4. BÖLÜM

3597 Kelimeler
İnsanlar ikiye ayrılırdı: iyiler ve kötüler. Kötüler de kendi içinde ikiye ayrılırdı: ne olduğunu bilenler ve hayat beni buna mecbur bıraktı mavalını okuyanlar. Ben hiçbir zaman iyi birisi olduğumu savunmamıştım, yaptığım şeyleri de aklamamıştım. Buna rağmen içimde bir yerde bu muameleyi hak etmediğimi düşünmekten alıkoyamadım kendimi. On dört yıldır bu evin çatısının altında sığıntı misali yaşıyorken hiç kimseye gönül koymamış, sevgi adına beklentiye girmeyi bırak bunu ummamış, yeri geldiğinde sırf önüme bir kap yemek konulduğu için minnet duygumla vicdanımı susturmuşken evlendirilip çöp gibi kapının önüne atıldığım muameleyi nasıl hak edebilirdim? Sanırım şok geçiriyordum. Sol kolumu kavrayan el, beni kendime getirmek amacıyla canım yanacak derecede sıktığında daldığım düşünce denizinden çıktım. Enver Bey’in uyarasıydı bu. Parmakları sanki koluma değil de boğazıma dolanmıştı. Canım acısa da yüz ifademi kontrol etmeyi başarabilmiştim. Enver Bey’e değil, müstakbel nişanlın dediği kişiye çevirdim gözlerimi. Bakışları koluma sarılan eldeydi, bir saniye sonrasında yukarı tırmanıp boğazıma kilitlendi, kaşları çatıldı. Oradaki parmak izlerini kapatmıştım ama uzun süre olmuştu, acaba farkına mı varmıştı veya fondöten gittiği için belli mi oluyordu? “Müstakbel nişanlımla özel olarak konuşacağım.” Ses tonu istek belirmekte ziyade emrediciydi. Gözlerim Enver Bey’e kaydı, birilerinin onunla böyle konuşmasından nefret ederdi. Yanılmadığımı anlamam çok uzun sürmedi, kafasını hafif sağa eğip “Bahçeye çıkabilirsiniz,” derken sesi saklamaya çalıştı öfkenin izlerini taşıyordu. “Bahçe soğuktur, üstü fazla ince. Odasında konuşmayı tercih ederim.” Kimse böyle bir şey beklemiyordu. Onu odama götüremezdim. Çünkü orası kilerdi, evin her yerini donatan pahalı eşyalar odamda yoktu. Enver Bey kendini o kadar ifşa edip birilerinin eline koz verecek adam değildi. “Ya bahçe ya hiç.” Eli hala kolumdaydı, karşıma getirdiği adamın acısını benden çıkarmaya kararlı görünüyordu. Cihangir sağ kolumu tutup beni yanına doğru çektiğinde ancak parmakları gevşemişti. “O zaman bahçede konuşuruz.” Hiç vakit kaybetmeden onun zayıf tutuşundan kurtuldum, ceketi tam anlamıyla koluma geçirerek giydim. Tenimin çok beyaz olması hızlı kızarmasına sebep oluyordu. Ailemin gerçek yüzünü görmesine gerek yoktu değil mi? Onun büyük adımları beni pas geçtiğinde hepsinin suratına bakıp arkamı döndüm. Başım önde, yavaş adımlarla onu takip etmeye başladım. Ne konuşacağımı, ne yapacağımı bilmiyordum. Hiçbir şeyden haberim yoktu. Hayatımın orta yerine pat diye düşen bu adamla ne yapmam gerektiği hakkında karar vermeden önce durum değerlendirmesi yapmalıydım. Aniden duraksadığında düşünceli tavrımı koruyabilmek adına fark etmemiş gibi sırtına çarptım hafifçe. Kendimi geriye çektim, ürkek bakışlarla ona bakıp “Kusura bakma,” diye mırıldandım. “Fark edemedim.” “Sanırım habersizdin, nişan olayından?” Göz devirmemek için kendimi zor tutuyordum. Neyi sorguluyordu ki? Geri zekâlı olmayan herkes anlardı habersiz olduğumu. “Evet, biraz ani oldu benim için.” “İstemiyor musun?” Söylediği şey komik geldi bana. İstemiyorsam ne olacaktı? Çok mu gururluydu? Beni istemeyeni ben hiç mi istemem diyecekti? “İstememek değil, sadece şaşırdım.” “İyi, çünkü bu nişan olacak.” Demek gerçek yüzünü göstermeye başlamıştı. “Neden ben?” diye sordum çıplak ayaklarımın altındaki çimlere bakarken. Gece vakti toprağın soğuk olabileceği kimsenin aklına gelmiyor muydu? Keşke terlik falan giymeyi akıl edebilseydim. Sesime acınası bir ton takınmaya çalışırken “Leman benden daha güzel,” dedim. Bana dönüktü, elinin yüzüme doğru yaklaştığını hissettim ardından parmakları çeneme dokundu. Soğuktu, bu temasla titredim. Yüzümü yumuşak bir hareketle ona doğru kaldırdı. “Küçük oyununu ne zaman sonlandırmayı düşünüyorsun?” “Hangi oyunu?” derken şaşkın görünmeye çalıştım. Dişlerini gösteren gülüşü samimiyetten o kadar uzaktı ki tüylerim ürperdi. “Seni Enver Bey’in köpeği olduğunu bilecek kadar tanıyorum, Uhde.” Madem öyleydi, hak ettiği gibi davranmakta hiç sakınca görmedim. Çenemi kavramış elini bileğinden tutup ters çevirmeye kalktığımda omuzumu iterek beni etkisiz hale getirmeye çalıştı ama aynı anda ayağımı kaldırıp dizinin arkasına topuğumu kullanarak tüm gücümle vurdum. Hem kolu ters dönüp sırtına yapıştı, hem de dizlerinin üstüne çöktü. Böylelikle çaprazında kalmış oldum, hala kolunu tüm gücümle tutuyordum. “Tasmama uzanmanın hayalini bile kurma,” diye fısıldadım kulağına eğilerek. Yerde diz çökmüş haliyle bile karnımın üstüne denk geliyordu boyu. Çok fazla eğilmeme gerek kalmamıştı. “Sana bir anlığına inanacaktım, biliyor musun? Çok iyi rol yapıyorsun. Ayrıca normalde kadınların kazanmasına izin veririm, sadece bu sefer değil.” Bütün vücudunu bana çevirirken kolunu bırakmak zorunda kaldım yoksa kırılabilirdi, beni belimden kavrayıp yere çektiğinde sol eliyle kafamı koruduğunu fark ettim, sırt üstü yere düştüğüm anda dizimi büküp kasıklarına geçirecektim ki dizini üst bacağıma yaslayarak beni durdurdu. Tek eli iki bileğimi kavramış, göğüs hizamda tutuyordu. Yüz yüze ve yerdeydik. Gecenin karanlığında bahçe aydınlatmasının loş ışığında yüzümün her zerresine inceledikten sonra bakışları tekrar boynuma indi. “Ben kadın erkek fark etmez, karşımdakinin kazanmasına izin vermem,” dedikten sonra o hala boynuma kilitlenmişken kafamı yerden kaldırıp çenesine denk gelecek şekilde geçirdim. Canının acısıyla kendini yana savurduğunda üstümdeki baskısı tamamen yok olmuştu. Hafif nemlenmiş çimlerin üzerinden kalktığımda bana tekrar uzanmaması gururumu incitmişti, gerçekten de kazanmama izin veriyor olamazdı değil mi? “Elin ağırmış, evlenince beni dövmezsin değil mi?” diye söylendiğinde alay ettiğinin farkındaydım. Üstüme yapışan otları temizlemek için çırpınırken onun hale yerde uzanıyor olması da aşırı absürttü. Dirseklerine dayanarak vücudunun üst kısmını havada tutuyordu. “Kalkmam için elini uzatman gereken anda değil miyiz şu an?” “Amacın her neyse,” dedim iki adım uzaklaşıp aramıza mesafe koyarken. “Ben ileri sürebileceğin bir piyon olmayacağım, ona göre hareket et.” “Niye sadece Enver’in piyonu olmaya yemin mi ettin?” “Ben onun piyonu değilim, şahıyım.” Benim için konuşma bitmişti, arkamı dönüp eve doğru ilerlemeye başladığımda ayağa kalktığını hışırtılardan anladım. Peşimden seslendi. “Sen kendini şah olduğuna inandırmış bir piyonsun, Uhde.” Umursamadım, insanlar benim için istediğini düşünebilirdi. Bir köpek, piyon, kara leke, çöp... Hepsine karşı bağışıklık kazanmıştım. Ben ne olduğumu biliyordum. Kirlenmiş ayaklarımla ışıl ışıl olan fayanslarda iz bırakarak geçtim ve salona uğramadan merdivenlere yöneldim. Leyla’yla konuşmalıydım, şu an başka şeylere odaklanmamaya kararlıydım. Arkamdan gelen adım sesleri, salona yöneldiğinde dürtüme engel olamayarak merdivenlerin ortasında duraksadım. “Uhde’yi biraz sinirlendirdim sanırım, kusura bakmayın demeye geldim. Kahve davetiniz için teşekkür ederim ama kalamayacağım. Evime geçsem daha iyi.” Sonrasını duymama gerek yoktu, basamakları daha hızlı çıktım. Leyla’nın kapısının önüne gelene dek durmadım. Kapıyı dört kez çaldığımda benim geldiğimi biliyordu, bu hileye başvurdum. Açmadığında kulpa uzandım, aşağı indirdim lakin kapı açılmadı. Kilitlenmişti. “Leyla, konuşmamız lazım.” Yanıt yoktu, tahmin ettiğim gibi bana çok sinirlenmişti. “Leyla,” dedim yalvarırcasına. Merdivenlerde birinin varlığını hissettiğimde kendimi toparladım. “Çalışma odasına,” dedi Enver Bey sadece. Yarıya kadar çıktığı basamakları geri indiğini duydum. Bu kat lanetliymiş gibi davranıyorlardı çoğu zaman, garipsemedim. Leyla’yla olan sohbetimi ertelemem gerekiyordu, her ikimiz içinde. Enver Bey’in kendini tekrar etme huyu yoktu. Bir şey söylediyse yapmama ihtimalimizin olmadığı gibi. Merdivenleri inerken ayaklarımı temizleme girişiminde bulunmadım, umurumda da değildi açıkçası. O korkunç odanın önüne gelene dek zihnimi meşgul tutabilmiştim. Beni güçlendirmesini umarak derin bir nefes alıp kapıyı bir kere tıkladım. Ardından içeri girdim. Ayakta dikiliyordu, çalışma masasının hemen önünde. “Şu ceketi çıkar, sinirlerimi bozuyor.” Denileni yaptığımda yüzündeki gülümseme karanlıkta bile belli olur hâle geldi. Tutup sıktığı kolum morarmaya yüz tutmuştu, izi belirgindi. “Beni evlendirecek misiniz?” “Hayır, sadece o adamın yakınlarında olabilmek için sebebe ihtiyacım var.” “Bende o sebebin ta kendisiyim,” dedim ondan çok kendime söylüyormuşçasına. “Durumları kavrama konusundaki hızlısın.” Bana doğru adım atmaya başladığında gözlerimi kahverengi tonlarındaki halıya diktim. Bu odadan nefret ediyordum. Tam karşıma dikilene dek kımıldamadım. Bütün bedenimi kasıp gelecek herhangi bir darbeye kendimi hazırladım. Düşündüğüm gibi oldu, kalın parmakları saçımı ense kökünden kavradı. Kafamı aşağı eğerken canım çok fazla yanmasın diye ona ayak uydurdum. “Hangi cehennemdeydin bilmiyorum ama benden gizli saklı bir şeyler yaparsan bedelini ödersin, anlıyorsun değil mi?” diye mırıldandı. Bağırsa daha az ürkütücü oluyordu bu adam. “Anlıyorum.” “Bir adın bile yoktu, Uhde.” Aslında vardı. “Bir adım bile yoktu,” diye onayladım onu. İşkencesi ancak onun istediği şeyi verirsem biterdi. “Sana adını ben verdim, Uhde.” “Bana adımı siz verdiniz.” Parmakları her saniye güçleniyormuş gibiydi, kafamı hiç oynatmıyor olmasına rağmen. “Adının anlamı neydi?” diye sorarken öncekilerden farklıydı: daha hırslı, daha acımasız, daha talepkâr. “Üstlenme,” dedim bir kesik soluk almadan önce. “Sorumluluk alma.” Yüz yedi. “Sen ben ne istersem osun. Bunu aklından hiçbir zaman çıkarma.” Cevap vermemi beklemeden saçlarımı rahat bıraktı. Parmakları arasındaki kopan telleri havada elini ovuşturarak yere attığında bakışlarım yere düşen saçlarıma kaydı, düşündüğümden daha fazlası yolunmuştu. Az önce canımı yakan parmaklar aniden başımın tepesini okşadığında midem ağzıma geldi, bulantı çok güçlüydü. “Cihangir’e direnme. Neler yapabileceğini, ne olduğunu veya bu evde nasıl var olduğunu anlarsa canım sıkılır. Canımın sıkılmasını istemezsin, Uhde.” “İstemem,” diye doğruladım. “Çık.” Dediğini yaparak odayı terk ettiğimde Leyla’yla konuşacak dermanım kalmamıştı. Yarın bir şeyleri yoluna sokabilirdim, bugünse sadece uyumak istiyordum. Odama doğru ilerlerken baş ağrımla mide bulantım birbirine karışmıştı. İşler sarpa sarıyordu. (...) Kargalar bokunu yemeden arka arkaya çalan telefonumun sesine uyanırken sinir kat sayım tavanı vurmuştu. Cengiz’in aradığını gördüğümde sinirim yerini endişeye bıraktı. Hemen aramasını cevaplandırdım. “Alo?” derken hala ayılmaya çalışıyordum. “Acil gelmen lazım, çiftliğe.” “Cengiz ne oluyor?” derken yataktan tamamen doğrulmuştum. Saat sabahın altı buçuğunda ne demeye beni acil çağırıyordu? “Leyla burada, tuttu çocuğu babasına götüreceğiz diye.” Başka bir şey söylemesine gerek yoktu. Telefonu kapatıp ayağa fırladım. Bütün hızımla ayılmak için elimi yüzümü yıkayıp işlerimi hallederken aynı zamanda sakinleşmeye çalışıyordum. Pijamalarımı çıkarıp üstüme siyah sporcu sütyeni, altıma onun takımı olan taytı geçirdim. Kapüşonlu bej rengi fermuarlı hırkamı üstüme alıp spor ayakkabılarımı giydim. Eğer evden çıkarken biriyle karşılaşırsam veya eve dönebilirsek spor yapma bahaneme sığınmak gibi bir fikrim vardı. Telefonumu, cüzdanımı ve araba anahtarlarını alıp evden ayrıldığımda kimsenin ayakta olmaması işime gelmişti. Arabaya atlayıp çiftliğe doğru sürmeye başladığımda çocuğu Cengiz’e teslim ettiğim için kendime kızıyordum. Leyla’nın çocuğun yerini bulması yirmi dört saati bile geçmemişti. Adamlar da bulabilirdi. Çiftliğe girip arabayı gelişigüzel park ettim ve koşar adımlarla eve ilerledim. Cengiz’in arabası kapının önündeydi sadece, Leyla buraya nasıl gelmişti? Eve girdiğimde üşüdüğümü fark edebilmiştim. Kapıdan girer girmez şöminenin ısıttığı sıcak hava beni karşıladı. Leyla ayakta dikiliyordu, çocuk karşısındaki koltukta uyuyordu, Cengiz’se çocuğun ayak dibinde oturmuş ve başını öne eğerek ellerinin arasına almıştı. “Ne yapıyorsunuz siz?” diyerek üstlerine yürürken dün Leyla’nın kapıyı kilitleme sebebini anlamıştım. Bana kızgınlığından kapıyı açmamış değildi, camdan tüymüştü. Odada yoktu yani! “Asıl sen ne yapıyorsun Uhde? Siz ne yapıyorsunuz? Altı yaşındaki sabiyi ne demeye bokun içine çekiyorsunuz? Çocuğun ne suçu var?!” “Sesini alçalt,” dedim ufaklık huysuzlanınca. “Uyanacak.” “Burada çocuğun gece uykusunu alamamasından daha büyük bir sorun var! Çocuğu kaçırmışsınız!” Leyla’yı sakinleştirmek adına koluna uzandım, temas güven verirdi. Hareketimden kıvraklığıyla kaçındığında işlerin kolay olmayacağına kanaat getirdim. “Bu çocuğu babasına götürüyoruz,” dediğinde başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Siz iyice çıldırdınız,” deyip tekli koltuğa çöküverdi. Cengiz ayaklanırken “Ben daha fazla dayanamayacağım, sigara içmeye çıkıyorum,” dedi. Yanımdan geçip gittiğinde onun da benzer fikirde olduğunu fark ettim. Dediklerimi yapıyor ama sorguluyordu aynı eski ben gibi. “Uhde, bu sen değilsin. Sen böyle bir şey yapmazdın.” Ona doğru yürüdüm, ortada duran sehpayı onun oturduğu koltuğa yaklaştırıp üstüne oturdum. Yüz yüze gelebilmiştik, koyu renk gözleri ıslanmıştı. “Sen doğru ne yanlış ne bilirdin, Uhde.” Ne hissettiğini bilecek kadar iyi tanıyordum onu. Zehrini içinde tutup kendini yiyip bitirdiğini bilecek kadar iyi... “Söyle,” dedim içim kavrulurken. “Ne söyleyeceksen söyle Leyla. Cümlelerini kırpma.” Öfke gözle görülür şekilde Leyla’yı ele geçirdi, yüzüme doğru yaklaştı. Hayatında ilk defa bana böyle bakıyordu, nefret edercesine. “Sen babam gibi değildin.” Babası... Enver Bey... “Zaten değilim, Leyla.” Kucağımda duran ellerime uzandı, teması beni daha kötü hissettirmişti. Gözlerinde biriken yaşlar dökülmeye başladığında az önceki cümle ardı ardına beynimde yankılandı. Sen babam gibi değildin. Sen babam gibi değildin. Sen babam gibi değildin. Gözyaşlarını silecek gücü bulamıyordum kendimde. “Bak ona,” dedi ağladığı için titreyen sesiyle. “Şu çocuğun ne günahı var? Neden bir şeylerin bedelini ödemek zorunda? Vicdanını bu kadar susturabildin mi gerçekten? Ne diyorsun kendine? Kaçırdım ama zarar vermedim mi diyorsun? Karnını doyurdun, onu dövmedin diye teşekkür de etsin mi sana?” Ağlaması şiddetlendiği için iç çekti. Söyleyecekleri daha bitmemişti belliydi, içini dökmesine izin verdim. “Ben yaşadım, nasıl bir his olduğunu biliyorum. O korkuyu, endişeyi biliyorum. Senin yüzünden bir çocuk ömrü boyunca bu korkuyla yaşayacak, tekrar kaçırılma korkusu. Ona vurmasan ne fark eder ki Uhde? Sen çocuğun birinin içine o zehri saldın bile. Daha fazlasını yapma. Verelim çocuğu babasına ne olur. Yalvarıyorum sana.” Gözlerinin tam içine baktım. “Ben ne yaptıysam...” “Hayır, Uhde!” diye kestirip attı cümlemi. “Bana sakın benim için yaptığını söyleme. Bizim için, yaşayabilmek için! Sakın!” Doğru düzgün cümle bile kuramıyordu. Altımda sehpayı geriye ittim, dizlerimin üstüne çöküp kollarımı ona doladığımda hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Kollarımın arasında sonbaharın ayazında kalmış bir yaprak gibi titriyordu. “Sen bu değilsin,” derken sırtımdaki elleri yumruk olmuş vücuduma çarpıyordu cansızca. “Sen... Böyle bir insan değilsin. Benim yüzümden... Ben seni bu hale getirdim...” Sinir krizi geçirdiğini düşünmeye başlamıştım. Hala yumruğunu sırtıma vuruyordu, teması nerdeyse hissedemeyeceğim kadar hafifti ama şimdiye dek yediğim dayakların en ağırıydı. “Yalvarırım, çocuğu götürelim.” “Tamam,” dedim yenilmişlikle. “Tamam götüreceğim çocuğu.” Sakinleşti hemen. Ağlamaları devam etmesine rağmen cılız yumrukları durdu. Çünkü ben ona yalan söylemezdim. “Söz mü?” “Söz.” Onu bırakıp ayağa fırladım, onun ne hâlde olduğuna bakmadan arkamı dönüp Cengiz’in çıktığı verandaya yürüdüm. Bu işi bugün halledecektim. Kapıdan çıktığımda benim geldiğimi anlamıştı bile Cengiz. “Ne yapacaksın?” diye soruşunda gerçek bir merak gizliydi. Nereden bulduğunu bilmiyordum ama üstünde hırka vardı. Elimi onun hırkasının cebine atıp sigara paketini ve çakmağı buldum. Tüm sakinliğimle sigaramı yakarken huysuzca yerinde kıpırdandı. “Ne yapacaksın, Uhde?” “Çocuğu öldüreceğim.” “Siktir git.” Güldüm ama hiç eğlenmiyordum. “Ne yapacağım Cengiz? Çocuğu geri iade edeceğim.” Sigara zihnimi yavaşlatmıştı biraz. Yapacağım şeylerin bir adım sonrasını görmem gerekiyordu. Elinin omzuma dokunduğunu hissedince kafamı ona çevirdim. Yüzünde samimi bir tebessüm vardı. “Sana da bu yakışır. Keyiflendim bak.” Omuz silktim. “İçine bu kadar dert olduysa götürüp verseydin çocuğu.” “Ya sende beni vursaydın.” Demek kendi canına dokununca insan yanlış olduğunu düşünse de o yanlışı yapabiliyordu. Sigara izmaritini yere atıp Cengiz’e doğru döndüm. “Leyla’yı eve götür, mümkün olursa gizlice.” Ardından onun belindeki silaha uzandım, elini bileğime sardı. Ne itti ne çekti. “Çocuğu ben götüreyim, sen Leyla’yı al.” Gevşek tutuşundan kurtulup silahı çekip aldım. Metal, ağırdı. Taytımın kenarına sıkıştırdım, bol hırkam görünüşünü kapatıyordu çok şükür ki. “Ben Enver Kandemir’in manevî kızıyım, sen koruması. Bana hiçbir şey yapamazlar. Hem insan yediği boku kendi temizlemeli.” Onu orada bırakıp içeriye yürümeye başladığımda “Dedi dünden beri çocuğu bana bırakan kadın,” diye söylendi. Onun tavrına sadece güldüm, yine olsa yine yapardı. Biliyordum. İçeride Leyla’yı es geçip uyumaya devam eden çocuğu kucakladım. Huzursuzlandı ama bana dönüp kafasını göğsüme yasladığında yeniden rahatladı. Leyla’yla göz göze gelmemeye dikkat ederek “Çocuğu götürüyorum, Cengiz eve giderken sana eşlik etsin,” dedim. “Ya sana bir şey yaparlarsa?” “Endişelenme sen,” dedim sadece. Başka söyleyecek sözüm de yoktu zaten. Kucağımdaki çocukla beraber evden çıkarken Cengiz hırkasını çoktan çıkarıp çocuğun üstüne bırakmıştı. Yanından geçip gitmeden “Bana iki ceket borcun var,” diye mırıldandı. Dönüp laf yetiştirecek havamda değildim. Arabanın yanına ulaştığımızda kapıyı benim için açtı. Çocuğu şoför koltuğunun yanına yerleştirdim. Emniyet kemerini dikkatle taktım. Uyandığını fark etmiştim, kirpikleri kıpır kıpırdı. Onu korkutmamak adına ikimiz kalana kadar susmayı tercih etmiştim. Şoför koltuğuna dolanırken hırkamı düzeltir gibi yaparak kayan silahın yerini sağlamlaştırdım. Tayt yerine pantolonum olsaydı daha iyi olurdu. Koltuğuma yerleşip arabayı çalıştırdığımda Cengiz ile Leyla ardımdan beni izliyorlardı. Ana yola çıkana dek çocuğun uyandığını belli etmesini bekledim ama hala rolüne devam ediyordu. “Seni babana götürüyorum.” Gözleri kocaman açıldı, sindiği yerden resmen fırladı. “Gerçek mi?” diye sorduğunda başımı sallayarak onayladım. “Gerçek.” “Ya sana kızarsa?” dedi çekingen duruşuyla. Onu rahatlatmak istiyordum. “Seni ona götürdüğüm için kızmaz bence,” diye cevap verdim. “Ama yine de bana kızmaması için seninle bir oyun oynamak istiyorum.” “Nasıl bir oyun?” Kendi halime çok şaşırıyordum. Neden çocukla empati kurmuştum ki? “Bende oyuncak silah var, eğer bana kızarsa onu göstereceğim. Sen sakın korkma, tamam mı?” “Korkmam ki senden. Sen iyi birisin. Hem oyuncaksa tamam.” Şu hayatta kötü biri olmadığımı düşünen tek kişinin kaçırdığım altı yaşındaki bir çocuk olması çok acınası değil miydi? “Sana bir şey söyleyeceğim,” dedi çocuk parmaklarıyla oynarken. Biraz üzgün görünüyordu. Göz ucuyla ona baktığımda gözlerinin dolduğunu fark ettim. Ağlamamak için direniyordu, kalbim sıkıştı. “Söyle bakalım.” “Sendeki silah oyuncak ama...” Gözyaşını daha fazla tutamadı. “Babamdaki gerçek.” Direksiyonu tutan parmaklarım acıyordu, ne zamandır kendime zarar verene dek sıkmıştım, bilmiyordum. “Baban kötü biri değil, benim canımı yakmaz.” Tombul elleriyle yüzünü temizledi. “Yok yakmaz, iyi biri.” Bu çocuk sahiden altı yaşında mıydı? Daha büyük görünüyordu. “İsmin ne?” diye sordu kaçamak bakışları bir bana bir torpidoya giderken. “Uhde,” dedim Kerem’in malikânesine giden yola dönerken. “Benimkini sormayacak mısın?” Gözlerimi kırpıştırdım. Çocuk fazla zekiydi. “Seninki ne?” “Melek.” Şaşırtıcı değildi. Öyleydi, bizim dünyamız için fazla temiz bir çocuktu. Göğsümün orta yerine oturan hayatımın sonuna dek taşıyacağım ağırlığın adı da vardı artık. Melek... Benim ömürlük vicdan azabım... Malikânenin önüne geldiğimde arabayı park etmeden korumaların tam karşısına bıraktım. İçinde bekliyordum, Kerem’e haber vermelerini. Hepsinin dışarıya dökülmesini... Beklediğim gibi olmadı. Sadece put gibi duruyorlardı. Melek’in emniyet kemerini çözdüm. Ona gülümsedikten sonra kontağı kapatıp arabadan indim. Sakinliğimi koruyarak çocuğun olduğu tarafa dolandım. Arabanın tüm camlarına film çekilmişti, belki de çocuğu görmedikleri için haber vermemişlerdi. Kapıyı açıp Melek’e uzandım. Kollarını anında boynuma dolayıp kucağıma geldiğinde silahımı sağ elime alıp çocuğu sol tarafıma yasladım. Kulağıma “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı. Kapıyı ayağımla itip örttüğümde korumalar silahını çekmişti bile, silahı onlara doğrulttum. “Kapıyı açın, küçük bir teslimatım var.” Korumalardan biri kulaklığına bir şeyler fısıldadı. Melek korkmuş görünmüyordu, hâlâ kolları boynuma dolanmıştı. Onu kucağımda hafifçe yukarı iterek yürümeye başladım. Yolumu açtıklarına göre asıl şenlik içerideydi. Adımlarım cesurdu, tuhaf ki ölümden korkuyor gibi hissetmiyordum. Yürüyüşümü ne hızlandırdım ne yavaşlattım. Taş yolu takip ederken ardımdaki adım seslerini duyuyordum. Silahın soğuk metali ensemdeydi sanki. Oysa temas edemeyecek kadar uzaktılar bana. Nihayet görüş açıma girdiklerinde kahkahamı zor tuttum. Silahımın namlusunu asla Melek’e çevirmiyor, dimdik karşıya doğrultuyordum. Kerem ve ondan fazla adamı karşımda, hepsinin silahları bana dönüktü. “Hayırlı sabahlar.” Neşeli girişim Kerem tarafından bertaraf edildi. “Senin olduğun yerde hayır mı olur?” Bir noktada durdum. Aramızda çok uzak mesafe yoktu. Zeki hırpalanmış görünüyordu, “Kızım,” diye bana doğru atılacaktı ki adamlardan biri koluna sarıldı. Melek heyecanlandı. “Babacığım,” diye kıpırdandı kucağımda. Zeki çıldırmış gibiydi. Nefret kusan bakışlarıyla silahını sallarken “Seni öldüreceğim,” diye bağırdı. “Ahdım olsun, seni yalvarta yalvarta öldüreceğim.” Melek kıpırdanmayı kesti aniden. Bakışları bir bana bir babasına döndü. “Durun yapmayın! Ablanın silahı oyuncak! Çok kızma diye, baba çok kızma diye oyuncak silahla oyun oynuyor!” “Zeki,” diye araya girdim. Kafamla silahı işaret ettim. “Şeytan doldurur, dikkat et.” O an çocuğunun kucağımda olduğunu hatırlamış gibi kolu yanına düştü. Koskoca adam yığılıp kalacakmış misali hafifçe sallandı. Yanındaki arkadaşı onu tutuyordu. “Kızımı bırak,” diyebildi sadece. “Bana ne yaparsan yap, Allah’ın belası. Çocuk o daha, bırak onu.” Hepsinin surat ifadesine baktım, Melek’i öldüreceğimi düşünüyorlardı. Kerem’in gözleriyle buluştu gözlerim. “Bu size son ikazım, yolumda durma Kerem.” Kerem’in de eli titriyordu. “Sen gördüğüm en karaktersiz insansın.” Güldüm. “Daha beterlerini de duydum.” Melek’i hiç zarar vermeyecek şekilde yere indirdim. “Babana git,” diye mırıldandım. Dediğimin tam aksine iki yana kollarını açtı. Önümde durup “Durun,” dedi. “Abla iyi, o bana kızmadı. Onun silahı oyuncak, sizinki değil.” Silahın namlusunu yukarı gelecek şekilde tuttum. Hepsi hareketimle rahatladı. Kerem de silahını indirdi, beline geri yerleştirdi. Diğer adamlar hâlâ onun emrini bekliyordu. “Melek,” dedim daha yüksek sesle. “Babana git.” Bu sefer ikiletmeden yanlara açık kollarıyla babasına koştu. Birbirlerine kavuştukları anda sırtım dikleşti. Omuzlarımdaki yüklerden biri alınmış gibi rahatlamıştım. Zeki kızının saçlarını öpüp kokluyorken Melek mutlulukla sarılıyordu. Aile böyle bir şeydi demek ki. İkisini izliyorken karşımdaki manzara beni rahatsız etti. Hayat beni eksilten şeyleri önüme sunarken hiç insaf etmiyordu. Bakışlarımı eve doğru çevirdiğimde perdelerden biri hareketlendi. Silahımı taytımın kenarına iliştiriyorken “İtlerini arkamdan çek,” dedim Kerem’e. “Size iyilik yapanları da ısırmazsınız herhalde.” “İyilik mi?” dedi tükürür gibi. “İyilik dediğin şeyin zerresi yok sende.” Tatsız bir şekilde güldüm. “Dedi silahsız bir kadına on tane silah doğrultturan adam.” Kerem’in bakışlarındaki nefret apaçıktı artık. Birkaç adım öne geldi, göğsü derin nefeslerle inip kalktı. Sağ elinin işaret parmağını bana doğrultup tehditkar tavrıyla konuştu. “Sen benim yolumda durma, Uhde. Tehlikeli sulardasın. İpini çektirtme bana.” Gözlerimi devirdim. “Bak korkudan dizlerim titriyor şu an,” dedim bacaklarımı gösterirken. Sağ eli yumruk oldu, havaya kaldırıp indirişini izledim. Silahların hepsi aynı anda ortadan yok oldu. Omuz silktim. Kendi kendime konuşurken kollarımı iki yana açtım. “Ne demişler iyilik yap denize at.” Daha fazla burada durup insanları kışkırtmaya gerek yoktu. Arkamı döndüm, beni vurmayacaklardı. Kimse bunu göze alamazdı, en azından şimdilik. “Bir gün,” diye bağırdı Kerem arkamdan. “Yaptığın her şey için kafanı duvarlara vuracaksın ama çok geç olacak.” Zaten her gün vuruyor olduğumu bilmesine gerek yoktu. Arabama doğru ilerlerken yüreğim ferahlamıştı. Sırtımdaki yüklerden biri gitmişti gitmesine ama daha ağırını koymuşlardı sanki. Bir anlığına gözüm pencerelere kaydığında perdenin arkasında Cihangir’i görmüştüm. Dün gece çenesine vurduğum yerin morarmış olduğunu görecek kadar net şekilde hem de. O evde ne işi vardı? Enver Bey, Kerem ile alâkası olduğunu biliyor muydu? Cihangir neden pat diye hayatıma dalmıştı? Bütün merak ettiğim şeylerin cevabı aslında tek soruya bağlıydı. Cihangir kimdi?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE