11. BÖLÜM

2156 Kelimeler
Bana yabancı bir koridorda, sırtımı duvara yaslamış bir şekilde oturuyordum. Bacaklarımı karnıma doğru çekmiştim. Cengiz’e onu kurtaracağıma dair güvence verdikten sonra odadan çıkıp buraya çökmüştüm. Cihangir’i aramam gerekiyordu. Tüm cesaretimi toplayıp isminin üstüne tıklayıp telefonu kulağıma götürdüm. Birkaç kez çaldığında karnıma giren kramplardan nefesim kesilecek gibi oldu. Aramayı sonlandırmak üzereydim ki telefonu açtı. “Alo?” “Cihangir,” dedim ne söyleyeceğimi bilemeyerek. Adımı söylemedi. Sessizce bekledi, hafif nefes sesi olmasa kapattığını bile düşünebilirdim. Biraz daha cesarete ihtiyacım olduğu için oyalandım. “Orada mısın?” derken sesimin titrememesi için uğraştım. “Evet.” Derin bir nefes aldım. “Müsait misin?” Bana hiç umut vermeyen buz gibi bir sesle “Evet,” dedi. Kelimeleri bulmaya çalıştım. Neyi ve ne kadar anlatacağımı analiz etmiştim defalarca. Oysa onunla konuşuyorken tüm fikirlerim fazla anlamsız göründü gözüme. “Konuşacak mısın artık?” Bıkkınca söylediği cümle içimdeki umudu köreltirken dudağımı ısırdım. “Bana yardım edebilir misin?” “Ne konuda?” derken sesi sertleşti iyice. Kızmıştı muhtemelen. “Cengiz…” dedim fakat devamını getiremedim. “Benden ne istiyorsun Uhde?” dedi öfkeyle. “Kelimeleri kullan.” Tek solukta konuştum. “Enver Kandemir’i durdur yoksa Cengiz ölecek.” Cevap gelmedi, bana saatler gibi gelen saniyeler boyunca sessizlik uzayıp gitti. Cihangir cevap vermeden hat düşüp telefon kapandığında ellerimi yüzüme kapadım. Yardım etmeyecekti. Cengiz’i sevgilim sanıyordu yüksek ihtimalle. Yanımda bir kıpırtı olduğunda bile ellerimi yüzümden çekmedim. Cengiz’di. İnleyerek yanıma oturdu. Kendini zorluyordu. “Olsun,” dedi omzuma hafifçe dokunarak. “İt gibi yaşadım, seksen yaşında yatağımda hastalıktan ölmeyi beklemiyordum zaten.” Gözümden bir damla yaşın süzüldüğünü hissettim, o görmedi. “Uhde, bir banka hesabım var. Orada biriken parayı kardeşim Büşra’ya ulaştırmanı istiyorum. Yaşarken hayrımı görmedi, öldüğümde görsün bari. Sende eve git, akşamki maçı izleme.” Yaşıyordu ama vazgeçmişti. Hala hayattaydı ama ölmüş gibi konuşuyordu. Bir damla yaş daha süzüldü yanağıma. Bir yolu olmalıydı. Pes edemezdik. “Uhde.” “Kaç,” dedim aniden. Sesim ellerim yüzünden boğuk çıktı. “Kaçmalısın.” “Kaçamayacağımı biliyorsun.” Biliyordum. İnfazı verilirdi. Aklım tamamen durmuştu. Hiçbir şey düşünemiyordum. “Sen benim için Büşra’dan farksızsın. O da beni hiç sevmediğini söylüyor ama dayak yediğimde yaralarımı sararken ağlıyor.” Kollarının beni sarıp sarmaladığını hissettim. “Onu adam akıllı koruyamadım, seni de. Beni affet. Enver’e karşı gelemedim. O evde neler yaşadığını biliyorum. Özür dilerim.” Uhde olduğum hayatta duyduğum ilk özür buydu. Bana yardım edemeyen birinin özrü. Kıpırdayamadım. “Sen… kötü biri değilsin Uhde.” İyi birisin diyemediğini fark ettiğimde kalbimdeki sızı büyüdü. İyi değildim ama kötü de değildim onun gözünde. Benim için iltifat bile sayılabilirdi. Son bir kozum vardı, Cengiz’e söylemediğim. Onu umutlandırmayacaktım çünkü böylesi daha doğruydu. Yüzümü ovuşturup ayağa fırladığımda kolları boşa düştü ve tekrar inledi. “Odana geç,” diyebildim sadece. Ona bir kere daha bakacak gücüm yoktu. Arkamı dönüp bulunduğum mekanı terk ederken kendi kendime hatırlattım. Seçtiğim yolun bedelini ödemeye hazırdım. Yağmur sağanak değildi artık, çiseliyordu. Kimseyle konuşmadan arabama koştum. Çantam orada kalmıştı ama umurumda değildi. En yakın karakolu telefonumun navigasyon uygulamasına yazdım. Arabayı sürmeye başladığımda kalbim hızlandı: kendime bile yardım etmeyen ben, Cengiz için Enver Kandemir’e ihanet edecektim. Çok saçmaydı. Parmaklarım direksiyonu daha sıkı kavrarken eklemlerim beyazlayana kadar sıktım. Aklım yaptığıma hiçbir makul cevap bulamıyordu, kalbim ise doğruyu biliyordu. Karakolun önüne park edip birkaç derin nefes aldım. Kerem’e yumruk attım diye üç gün terk edilmiş bir depoda aç ve soğukta bırakılmıştım. Acaba onu polise şikayet ettim diye bana neler yapardı? Kafamı başlığa yaslayıp derin nefesler aldım, psikolojik bunalım için hiç uygun bir durumda değildim. Arabadan çıkmak amacıyla hamle yaptığımda sağ tarafın kapısı açıldı. Kendimi savunacak hiçbir şeyim olmadığından yapabildiğim tek şey refleksle arabaya binen adama yumruk atmaya çalışmak oldu. Sol elimi avucunun içine hapsedip “Sakin ol,” dedi sadece. Sesini ilk defa duyuyordum galiba. Kabil Korkut, yanımdaki yolcu koltuğuna otururken yüzündeki ifade dümdüzdü. Elimi tutuşundan kurtarırken huzursuzca kıpırdandım. Bu adamın ortaya çıkması hayra alamet değildi. İnfazım için gelmiş olma ihtimali vardı. Gözlerim bir saniyeliğine yeniden karakola kaydı, o anlık boşluğumdan yararlandı. Silahın namlusu karnımın sağ alt kısmına değdi. Siyah kaşe montuyla elindeki tabancayı gizlemişti. “Sür.” Korkumu belli etmeye niyetim yoktu. “Oradan bakınca şoförün gibi mi görünüyorum?” Korkutucu bakışları üzerimde gezindi. “Sür,” dedi tekrar. Ardından gözleri üzerimden karakola döndü. “Dikkat çekecek bir şey yapma.” O sırada karakoldan çıkan iki üniformalı polisi gördüm. Silahın namlusu belimi dürttü. Arabayı çalıştırırken titrediğimi anlamasın diye direksiyona sardım ellerimi. Son şansım da böylece yok olmuştu. Bugün hem Cengiz hem de benim öleceğim gündü. “Nereye süreyim?” derken başımı olabildiğince dik tuttum. “Tarif edeceğim,” diye cevap verdi sadece. Silah namlusu hala vücuduma dönükken arabayı sürmeye başladım. Herhangi bir yorumda bulunmadan yol tarif etti. Yaşamak için harcadığım bütün çaba böyle çöp olurken üzgün değildim. Hatta içimde bir yerlerde göğsümden yük kalkmıştı. Ölecektim ama yenilmiş hissetmiyordum. Muhtemelen Cengiz’de bu hisle akşamki maçı kabullenmişti. Arabayı şehir merkezinden uzak boş bir araziye soktuğumda zamanın geldiğini anladım. Siyah camlarla kaplanmış beş lüks araba bizi bekliyordu. Onların yanına yaklaşınca el frenini çektim. “İn,” dedi Kabil Korkut. Sırtımı gevşekçe koltuğa yasladım. Gurur yapmanın hiç sırası değildi fakat böyle kurbanlık koyun gibi götürülme fikrinden nefret etmiştim. “Gerçekten kardeşini öldürdün mü?” Bakışlarım yavaşça ona döndü, yüzünde hala hiçbir ifade yoktu. Koyu kahverengi gözleri duygularını ustaca gizliyordu. Silahı itip belimi dürttü. Gözlerimi devirip önüme döndüm. “Merak etmiştim,” diye mırıldandım. Arabanın kapısını açıp inerken hiçbir planım yoktu. Kaçmak ya da kurtulmak için bir şey düşünme zahmetine girmedim. Rüzgar sertçe estiğinde kollarımı vücuduma doladım. Arabalardan inen kimse yoktu. Kabil Korkut, hışırtılardan anladığım kadarıyla silahını beline sıkıştırırken bir adım ardımda durdu. “Öldürdüm.” Hiçbir tepki vermedim. Hala hiçbir kıpırtı olmayan arabalara baktım. “Korkuyor musun?” Ağzını yalnızca komut vermek için açtığından soru sorduğunu duyunca şaşırdım. Tatsızca güldüm. “Evet,” derken ciddiydim. Bana kardeşini öldürdüğünü söylediği için dürüst davranmayı seçmiştim. “Hiç korkuyor gibi görünmüyorsun.” “Hiçbirimiz göründüğümüz gibi değiliz.” Ona doğru döndüm. “Cengiz’in yanına giderken peşimde miydin?” “Çok konuşuyorsun,” dedi bana bakmadan. Ortadaki arabalardan birinin kapısı açıldığında dikkatim dağıldı. Cevap vermedim. Enver Kandemir’in şiddetini bekledim. Oysa arabadan inen kişi üvey babam değildi. Saçlarına beyazlar düşmüş, heybetli, siyah takım elbisesi içinde altmışlı yaşlardaki bir adam bana bakıyordu. Dudaklarına tebessüm yayılırken “Böyle tanışmak istemezdim,” dedi. Kaşlarım çatılırken beynim hızlıca ipuçlarını birleştirdi. Derin bir nefes aldım. “Cavit Payiz?” dedim soru soran bir tınıyla. Doğru olmasını istemiyordum. “Çok zekisin Uhde.” Beni onaylamıştı. Cihangir’in babası, Cavit Payiz karşımdaydı. Neler olduğunu kestiremiyordum. Kabil’e döndüğümde hala karşısındaki adama bakıyordu. “Enver Kandemir’e ihanet ettin,” dedim şaşkınlık içinde. Aklım bulanıyordu. Kim kimin yanındaydı? Kimler ihanet ediyordu, kimler sâdıktı? Kabil’in dudağının sol köşesi hafifçe kıvrıldı. Bana bakmadı ama cevap verdi. “Senin gibi.” “Ben…” diye başladım ama cümlemi tamamlayamadım. Beni karakolun kapısından tutup buraya getirmişti. İhanet etmedim diyemedim. Oraya akşamki maçı iptal ettirmek amacıyla Enver Kandemir’i şikayet etmeye gittiğimi biliyor olmalıydı. “Herkesin kendi sebepleri vardır, Uhde.” Başıma ağrı saplanırken şakaklarımı ovmaya başladım. Gözlerim kapandı. Stresim azaldığı için korkumun fiziksel etkileri ortaya çıkmaya başlamıştı. “Cihangir nerede?” dedim kaşlarım çatılırken. “Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” “Soğuk değil mi?” dedi Cavit Bey sorularımı tamamen görmezden gelerek. “Arabaya bin.” İndiği arabanın kapısı hala açıktı. Ona doğru yürürken olacakları öngörmeye çalıştım. Muhtemelen çift taraflı köstebek yapmak istiyorlardı beni. Enver Kandemir, Payiz ailesinin sonu olmayı planlarken Cavit Payiz manevi kızını ona karşı kullanacaktı. Bana şantaj yapabilirdi, onu satmaya çalıştığımı söylemekle tehdit edilebilirdim. İşin ucunda hangi tarafta olmaya seçersem seçeyim diğer taraf benim sonum olacaktı. Artık kurtulmak imkansızdı. Arkadaki deri koltuğa otururken kimseyle göz göze gelmedim. Bakışlarımı camdan dışarı sabitlerken doğrularım birbirine karıştı. “Aç mısın?” diye sordu Cavit Bey aramıza boşluk bırakarak diğer uca oturunca. Başımı iki yana sallayarak cevap verdim. Araba ilerlemeye başlarken göz ucuyla Kabil’in benim arabama bindiğini fark ettim. Başımı yeniden cam tarafına döndürdüm ama kucağımdaki ellerim yumruk oldu. “Nereye gittiğimizi sormayacak mısın?” “Sormayacağım Cavit Bey.” Başını onaylarcasına salladı. O camdan dışarıya bakmaya başladığında bende kendi tarafıma döndüm. Başımı arkaya yaslayıp gözlerimi yumdum, baş ağrısının şiddeti anbean artıyordu. Nefes almakta zorluk çekmeye başladığımda huzursuzca kıpırdandım. Diyafram nefesi almaya çalıştım ama ciğerlerim dolmadı sanki. “İyi misin?” diyen sesi duyduğumda hızlıca başımı hareket ettirdim. Konuşabilecek kadar güçlü değildim. Bir anda vücudumdan soğuk terler boşaldığını fark ettiğimde gözlerimi araladım. Hiçbir şey göremedim. “Hastaneye sür,” dedi Cavit Bey. Puslu zihnim algılayamadı. Kalbim acı verecek kadar hızlı atıyordu. İnleyerek boğazımın altından beyaz kazağımı tutup çekiştirdim. Kalp krizi geçiriyormuşum gibi spazmlar yaşarken bilincimin yavaş yavaş kaybolduğunu hissettim. Nefes almaya çalışırken sesler kulağıma uğultu biçiminde geldi. Arabadan inmeme yardım ettiler, hastaneye girdik. Bir yerde algım tamamen kapandı. Kendime gelmeye başladığımda acil odasında bir yatakta uzanıyordum. Sağ kolumdan damar yolu açılmıştı ve serum takılmıştı. Doğrulmaya çalıştığımda bir el omzumdan tutup durdurdu. O an Cavit Payiz’in hala yanımda olduğunu fark edebildim. “Uzan.” Boğazımı temizledim. “Saat kaç?” derken doğrulmak amacıyla hamle yaptım yeniden. Bu sefer tutmaktan ziyade yatağa itti güçsüz vücudumu. “Dinlen,” deyip bana acıyan gözlerle baktı. Sürekli beni duymuyormuş gibi davranması sinirlerimi alt üst etmişti. “Saat kaç Cavit Bey?” “Beş,” dedi. Beynim uyuşuktu hala. Bir şeyler düşünmek istiyordum ama çok zordu. Kafamın içi boşalmıştı sanki. Birkaç dakika gözlerimi kapatıp kendime gelmeye çalıştım. Ayağa kalkacak gücü bulabildiğimi düşündüğümde odanın kapısı açıldı. Beyaz önlüğüyle orta taşlı bir doktor içeri girdi. Gözlüğünü itip beni süzdüğünde boş bakışlarla karşılık verdim. “Geçmiş olsun, Uhde Hanım.” “Teşekkür ederim,” derken gözlerimi kaçırdım. “Kan testinizin sonucu çıktı. Tüm değerleriniz normal.” “İyiyim zaten,” diye araya girdim. “Taburcu olabilirim.” “Daha önce böyle bir şey yaşadınız mı?” Birkaç saniye düşündüm. “Nasıl bir şey?” “Göğüs ağrısı, kalp spazmı, nefes alamama durumu, kalp krizi geçiriyormuşsunuz gibi hissettiren şeyler ya da ağlama krizleri?” Bakışlarım odada gezindi. Evet, yeni başlamıştı. Eskiden böyle bir şey yaşamıyordum. En son sağanak yağmurun altında bana bırakılan notu okuduğumda böyle olmuştu. “Bir kere olmuştu,” dedim yalan söyleyerek. Başını anlarcasına sallayıp yatağın ucundaki masadaki dosyaları karıştırdı. “Muhtemelen hastaneye gidecek kadar yoğun değildi,” dediğinde başımla onayladım. “Uzman bir doktorun görüşü de önemli fakat ben panik atak geçirdiğinizi düşünüyorum. Bugün yoğun stres yaşadınız mı veya ailede panik atak öyküsü var mı?” “Stres,” dedim kaşlarımı çatarak. “Stresten olmuştur.” Üstümdeki örtüyü altına saklanmak istercesine çektim. Doktor çıkmadan önce son kez konuştu. “Eğer böyle şiddetli ataklar geçirirseniz yaşam kaliteniz düşer, mutlaka ilaca başlamanız lazım. Lütfen psikiyatriye görünmeyi ihmal etmeyin. Serumunuz bitmek üzere, taburcu işlemlerini yaptırabilirsiniz. Bugün dinlenin çünkü sakinleştirici vermek zorunda kaldık.” Bomboş bir şekilde tavana baktım. Dinlenecek vaktim olacağını sanmıyordum. “Ben çıkış işlemlerini yaptırmaya gidiyorum, kalktığını görmeyeyim.” Cavit Bey beni uyarıp odadan çıktığında rahat nefes alacağımı sandım fakat içeriye bir koruma girdi. Yanlış hatırlamıyorsam adı Onur’du. Feza arabaya binmeme izin vermediğinde beni eve bırakmıştı. Birkaç dakika bekledik fakat bana saatler geçmiş gibi geldi. O sırada odaya hemşire geldi, bitmiş serumumu aldı ve damar yolunu çıkardı. Kıyafetlerimi düzeltip Cavit Bey’i dinlemeyerek ayaklandım. Siyah deri ceketimi koltuğun kenarına koymuşlardı, onu alıp giydim. Hareketlerim biraz yavaştı, uyuşukluğu üstümden atamıyordum. Odaya gelen Cavit Bey, ayaklandığımı görünce hiçbir şey demeden göz devirmekle yetindi. “Beni hastaneye getirdiğiniz için teşekkür ederim fakat bir şeyi anlayamıyorum,” dedim kafa karışıklığıyla. “Neden Enver Bey’i şikayet etmemi engellediniz?” En çok onların işine gelirdi. Hala anlayamıyordum, Kabil Korkut onların tarafındaysa ve kendi manevi kızı onu şikayet ediyorken hiçbir şey yapmayarak kazançlı çıkabilirlerdi. “Bu bana sorman gereken bir soru değil,” dedi eliyle kapıyı işaret ederken. “Cihangir’e sorman gereken bir soru.” “Sırf oğlunuz istedi diye mi yani?” “Bizde aile üyelerinin fikirlerine saygı duyulur,” diye kestirip attı. “Sorgulamadınız mı hiç?” dediğimde bakışlarını kaçırdı. “Uhde, yürü kızım. Bunları benimle değil, oğlumla konuşacaksın.” Anladığımı göstermek için başımı salladım ama aklıma gelen soruyu sormayı ihmal etmedim. “Cengiz’i kurtaracak mı?” Cevap vermedi. Eliyle kapıyı işaret etti, gelip gelmediğime bakmadan yürümeye başladı. Peşinden ilerlerken sadece yere bakıyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum, nereye gidecektik onu da bilmiyordum. Enver Kandemir olanları öğrendiğinde beni kim kurtaracaktı? Cengiz kurtulabilecek miydi? Cihangir ne yapıyordu? Aklımda binbir soruyla sadece verilen talimatları uyguladım. Cavit Payiz ile arabaya bindim ve bekledim. Eve dönmek zorunda kalacağım anı bekledim. Enver Bey zeki bir adamdı. O mekana gittiğimi ben yoldayken öğrenmiş olmalıydı. Cihangir Cengiz’i kurtarmayı başarsa bile ondan yardım istediğimi bilecekti. Bunu yapabilmek için yaşananların bir kısmını anlattığımı anlayacaktı. Hiçbir bahane veya açıklama onu tatmin etmeyecekti. İtaatsizliğimin bedelini nasıl ödeteceği tam bir muammaydı, tabii eğer ihanetimi saklayabilirsem. Onu da biliyorsa hiç şansım yoktu. “Evimize hoş geldin.” Cavit Bey’in sesini duyduğumda iki katlı müstakil evin önünde olduğumuzu ancak fark edebildim. Bahçeye girdiğimizi bile fark etmediğime göre ilaç kesinlikle ağır gelmişti ya da artık eskisi kadar işlevim kalmamıştı, emin değildim. “Bu iyi bir fikir değil, Cavit Bey.” “Ailen burada,” dedi sözümü bitirdiğim anda. “Yemeği sizin evinizde yiyecektik fakat işler değişti.” Her şey daha da boka sarmıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE