10. BÖLÜM

3513 Kelimeler
Kabuslarla boğuştuğum bir geceden daha sağsalim çıkmıştım. Huzursuz üç saatlik uykumla kahvaltı sofrasına inmiştim, Feza ile Leman benimle muhatap olmamak için çokça çaba sarf etmişti, Enver Bey ve Nevra Hanım yokmuşum gibi davranmıştı, Leyla ise yüzüme bakamamıştı. Enver Bey, paravan olarak kullandığı şirkete gitmeden önce beni çalışma odasına çağırdığında sadece kabullenmiştim. Şimdi buradaydım, o deri koltuğunda oturuyorken karşısında hazır ol da bekliyordum ve bakışlarım kahverengi halıdaydı. Masaya bir şeyler vurmuyordu, sol ayağı şiddetle titretmiyordu, yüzü ifadesizdi. Analizimden yola çıkarak hatamı yüzüme vurmak için değil de benden bilgi almak için çağırdığını düşünüyordum. “Cihangir Payiz ve ailesi akşam yemeğine gelmek istiyor,” dedi. İki elini avuç içlerini birbirine bastırarak masanın üzerinde birleştirdi, bakışları üzerime sabitlendi. Elimden geldiğince tepkisizliğimi korumaya çalıştım. Konuşmaya devam etti. “Hala onlar hakkında hiçbir şey bilmiyorum.” Kollarını gerdirip avuçlarını ayırdı ve deri sandalyesinde geriye yaslandı. “Senin önünde diz çöken bir adam hakkında hiçbir şey bilmediğine inanmalı mıyım?” Korumalardan rapor alacağını zaten biliyordum. O yüzden dünden üzerinde düşündüğüm yalanı, bir çırpıda söyleyiverdim. “Bana prenses gibi davranıldığı için üstüme titriyor ama hiçbir şey paylaşmıyor,” derken vücudumu kastım. “En çok nefret ettiğim şeyi, biliyor musun?” Dudaklarıma birkaç saniyeliğine birbirine bastırdım. “Çözümle değil, sorunla gelinmesinden nefret ediyorsunuz,” dedim tereddütle. Şu an duruma en uygun cevap buydu. Çünkü Enver Kandemir’in en nefret ettiği şey listesi, duruma göre değişkenlik gösteriyordu. Alkış sesini duyduğumda bile bakışlarımı halıdan kaldırmadım. Göz ucuyla işaret parmağını bana sallarken gülümsediğini gördüm. “Çok zeki kadınsın. O zaman bir soru daha…” derken pantolon cebinden sigara paketini çıkarttı. Sigarasını çıkarıp dudaklarına yerleştirdi, çakmağı alıp yaktı ve dumanını içine çekti. Her daim masasında duran küllüğe sigarasını yerleştirmesini bekledim. “…Bacağı kırılan atlara ne olduğunu biliyor musun?” Tamamen ruhsuz ve bomboş bir şekilde sorusuna cevap verdim. “Sahibine yük olmasın diye öldürülür.” Sigarasını aldı, dudaklarına yerleştirdi, içine çekti. Dumanı üflerken başını sağa sola salladı. “Yanlış,” dedi sigarasını küllüğe yeniden yerleştirirken. “Hem sahibine yük olmasın hem kendi yanlış kaynayan kemik yüzünden daha fazla acı çekmesin diye öldürülür.” Açıkça tehditti. Bacağı kırık at, metafordu. Benimle işi biterse, beni kullanamazsa öldürmekle tehdit ediyordu. Nedense korku hissedemedim. Beni öldürebilirdi, yapamayacağına inanmıyor falan değildim. Sadece korkamadım. Kapı tıklatıldığında hareketsizdim, ne bir şeyler söyleyebilmiş ne de vücudumu hareket ettirebilmiştim. “Akşama hazırlan,” dedi tek elini havaya kaldırıp savururken. Çıkmamı işaret ediyordu. “Elinde yüzünde yara varsa kapat, kızımı ne kadar sevdiğimi onlara göster.” “Anladım.” Odadan çıkmak için arkamı dönüp hızlı adımlar attım. Kapıyı açtığımda karşımda Tufan olacağını düşünmüştüm fakat yanıldım. Kabil Korkut, karşımdaydı. Onu çok fazla görmezdim. Otuzlu yaşlarının ortalarında, üç numara asker saçı tıraşıyla, çenesinin sol köşesinden başlayıp kulağının başlangıç noktasına uzanan eski ve kalın bıçak yarasıyla ürkütücü bir tipti. Gerçek adını kimse bilmiyordu, öz kardeşini öldürdüğü için ona Kabil diye seslenildiğinden gidip adını değiştirdiğini duymuştum. Eğer Kabil Korkut ortaya çıkıyorsa yakın zamanda silahlar çekilecek demekti. Dümdüz ifadesiyle vücudunu biraz sola kaydırdı ve geçmem için alan oluşturdu. Ben odadan çıkınca içeriye girip kapıyı kapattı. Gitmek istiyordum fakat içimi kemiren merak duygusuyla orada beklemeye devam ettim. Kısık sesle bir şeyler konuşuyorlardı, cümleler anlaşılmıyordu. İki dakika geçti geçmedi, Enver Bey’in masaya yumruğunu vurduğunu tahmin edebileceğim bir ses yankılandı. “Kerem’in üç gün sonra sevkiyatı var, Tekirdağ üzerinden gelen malzemelerinin otomobil parçaları olduğunu mu sanıyorsun? Silah tedarik ediyor.” Kabil tepki verdi mi vermedi mi, bilemedim. “Baskın yaparsak ücretini ödediği için hem maddi hem manevi zarara uğrayacak! Eğer Cihangir ona yardım ediyorsa bir şekilde silahlara ulaşır, etmiyorsa geberip giderler. Bizde kim dost kim düşman anlarız.” Koridorda yankılanan ayak seslerini duyduğumda sessiz kalmaya çalışarak kapının önünden ayrıldım. İki ihtimal vardı: ya gerçekten Kerem yurt dışından silah tedarik ettiği için ona baskın yapmayı planlıyordu ya da benim duyduğumu bilerek bir olta atmıştı. Cihangir veya Kerem’i uyarıp uyarmayacağım konusunda beni deniyordu. “Uhde?” Leyla’nın sesiyle irkildim. Odama çıkan merdivenin önünde, elim tırabzana dayalı halde donup kaldığımı o an fark ettim. Bakışlarım merdivenin başındaki Leyla’ya döndü. “Efendim?” derken umursamaz görünmeye çalıştım. Birkaç basamağı indi, duraksadı. “Konuşalım mı biraz?” Başımla onayladım. Sessizliğimden cesaret alarak hızla kalan basamakları indi. Evin ön kapısına doğru yürüdüğünde peşine takıldım. Siyah eşofman takımının üstüne sadece gri hırka giymişti, üşüyecekti. Normalde onun üşümemesi için mont alırdım fakat bugün kendime bile yetecek enerjim yoktu. Kendi haline bırakmayı tercih ettim. Geniş bahçeye çıktığımızda hava fazla sertti, üzerimdeki örme siyah hırkaya daha sıkı sarıldım. Adımlarını bahçedeki ahşap bej rengi tentesi olan salıncaklı oturma takımına çevirdi. Ben sandalyeye oturmayı tercih ettim, o ise çaprazımda sol bacağını kalçasının altına alıp bedenini hafifçe çevirerek salıncakta oturmayı. Çalışanlardan birinin bize doğru tepsi taşıdığını gördüm. İkimize de yeni hazırlanmış kış çayını ikram edip uzaklaştı. Çaylarımızdan bir yudum alırken aramızdaki sessizlik uzayıp gitti. Gözleri benim dışımda her yerde dolanıyordu, yanıma gelmeden önce ağladığı belliydi. Yere değen tek ayağıyla yavaşça kendini sallamaya başladığında bakışlarımı kaçırdım. Bugün Leyla’nın işini kolaylaştırma niyetinde değildim. “Özür dilerim.” “Hangisi için?” diye sordum ama sesimde en ufak bir suçlama yoktu. Sadece saf merak vardı. Dudakları titredi, iki avucunun arasına sıkıştırdığı kupayı daha sıkı kavradı. Açık bıraktığı uzun siyah saçları uçuştu. “Benim yüzümden yaşamak zorunda kaldığın her şey için.” “Leyla,” diyerek onu susturmaya yeltendim. Tek elini havaya kaldırıp beni durdurdu. “Babamı durdurmamız lazım, Uhde. O… Senin kafana silah dayadı. Kaçırılmana sebep oldu. Ben artık dayanamıyorum. Ne zaman kaçırılacağız ya da ne zaman birisi çıkarıp bizi vuracak diye endişelenmek istemiyorum. Ben sadece yaşamak istiyorum, seninle beraber iki normal kadın gibi.” Kış çayımdan bir yudum aldım, onu sükunetle dinledim. Esen rüzgar biraz üşüttüğünde hırkamın kollarını avuçlarıma kadar esnetip bacaklarımı sandalyede toparladım ve karnıma doğru çektim. “Biz bu hayata doğduk, Leyla. Sen istemesen de baban bu. Ona ihanet edemezsin. Kerem mi seni koruyacak sanıyorsun? Enver Kandemir, sizi öğrenirse neler olabileceğini düşündün mü?” Gözünden bir damla yaş akarken bana döndü. “Sen bu hayata doğmadın!” diye isyan etti. Aslında amacının kötü olmadığını biliyordum. O da kendini suçluyordu çünkü sokaktaki bana elini uzatmıştı. Benden küçük olduğu için eylemlerinin sonuçlarını düşünemezdi. Yine de ne söylemeye çalıştığını bilmeme rağmen kalbimin kırılmasına engel olamadım. “Öyle demek istedim,” diye mırıldanırken sesi kısıktı, bakışlarını kaçırdı. Bu konuyu konuşmaya devam etmek istemiyordum. “Kerem ile ne olacak sanıyorsun Leyla? Bu işin sonunda ya baban ya da Kerem, birisi hapse diğeri mezara girecek.” “Birisi benden vazgeçecek,” dedi bakışlarını boşluğa sabitlerken. “Ya babam ya Kerem.” Başımı iki yana salladım, dudaklarım acı bir tebessümle kıvrıldı. “Bile bile kendine acı çektiriyorsun, yanlış yoldasın.” Leyla güldü ama onu hiç bu kadar sahte gülüşüyle görmemiştim. “Ama yol nasıl güzel,” diye tiye aldı beni. “Leyla, lütfen beni dinle.” Sesim fazla yorgun çıkmıştı elimde olmadan. Bakışları hala benim dışımda başka yerlerde gezerken iç çekti. “Sen hiç istemedin mi?” diye sordu sakince. “Sen hiç sevilmek istemedin mi?” İçini kemiren her şeyi görebiliyordum sanki. “Sevgi böyle olmaz, Leyla. Seni seven adam, babana ihanet etmeni beklemez. Seni seven adam, senin için savaşır. Korkak gibi köşesinden senin kendini kurtarıp gelmeni beklemez.” Cümlemi tamamlandığında bakışları beni buldu, gözünden başka bir yaş akarken dudakları güçsüzce iki yana kıvrıldı. “Cihangir gibi mi?” Kahkaha attım yüksek sesle. “Cihangir’in beni sevdiğini mi düşünüyorsun? Leyla, uyan ve gerçekleri gör. Enver Kandemir, Cihangir Payiz, Kerem Güçlü… Bu adamlar için sevgi denen bir şey yok. Çıkar ilişkisi var. Ancak senden elde edecekleri herhangi bir şeye sahipsen sana değer verirler. Onlara vereceğin şeyler tükenirse miladın dolar. Sen babanın verdiği hayatı değil, kendi hayatını yaşamak istiyordun. Kerem Güçlü ile o hayata asla ulaşamazsın.” Burnunu çekip elinin tersiyle yüzünü ıslatan göz yaşlarını sildi. “Babamı tanıyorsun, onları tanımıyorsun,” dedi küçük mızmız bir çocuk gibi. Kalbine sevgi tohumları ekilmişken söylediklerimi reddetmesini anlıyordum. “Leyla,” diye mırıldandım ifademi yumuşatmaya çalışarak. “Sadece görmek istediğini görüyorsun.” “Hayır Uhde,” dedi inatla. “Sen onları öyle görmek istiyorsun. Çünkü dün yüzünden Kerem’e sinirlisin.” “Sanırım bugün aynı fikirde buluşamayacağız,” derken ayağa kalktım. Hem hayal kırıklığına uğramıştım hem de öfkeliydim. Bardağı masaya bıraktım, arkamı dönüp birkaç adım attım. Leyla susmadı, hiç duymak istemediğim şeyi sordu ardımdan. “Cengiz’e ne oldu?” Adımlarım durdu, tek elimle burun kemerimi sıkarken ürperdim. “Bilmiyorum ama öğreneceğim.” Verebileceğim tek cevap buydu. Tekrar yürümek için hareketlendim fakat Leyla’nın susmaya niyeti yoktu. “Peki dün neden Feza ile Leman’a durumu açıklamadın? Sana çok fena şeyler söylediler. Çocuğa hiç zarar vermediğini, onu babasına götürdüğünü söylemedin.” Düşündüm, neden kendimi açıklamamıştım? “Çünkü bana inanmak istemediler.” “Öyle bir şey olmadı,” diye diretti. Kıyafet hışırtılarından anladığım kadarıyla o da ayaklanmıştı. Hala ona dönmemiştim. “Oldu Leyla. Sadece çocuk kaçırıp kaçırmadığımı teyit ettiler, ne olduğunu sormadılar.” Kafasının karıştığını biliyordum, o yüzden daha fazla beklemedim. Büyük adımlarla eve yürüdüm. Bu konu hakkında konuşmak zordu. Kimseye kendimi savunacak yüzüm yoktu. Tüm haraketleri, aşağılamaları ve öfkeyi hak ediyordum. Sonuçta çocuğa zarar vermemiş veya ailesine teslim etmiş olmak, suçumu hafifletmiyordu. O haltı yemiştim, sonuçlarına katlanmak boynumun borcuydu. Leyla’ya yalan söylüyordum. Onlar tam olarak bana inanmamış değillerdi, ben kendime inanmamıştım. Verdikleri tepkiyi ödediğim kefarete saymıştım. Evin içine girmeden kapının önünde karşılaştığım ve isminin Rıza olduğunu hatırladığım korumanın koluna yapışırken düşünceleriminden sıyrıldım. İç hesaplaşmamdan daha önemli şeyler vardı. Adamın boş bakışları önce koluna ardından bana döndü. “Cengiz,” dedim kısa tutmaya özen gösterirken. İsmini anınca boğazım düğümlendi. “Nerede?” Tutuşumdan hızla kurtuldu. Kalın kaşlarını çattı adam. “Cengiz şimdi mi geldi aklına?” derken benden nefret ettiğini anlamak zor olmadı. Tavrından etkilenmemiş gibi davranarak göz devirdim. Korku hissi kalbimi sıkıştırırken aynı anda suçluluk duygusu göğsümü tırmalamaya başladı. “Nerede?” diye diretirken avuç içlerimin terlemeye başladığını hissedebiliyordum. “Cehennemin dibinde.” Bacaklarımdaki tüm güç çekildi, bir adım geriye yalpaladım. Adamın küçümseyici bakışları üzerimde gezindi. Dudağımı ısırırken mideme saplanan sancıyla nefes alamadım. Yutkunamadım bile. “Çok umurunda olduğunu sanmıyorum ama ölmedi,” dediğinde bakışlarım Rıza’nın yüzüne kaydı. Kahverengi gözlerinde hissettiğim nefret bile önemli değildi o an. Derin bir nefes alırken gülümsemeye çalıştım. Düşündüğüm gibi değildi. Omuzlarımdaki yükün kalktığını sanıyordum fakat Rıza bana son bir bakış atıp yeniden beni uçurumun kıyısına sürükledi. “Henüz.” Birkaç adım attığında “Nerede?” diye seslendim arkasından. Cengiz’i sapasağlam olduğunu görmezsem bu gece uyuyamayacakmışım gibi hissediyordum. “Dedim ya,” dedi huysuzca bana hiç dönmeden ve yürümeye devam ederken. “Cehennemin dibinde.” Tam o saniye zihnimde bir ışık parıldadı. Enver Bey, itaatsiz veya ona karşı suç işleyenleri psikopatça cezalandırırdı. Kerem’e yumruk attığımı bahane ederek beni onun deposunu üç gün kelepçelemişti. O, özel bir durumdu. Eğer mevzu bahis korumalar ise başka bir yer kullanıyordu. İllegal şekilde kafes dövüşü yapılan bir mekanı vardı, oraya gönderilip o kavgaya zorlanmak yeterliydi. Genelde rakipleri parası için bu işi yapan, kendi isteğiyle orada bulunan kişiler oluyordu. Aç ve susuz kalan korumalar dövüşlerde hırpalanıyor, acı çekiyordu. Tabii bahis paralarının çoğu ile giriş ücretleri Enver Bey’in hesabına aktarıldığı için hem kılını kıpırdatmıyor hem de istediği adamın cezasını kesmiş oluyordu. Kral her zamanki gibi tahtında oturuyor, köpeklerini birbirinin üstüne salıyordu. Cehennemin dibi, korumaların o mekana ve cezaya kendi aralarında taktığı bir lakaptı. Eve girip odama nasıl çıktığımı neredeyse hatırlamıyordum. Kıyafetlerimi hızlıca değiştirdim, üzerime siyah pantolon ve kazak geçirdim. En geniş çantamı alıp içine ilk yardım malzemesi doldurdum. Siyah askeri botlarımı ayağıma geçirdim. Mutfağa geçip ev ahalisinden kimseye görünmeden birkaç sandviç hazırlayıp folyoya sardım, çantama sakladım. Mutfak çalışanları kendime yiyecek hazırladığımı düşünsünler diye sevdiğim kahvaltılıkları kullandım. Enver Bey’in ceza verdiği adama kucağımda çorbayla gidemezdim, beni içeri alıp almayacakları bile muammaydı. Hazır olduğumu düşündüğümde vestiyerdeki siyah deri ceketimi alıp arabaya koştum. Kimseyle karşılaşmadığım için mutluydum, hesap verme derdinden kurtulmuştum. Gerçi Enver Bey, haberi alınca pek mutlu olmayacaktı fakat Cengiz’i görmezden gelemezdim. Kendime onu umursamadığımı söylerken yalan söylüyordum. Arabaya binip çalıştırmak için kontağa uzandığımda ellerimin titrediğini fark edebildim. Birkaç dakika bekleyip aklım ile kalbimi sakileştirdim. Yola çıkmadan telefonumu kapattım. Evden ayrılışımın haberi Enver Bey’e ulaştığında mutlaka arayacaktı, en iyi ihtimalle Gardiyan adındaki mekana gittiğimi öğrenip bana ulaşmaya çalışacaktı. Müstakbel nişanlımın ailesinin akşam yemeğine davetli olduğu gün böyle davranmamam gerekiyordu ama kendimi durduramadım. Yola çıkıp sürmeye başladım, oraya sadece bir kez gitmiştim. İçeri girmemiş, korumalardan kapalı bir teslimat alıp getirmiştim. Konum bilgisi kullanamıyordum çünkü legal olarak var olan bir yer değildi. Bana ihanet etmeyen zihnim, çok şükür ki yolu hatırlıyordu. Bir yerde durup küçük şişede su alıp onu çantama saklamayı ihmal etmedim. Yol uzundu, yağmur yağmaya başlamıştı. İçim içimi yerken zar zor araba kullanıyordum. Parmaklarım sürekli direksiyonda kıpırdanıyor, vücudum rahat pozisyona geçebilmek için hareketleniyordu. Kerem’in Cengiz’i kullanıp attığıma dair imalı cümleleri beynimde dolanıyorken mantığım bile bana ihanet etti. Susturamadığım bir ses, haklı olduğunu söylüyordu. Günlerdir Cengiz’i görmediğim halde onu merak etmediğimi söyleyerek kendimi kandırmaya devam etmiştim. Şimdiyse düşündüğüm kadar kötü olmamasını umarak araba kullanıyordum. Enver Bey’e sunabileceğim herhangi bir bahanem veya yalanım yoktu. Emrine alelen karşı çıkıyor sayılırdım. Korku içinde olmam gerekirdi, oysa korkmuyordum. En azından kendim için korkmuyordum. Bir domino taşının düşmesi gibi ardı ardına yıkılmaya başlamıştı inşa ettiğim her şey. Yaklaşık olarak iki saate yakın araba kullandım. Yarım saati kaybolduğum için kaybetmiştim. Hatırladığım kadarıyla bu kadar uzak değildi çünkü. Nihayet izbe binanın önünde durduğumda hala adam akıllı planım yoktu. Kendimi kurtaracak bir şeyler düşünemeyecek kadar dehşete düşmüştüm. Kapılar henüz kapalıydı, arabadan indiğimde yağmura yakalanmamaya çalışarak tentenin altına koştum. İki elimi cam kapıya dayarken yüzümü yaklaştırdım, hiçbir şey görünmüyordu. O yüzden birdenbire açıldığında içeri doğru sendeledim. Izbandut gibi adam karşıma dikildiğinde şaşkınlıktan birkaç saniye duraksadım. “Kapalıyız,” dedi tekdüze bir sesle. Ardından bakışları saçımdan ayakkabılarıma kadar beni süzdü. “Ayrıca buralarda fazla dolanma, kendi iyiliğin için.” Çantama döndüm hemen. Uzun uğraşlar sonucunda cüzdanımı bulurken adamın bıkmış bakışları üzerimde dolanmaya devam ediyordu. Kimliğimi çıkarıp ona uzattım tek kelime etmeden. Kandemir soy adını gördüğü an yüzünü buruşturdu. Kapıdan yavaşça çekildi, tek elini içeriyi işaret edecek şekilde uzattı. “Buyurun, hanımefendi.” Sırtımı dikleştirip güçlü adımlar atmaya çalışarak içeri yürüdüm. İlk bakışta normal bir restoran gibi görünüyordu. Kimse alt katında kafes dövüşü yapıldığını ve bahisler döndüğünü tahmin edemezdi. Merdivenin başında tek zincirle yolun kapatıldığını ve “Personel Harici Giremez.” yazısını görünce yutkundum. “Cengiz nerede?” Adamın kaşları şaşkınlıkla havalandı. “Üst katta,” dedi hiç sorgulamadan. “Soldan üçüncü kapı.” Onu ardımda bırakıp merdivenlere yöneldiğimde bir şeylerin ters gittiğini biliyordum. Ne çantamı aramışlar, ne kimliğimi teyit etmişler, ne de Enver Bey’e haber vermişlerdi. Her şeyin kolay olması, şüphelenmem için yeterliydi. Yine de bu durum beni durdurmadı. Kendimi bahsettiği odanın önünde bulduğumda ne ile karşılaşacağımı bilemeden derin bir nefes alıp içeri girdim. Kapı kilitli değildi. Oda küçüktü, girişin hemen yanında tuvalet olduğunu düşündüğüm bir kapı vardı. Birkaç adım atınca yatağı gördüm. Zaten odada başka hiçbir şey yoktu. Cengiz duvara dönük şekilde yatıyordu. Yüzünü göremediğim açıdaydı. Pencere vardı fakat açılabildiğinden emin değildim. Çünkü oda fena halde kan kokuyordu. Kelimelere ulaşamadım, bir şeyler söyleyecek gücüm yoktu. Omuzlarındaki ufacık hareket olmasa, yaşamadığını düşünürdüm. “Cengiz,” diyebildim sadece. Vücudu kasıldı. Üstünde battaniye yoktu. Kolsuz, beyaz, yer yer kan lekesiyle dolu bir tişört ve siyah eşofmanla öyle yatmaya devam ediyordu. “Geleceğini düşünmemiştim,” derken sesi çok kötü geliyordu. Hatta kelimeleri biraz yuvarlıyordu. “Cengiz.” Bir adım daha atarak yaklaştığımda zar zor vücudunu kaldırıp bana doğru döndü. Düşmemek için duvardan destek almak zorunda kaldım. Tek gözü morarmıştı, şişliği yüzünden açılmıyordu. Dudakları yara bere içindeydi. Çenesi, alnı, elmacık kemiklerindeki morluklar fazla belirgindi. Boynunda tırmalama izleri ve kızarıklıklar vardı. Kollarında bile darp izleri vardı. Beyaz tişörtün önü kan lekesi konusunda daha beterdi. Dizlerim beni taşıyamadığı için sallanarak yanına gidip yatağa oturdum. Ona sırtımı dönmüştüm. Yüzüne bakabilecek durumda da değildim zaten. Oturuşunu toparlayıp sırtını duvara yasladı. Yatakta başlık yoktu. Her hareketinin sonucunda inliyordu. Çantam hala kolumda asılıydı fakat ona yardım etmek için hiçbir şey yapamıyordum. Tamamiyle donakalmıştım. “Sen bir de karşı tarafı gör.” Cengiz’in alay dolu sesini duyduğumda irkildim. Başım istemsizce ona döndü, bakışlarım ilk defa görüyormuş gibi dağılmış suratında gezindi. Hala espri yapıyordu. “Cengiz,” dedim ama devam edemedim. Doğru düzgün konuşma yetimi kaybetmiştim. Daha doğrusu böyle bir durumda ne söylemem gerekirdi, bilmiyordum. “Göründüğü kadar acıtmıyor.” Yüzümdeki ifade nasıl hal aldıysa o beni teselli ediyordu. Başımı öne eğip ellerimi kucağımda birleştirdim. “Buraya gelmene nasıl müsaade etti?” derken göz ucuyla görebildiğim kadarıyla kaburgalarını tutup inledi. “Bilmiyor.” “Uhde,” dedi uyarır bir tonla. “Eve dön.” “Endişelenmen gereken şey bu değil Cengiz.” Açabildiği tek gözünü hafifçe kıstı. Nefesleri kesik kesikti, hemen çantama uzandım. Birisi aklımı başıma getirmiş gibi küçük su şişesini çıkarıp ona uzattım. O uzanırken acıyla iki büklüm oldu, hemen kapağı açıp yakınına yaklaştım. Kaşlarını çattı. “O kadar da değil. Suyu kendim içebilirim.” Kötü hissetmemesi için sadece şişeyi uzatıp tekrar eski yerime döndüm. O suyu içerken canının yandığını görmemek için kafamı duvara doğru çevirdim. Çıkan seslerden tahmin ettiğim üzere dudaklarındaki yarıklar yüzünden su içerken birazını dökmüştü, birkaç küfür duydum. “Neden?” Sorum havada asılı kaldı. Cevap vermeyeceğini düşündüm uzayıp giden sessizlik yüzünden. “Ne neden?” dediğinde yumruklarımı sıktım. “Neyi sorduğumu biliyorsun,” dedim hala duvara dönükken. “Yakışıklılığım gözlerini kamaştırdığı için mi duvara bakıyorsun?” Rahatsız olacağını biliyordum ama o haline bakabilmek çok zordu, en azından şu an. İçimi kemiren suçluluk duygusu ağır bastı. Öfkelendim kendime. O yüzden konuşurken sesim azarlar gibi çıktı. “Konuyu değiştirme, Cengiz.” “Uhde,” dedi iç çektikten sonra. “Bunun hiçbir anlamı yok.” “Senden ne istediğini bana söyleyeceksin, Cengiz.” Kafasını geriye yatırdı, açık kalabilen tek gözünü de kapattı. Sessizlik yemini etmiş gibiydi. Dizinin altına hafifçe vurdum dikkatini çekebilmek amacıyla. Refleksle kaşlarını çattığında pişman olmuştum bile. “Acıdı mı?” diye sorarken ellerimi yeniden kucağıma koydum. “Dokunmasan da acıyor, vücudumdaki her et ezilmiş sanki.” Merak ve suçluluk duygusuyla boğuşmak boğucuydu. “Yeteri kadar nazlandıysan neler olduğunu anlat.” “Bu kadar sevecen olmak zorunda mısın Uhde?” Burnumdan derin bir nefes alıp ağzımdan verdim, sakinleşmek için mükemmel yöntemdi. Çantama dönüp sakladığım sandviçleri çıkarırken “Net bir sebep yok,” dediğini duydum. Hareketlerim yavaşladı. “İtaatsizlik işte.” “Çocuğu kaçırdığımız için mi?” derken aslında kendi kendime soru soruyordum. “Sanmam,” dedi Cengiz hala kafası geriye yatıktı, o yüzden yüz ifadesini net seçemiyordum. Kaşlarım çatıldı. Aklımda canlanan son anıyla huzursuzluğum arttı. Farkındalık bir anda geldi. “Tufan’a silah çektin.” Artık soru sorma aşamasını geçmiştim. “Sen onun emri olmadan Tufan’a silah çektin.” Kabul etmedi ama reddetmedi de. Yapboz parçaları beynimde yerlerine otururken bedenimi dik tutamadım, öne doğru eğildim. Dirseklerimi dizlerime dayayıp iki avucumla yüzüme düşen saçlarımı diplerinden kavradım. Haklıydım, benim yüzümdendi. Cengiz, Tufan bana silah doğrulttuğu için karşılığını vermişti. Bu yüzden cezalandırılıyordu. “Buraya gelmen akıllıca değildi.” “Bizim hayatımızda hiçbir şey akıllıca değil,” diye kestirip attım. Cengiz’i kurtarmam gerekiyordu. “Diğer maçın ne zaman?” dedim kafa karışıklığıyla. Saç diplerimdeki ince sızı yavaş yavaş şiddetini artırırken aldığım cevap sessizlik oldu. “Cengiz diğer maçın ne zaman?” “Saçlarını yoluyorsun, acıyacak.” O an istemsizce başım ona doğru döndü. Tek gözü üzerime dikilmişti. Darmadağın olmuş suratı, vücudunun her yerine yayılan morluklar ve çürüklerle, kana bulanmış tişörtüyle doğru dürüst nefes alamazken düşündüğü şey saçımı yolmam mıydı yani? Sol elini kaldırıp avucunu yumdu ve sonra gevşetti. “Bırak, Uhde.” Ancak söylediğinde parmaklarımın sert tutuşunun saç diplerimi yaktığını fark ettim. Ellerimi indirirken “Maçın ne zaman?” diye direttim. Sesim titriyordu. “Bu akşam.” Hiçbir şey yapamazdık. Birkaç saat içinde onu buradan çıkarmanın yolunu bulamazdım. “Affedilmek için ne yapman lazım?” dediğimde omuz silkti. Yüzü yine acı çektiğini belli edercesine buruştu. Bu haliyle maçı kazanma ihtimali yoktu. Dudakları iki yana kıvrılmaya başladığında beynimdeki her kaçış ihtimali değerlendirmeye başlamıştım bile. Arayıp tarıyordum fakat düşündüğüm şeyler Cengiz’i kurtarmıyor aksine onu ölüme itiyordu. “Bugün beyaz ışığa yürümeye karar verdim.” Dizinin altına, bacağına tekrar vurdum. “Ölümüne dövüşmeyeceksin, Cengiz.” İnlemesi sesli bir gülüşe dönüştü. “Bende ruh hastası değilim, Uhde. Ben istemedim, emir geldi.” Yerimde duramayarak ayaklandım. “Bir yolunu bulacağım,” dedim odada volta atmaya başlarken. “Bir yolunu bulacağız, Cengiz.” Ondan çok kendime söylüyor gibiydim. Aklımı kullanmaya çalışıyordum ama öyle panik halindeydim ki her fikir başarısız olacağımızı düşündürtüyordu. “Kabullen,” dedi Cengiz fısıltıyla. “Ben öyle yaptım.” İki avucumu şakaklarıma bastırırken gözlerimi kapattım. Streslendiğimden migrenim tutmuştu, düşünmeyi zorlaştırıyordu. Ağrı eşiğim yüksek olmasına rağmen o baş ağrısı inanılmaz derecede rahatsız ediciydi. Vücudumdaki tüm güç çekilmeye başladığında yine Cengiz’in ayak ucuna oturdum. Dövüşe çıkarsa ölürdü, onu buradan çıkarırsam ikimiz ölürdük, dövüşe onun yerine çıkarsam onu bilmem ama ben kesin ölürdüm. Cengiz’in midesi guruldadığında “Nasıl unuttum ya?” diyerek çantamı kucağıma çektim. Zaten biraz daha sandviçi vermezsem bu seferde açlıktan ölecekti. Sakladığım sandviçleri çıkarıp ona uzattım. Sırıtarak alıp folyoyu açtı ve yemeye başladı. Düşünebildiğim tek çıkar yol vardı. “Yardım almamız lazım,” dedim. Lokma boğazında kaldı. Öksürmeye başlarken iki büklüm oldu, vücudunun göremediğim kısımlarında canını yakan izler olduğunu tahmin edebiliyordum. “Kimden yardım alacağız?” diye şüpheyle sorduğunda bir şişe su da kendime aldım. Resmen dilim damağım kurumuştu. “Cihangir’den.” “Saçmalama, Uhde!” Bana doğru yaklaşmaya çalıştı ama gücü yetmedi. “Sus ve yemeğini ye.” Ayağa kalkıp çantama attığım telefonumu bulurken kararlıydım. Odadan çıkarken attığım her adım fikrimi sorgulatıyordu. Yine de yürümeye devam ettim. Ben Enver Kandemir’i durduramazdım ama onu durduracak birilerini bulabilirdim. Cengiz’in de, benim de başka şansımız yoktu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE