki eğlenir ifadeye bakarken benim de keyfim yerine gelmeye başlamıştı. Cihangir tebessüm bile etmedi. “Bence düşündüğünüzden daha kolay, Leyla.” Yemekleri servis etmeye gelen garsonlar birbiriyle bakıştı. Aniden büründüğü soğuk tavra anlam veremezken Cengiz’in birbirine sürttüğü ellerinin sesiyle irkildim. Masanın altından bacağını hedef alan ayağımı ileri ittiğimde bir anlığında kasıldı. Acıttığımın farkındaydım ama tavırlarındaki bir şeylere sinirlenmiştim, neye olduğuna emin değildim. Cengiz beklediğimin aksine gülümsedi. Cihangir’in bakışları ben ve Cengiz arasında gidip geldi. Leyla’nın koluma çimdik atmasıyla bakışlarım ona döndü. Bakışları çaprazımındaki bir yere kilitlenmişti. Oraya döndüğümde kanımın çekildiğini hissettim. Yüz ifadem değişirken ne hale geldiğimi bilmiyordum ama Cengiz bütün keyfinin kaçmış bir şekilde baktığım yere döndü. Hepimizin odağındaki kişi Kerem Güçlü’ydü. Şu sıralar fazlaca karşıma çıkan Kerem Güçlü, evimize muhbir yerleştiren Kerem Güçlü, adamlarından birinin kızını kaçırttığım ve sonra onlara iade ettiğim Kerem Güçlü… Suratına yerleştirdiği sırıtışla alelen masamızı izliyordu. Masasında oturduğu adamları tanıyordum. Sağ kolu Zeki Kahraman, sol kolu Ali Atalar, sekreteri Asuman Kara. Benden nefret edenler top on listesi gibiydi. Sanki gözlerim ve beynim arasındaki iletişim kopmuştu, gördüklerimi algılamam zaman almıştı. Öfke ani bir şekilde dalgalandı içimde. Yumruklarım sıkılırken Cihangir’i Kerem’in evinde görüşümün farkındalığıyla aydınlandım. Ayağa fırladığımda etraftaki çatal bıçak sesleri azaldı. Duygularımı dizginleme konusunda gitgide beceriksizleşiyor muydum yoksa şu sıralar mental dengem mi bozulmuştu, bilmiyordum. Alev alev yanan bakışlarımı Cihangir’e çevirdim. “Onların burada ne işi var?” Bana bakmıyordu bile, önüne servis edilen yemeği büyük bir iştahla yemeye devam ediyordu. “Kimin?” “Kerem Güçlü ve işbirlikçileri.” Cihangir sıkılmışçasına bakışlarını yemeğinden bana doğru kaldırdı. Sesli yutkunma refleksimi anında durdurdum. İhtiyacım olduğunu düşünerek omuzlarımı dikleştirdim. Leyla’nın ince parmaklarını sağ elimde hissettim. Bana güven veriyordu. “Gördüğüm kadarıyla kahve içiyorlar.” “Sence bunu mu soruyorum?” Bakışları derinleşti. “Bir şey konuşmak istiyorsan oturup konuşmanı tercih ederim.” Bir anda uysalca sandalyeye oturdum ve buna herkesin şaşırdığına yemin edebilirdim. Nasıl yaptığını bilmiyordum ama bakışlarındaki bir şey beni itaate zorlamıştı. Dikkat çekmemek amacıyla yaptığımı söyledim kendi kendime. Kendimi kandırmak konusunda ustaydım. “Kerem Güçlü’nün burada ne işi var?” “Burası tarafsız alan Uhde, bunu bildiğini düşünmüştüm.” Anlarcasına başımı salladığımda Leyla’nın sesli bir nefes aldığını duydum. Sakinliğimin daha büyük şeylere gebe olduğunun farkındaydı. Öfke damarlarımda geziniyorken mantıklı karar veremezdim, onların burada olduğunu fark edememiştim ve eğer dikkatim bu kadar dağınıksa kötü şeyler olması kaçınılmazdı. O yüzden en doğrusu bu yemeği hızlıca sonlandırmaktı. Leyla’yı eve götürmeli, Cihangir ile Kerem arasındaki iletişimin sebebini öğrenmeli, bir sonraki hamlelerini çözmeliydim. “Sadece yemek yiyelim, Uhde.” Gözlerim Leyla’ya döndü, sinirlerim aşırı gergindi. “Buradan gidiyoruz.” Sesim kesinlikle itiraz kabul etmeyecek bir tonla yankılandı. Cengiz beni duyar duymaz ayaklandı. Leyla ise kollarını göğsünde kavuşturup çocuk misali kaş çattı. “Gitmek istemiyorum. Bu saçmalıklara katlanmak istemiyorum. Nesiniz siz? Düşman mısınız? Aynı mekanda oturup yemek bile yiyemeyecek miyiz?” “Haklı,” diye onu destekledi Cihangir. “Kapa çeneni!” “Kes sesini!” Cengiz ile aynı anda konuşmuştuk. Bana değil ama Cengiz’e bakarken kaşları çatıldı. “Günlerdir eve esir oldum,” diye sızlandı Leyla. “Böyle çocukça bir sebepten eve gitmek istemiyorum.” Kendime çok güvenirdim. Odağıma, hafızama, algıma… Hepsi zamanında beni çok kez ipten almıştı. İlk defa hepsini görmezden gelmek istedim lakin zihnim bana ihanet etti. Fark etmemek için kendimi paraladığım gerçekler bir yapboz parçalarıymış gibi birbiriyle bütünleşti ve yerlerine yerleşti. Hiç farkına varmak istemeyeceğim, beni ortadan ikiye bölecek olan bir doğruyla sarsıldım. Leyla gittiğimiz davette Kerem Güçlü ile bakışıyor ve bir anda elimizde tutulan adamı kaçıyor, Leyla lavaboya gidiyor ve ben dakikalar sonra Kerem’in o taraftan geldiğini görüyorum, Leyla Zeki’nin kızını kaçırdığımızı öğreniyor hem de Enver Bey bile bilmiyorken, Leyla Cihangir’in yanında tanıdık birinin yanındaymışçasına rahat, Leyla bana eve gitmek istemediğini söylerken aynı zamanda çaprazımızdaki masaya kaçamak bakışlar atıyor. Her şey yerli yerine otururken yüzümün ifadesizleştiğini hissettim. Bir robot misali ayağa kalktığımda benim boş bakışlarımın farkına vardı Leyla. İpleri koparmak üzereydim, anladı. “Uhde?” Ses tonundaki titremeyi sadece ben anlayabilirdim. Korkuyordu ve içten içe benim için olmadığını biliyordum. Yavaş adımlarla o masaya yürümeye başladım. Bunun benim için can acıtıcı sonuçları olacaktı. O yüzden Kerem’in sırıtan suratına yumruğumu geçirirken hiç pişmanlık duymadım. Tarafsız bir bölgede ona vuruşumun bir bedeli olacaktı ve uzun zamandır ödeyeceğim en güzel bedel olduğunu inkar edemeyecektim. Çünkü Leyla benim bam telimdi. O adi adam ne yaptı bilmiyordum fakat bir şeyi biliyordum. Kerem Güçlü’nün Kandemir konağına yerleştirdiği muhbir, Leyla Kandemir’in ta kendisiydi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE