bc

GÖZETMEN

book_age18+
86
TAKİP ET
1.0K
OKU
dark
tragedy
serious
scary
city
surrender
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Kendine gözetmen diyen, bilmeceler sormayı seven bir psikopat ve amansız oyunları. Tüylerinizin diken diken olmasına hazır olun! Soruların cevabını bilemezseniz eğer ne olur? Ya da saçma sandığınız sorular yaşamınıza mâl olabilir mi? İşte hepsinin cevabı için...

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
GÖZETMEN
BÖLÜM 1 : GÖZETMEN Sapkın bir kişiliğe sahip. Aşırı yozlaşmış. Toplumdan ayrılmış. Cevaplarını sadece kendinin bildiği soruları soran bir kaçak! Henüz kimseyi öldürmediğini iddia etmesine rağmen cesetlerin üzerine kendi numaralarını kazıyor! Kendi tabirleriyle suçu seviyor! Fakat işlemek yerine, işlenen suçlardan faydalanıyor! Az sonra izleyeceğiniz görüntüler rahatsız edici olabilir. Ekranda görünen haberi seyrettik. Kaçağın yüzüne bir bandaj dolanmış! Burnu bir çıkıntı şeklinde belirgin. Gözleri kahverengi ve küçük. Arkasında elektrikli bir akvaryumda yüzen balıklar görünüyor. Sırtı akvaryumun yarısından fazlasını kapatmış. Sadece irisleri görünen gözlerinde malum bir aşırılık, boşluk ya da aşırı doluluk seziliyor. Kamera oradan oraya biri tarafından kasıtlı olarak çekiliyor gibi. Bu yüzden kayıt sallanıyor. "Masum bir çocuğum ben. O adamı ben öldürmedim. Pek siz yarım akıllıların yakalamak istediği kişi neden ben? Neden sapkınlık yapanların değil, sapkınlıktan zevk alan masum adamların peşinde koşuyorsunuz? Ben bunun cevabını çok iyi biliyorum...(kahkaha) Keyif alıyorsunuz. Ortaya çıkıp size meydan okuyan birini yakalamak tatmin ve tahrik edici olmalı! Beni yakalamak akıl almaz bir tatmin sağlıyor sizlere. (Parmağıyla kamerayı işaret ediyor.) Kasıklarınızdaki sızıyı duyuyorum. Bu heyecan dalgası! " "Şu monoton yaşamda bir psikopattan, hınzırca zevk alan bir deliden daha keyif verici kim olabilir? Kendi halinde gezen yüzüne bandaj takmış bir zavallı polisle alay ediyor ama bu alay eğlenceli bir hâle gelmeye başlıyor. Çünkü hiç alışık olmadığınız bir zekâ sizinle alay ediyor." Tıkırtılar... " İnanılmaz derecede gülünç, bayağı bir kayıt on dakika sürüyor. Beni hiç ama hiç merak etmezsiniz. Asıl sapkın düşünce bundan başka ne olabilir? Aklınızı neden kullanmıyorsunuz?” Kamerada hışırtı sesleri duyuldu. Sonra bir çuvalı tırmalayan farenin aşırı çabalarını andıran bir heyecan uğultusu... Kamera zeminin kanla örülmüş dokusunu göstermeye başladı. Dikdörtgen karelerin kenarlarına dolmuş kırmızı, taze kan cezbedici bir şölendi bu herifin gözlerinde. Sarışın bir adam, zemine yığılmış. Bembeyaz teninde tam alnının ortasında açılmış bir kesikte kanı donmuş. Gözleri kapanmaya vakit bulamamış gibi tavana bakıyor. Elleri büyük bir boşunalıkla hüsrana açılmış. İşaret parmağı avucuna doğru bükülmüş. Kaskatı kesilmiş suratında aşırı gri gözleri, musibetle ölüme haykırıyor. Bandajlı adam kameraya eliyle bir işaret yaptı ve "İşte," dedi. "Düşünün ki bu adam şu sorunun cevabını bilemediği için ölmek zorunda kaldı." Büyük bir hayranlıkla adamın yüzünü gösteriyor kaçak. Hareketlerindeki ağırlıkta gizli heyecan, kasıklarımda bir sancılanmaya neden oluyor. "İşte sorumuz," dedi bandajlı adam heyecanla. "Tembel bir barmenin yığdığı bardakların arasında, çay içilmiş tek bardağı bulabilir misin? Yararlı ipucu: Diğer bardakların tamamında kahve içilmiştir. Sınav Salonu: Marget, 12, 1. Koridor, 2. Sınıf. Gözetmen: Carrot Pie." Kendine gözetmen diyordu. İnsanların üzerinde bir yargıç, gözleyici. Yeri geldiğinde kollayıcı. Kişisel olarak hırslarını tatmin etmekle birlikte adaleti de koruyan bir isim. Adalet tehlikeye girdiğinde kendini gerçekleştiren bir narsist. Yine de onu korumak için narsist olmayı seçen bir adil. Üstünlüğü seçen ama onu kaybetmekten delice zevk alan bir sapkın. İyi bir oyuncu. Bunların hepsi bana birini anımsattı. Annem... Duvarların arasında kaldığım gecelerde onun saçma sorularıyla boğuştum. Soruları bilememek manen cezalıydı ancak madden cezasız ve yararsız. Sadece tavan arasında dizlerimi karnıma çekmişten, yere çarpan ucu hilal şeklinde asanın sesini işitirdim. Adımlar yaklaşır, hilal asasının ucu zemini titretir! Üzerime doğru gelen korkunç bekçinin adaletine sığınır, kendi adaletimden korkar ve başka kimsenin adaletini de beklemezdim. Aşırı yalnız, terk edilmiş benliğimin sıkıştırıldığı bedenimde ağır hasarları kaldırmakla yükümlü tek bir parçam olmazdı. Sadece düşünürdüm. Bana sormuştu, asasını duvara teğet uzatmıştı. Hep ayakkabılarının ucu görünürdü. Bu onun şovuydu. Sivri uçlar adaletin keskin ucu muydu yoksa narsisizmin mi? Belirsizdi, ama ben hep adaletin yerini bulmasına inanırdım. Yine de adaleti celladımdan, annemden beklerdim. İlaçlarını almayı unuttuğundan bir hayli tembelce yavaşça eğilir, asayı önüme doğru iterdi ve aniden ona uzanarak asayı boynuma bir gladyatör gibi dayayarak "Çocuğum," derdi. "Bir soru cevaplamak ister misin? Korkuyor musun yoksa annenden?" Ona ilaçlarını almasını söyleyemezdim. Sadece bir sonraki hamlesini hesaplamaya çalışırdım. Böyle bir kadının sevgisi en az soruları kadar saçma, kırılgan olurdu. Sonra sevgisinin sonuçları, sorularının yanıtları kadar bayağı ve boş, aynı zamanda haylazca değişken! "Bırak beni anne," derdim boynuma dayalı hilalle. Sanki hilale dokundurulmuş bir haç beni Tanrı'ya gönderecek gibi hissederdim. Saniyeler nabzıma dolanırdı. Kendisi kadar aşırı parfüm kokusu burun deliklerimi doldurur... Bugün hâlâ ciğerlerimde yankılanan bir hasar bırakırdı. Bir gün yine yaklaşmış ve sormuştu: "Bahçıvan ölü çiçeklerini günde kaç defa sulamalıdır çocuğum?" Ekrandaki görüntü donduğunda aklımdaki soru dehşet vericiydi. Carrot Pie sanki annemin farklı bir versiyonuydu... Yüzüne bir bandaj sarmış ama bunu yalnızca yüzünü saklamak için yapıyor. Bunun yanında annem gibi o da kendini saklarken başka bir kişiliğe de dönüştürmüyor. Bütün saflığıyla sadece bu oyunu uzatmak istediğini, esasında kendi olduğunu haykırır gibi Kaydı adamın ölüme hançerlenmiş gözlerine değdiriyor. Bize oradaki boşluğu gösteriyor. Hiçlikten aldığı keyif bandajın arkasındaki mimiklerinde gizleniyor. Aşırı bir şekilde kamerayı döndürmesi... Suçlu olmadığı halde bir suçtan faydalandığını anlatırken kelimelerine yansıyan heyecanı. Her şeyin aksine sesini hiç ama hiç gizlememesi dikkat çekici! Tembel bir barmenin yığdığı bardaklar. Bunlardan birinde çay içilmiş. Carrot Pie, faydalı bir ipucu diyor buna. Diğerlerinde kahve içilmiş olacak. Tembel deyişinde bile gözcü bir sıfat var. Kollayıcı ve dengeyi sağlamak isteyen biri ancak bunu söylerken yine de sanki sorunun çözülmesi gerekir gibi bir imaj yaratıyor. Herkesi bu soruyla meşgul etmek ister gibi bir vizyonu var gibi davranıyor. Barmeni tembelliğiyle yargılarken bizleri de aptallığımızla yargılar gibi! Annemin yıllar önce bir katil haberini seyrederken "Cani katili yakalayamamışlar," demesi kadar öfke dolu. Gerçeğe giden yolu kapanmış bir insanın engeli sırtlayıp öte yana atarken, bir yandan yalana hak vermesi ya da onu benimsemesi kadar anlaşılır bir hismişçesine vurdumduymaz, sakin... Kahve ve çaya neden bu kadar takıldığını düşündüm. Sorun bu ikisi de değildi, sanki bunu bilmenin imkansızlığına bir atıfta bulunur gibi hınzırca sırıtmadan, sadece sözleriyle hınzırca sırıtıyordu. Faydalı kelimesi, bizi anlamsız bir ipucuna önem vermek zorunda bırakan bir çıkmaza sokuyordu. Fayda sanki olayın kendisine değil de sapkın ruhuna hizmet ediyordu. Bizi bir mekâna çağırıyordu ama bu adı ilk kez duyuyordum. Her şey gerçekten bir sınav salonu gibi özenle ayarlanmıştı. Yeri belliydi, sonuna kadar ama zaman. Zamana dair hiçbir bilgi yoktu bu da belki zamanın faydasızlığına ya da sınavı belirlemediğine bir atıfta bulunmak demekti. Dedektifler izledikleri videodan sonra huzursuzca kendilerini koltuklara bıraktı. Hepsi sanki cevap önlerindeki bardaklarda gizli gibi zehir görünümlü kahvelerine göz dikmişti. Bardağa küçük bir açıda bakarak huzursuzca kıpırdandım. "Ne diyorsunuz?" Konuşan dedektiflerden biriydi. "Bu herif sadece saçma sapan bir dikkat çekici olmaya çalışıyor." Gerindi. "Dikkat çekmek istiyor ama sanki bunu saçma da buluyor gibi değil," dedi Kail. Yüz ifadesinde düşünceli bir hâl vardı. Bana doğru baktı. Yeniden gözlerini kahvesine çekti. Bir anda ayaklanıp lanet eder gibi kahvesini lavaboya döktükten sonra oflayarak dışarı çıktı. "Siz ne düşünüyorsunuz?" dedi Kail'in çıkmasına dudak büken dedektif. "Delphi Lion," diye ekledi ve uysalca bana baktı. "Oraya gitmemiz lâzım," diye yanıtladım sakince. "Tek bildiğim şey bu." Laflarımı dinlerken sakinliği kaybolmuştu. Sinirle karışık "Öyle mi?" dedi soruyu soran. Laf sokar gibi. "O zaman ekibe haber ediyorum." Ayağa kalktım ve kaşlarımın süzülmesine izin vererek kendimi kahve bardaklarıyla dolu bir odada hâyâl etmeye başladım. Onları umursamıyordum. "Durmalısın, fazla kişi gidip gitmemekle alakalı bir durum olmayabilir," diye uyardım ansızın. "Evet," dedi zerre kadar umursamadan. Bir manası var mı diye sordu kısaca. "Ve aslında şu an hiç sinirli değil, eğleniyor olmalı," diye de ekledim. "Marget, 12, 1. Koridor, 2. Sınıf. Gözetmen: Carrot Pie. Ve bu adama bulabilir misin diye sordu..." Sırıtarak tek kaşını kaldırdı. "O halde sanırım tek kişi," diye alay etti. O kişi sen misin der gibi baktı şimdi de? Sıkıldım artık bu ifadelerden! "Hayır," dedim. Tamamen farklı bir çıkarım yaptığımı kastettim. "Tam tersine, fazlasıyla nesnel. Bulabilir misin? Çikolatalı gofret sever misin gibi bir şey daha fazlası değil ve..." Kapı açıldığında lafım kesildi. Kail telefonu elinde içeri girdi ve bana doğrudan ekranı gösterdi. "Marget 12, doğrudan halka açık eski bir sinema salonu." Konuşurken şu anda eski halindeki resmine göre tanınmaz olan mekânın fotoğrafını büyüttü. "Şu anda işlek mi?" diye sorduğumda başını salladı. "Sinema olarak değilse de muhtemelen hırsızlar için öyle," dedi. Gergince saçını kaşıdı. Öteki dedektif "Salonların adını nereden bileceksiniz?" dedi imalı bir sesle. "Tabelalar çoktan sökülmüş olmalı." Binanın eski olduğu su götürmezdi ama belki de sadece göstermelik bir yer olarak seçilmişti. Belki de bilerek eskiden fazlasıyla seyirci bulan bir mekânı seçerek bir şeyler anlatmak istiyordu. Ya bu numaralar, belki de en çok seyirci alan salonlardan birine aitti. Bir delinin zevk alacağı türden çok seyirci... "Ama yine de bizi oraya götürecek açık bir delil olmalı," diye belirttim. Carrot Pie gibi adamların görüşlerini anlamak kolay olmayabilirdi ama düşünce şekillerinde çoğu zaman epey açık, sapkın bir yan bulunurdu. Ortaya çıkmak ya da cezalandırmak. Başkasının suçundan faydalanan, onu bir nimetmişçesine kendi üzerine alan bir katilden bahsediyorum. Büyük bir cüretle peki ala kendi yerini yine kendi emelleri için açığa verecek. Bunu üstelik, bir zorlama ya da sıkıntıyla yapmayacak! Bir onur, madalya takılmaya değer olduğunu düşündüğü ve bundan hiçbir şüphe duymadığı bir zaferle yapacak. Kail' le biraz ipucu toplayıp olaya atmosferden bakmak için yola çıktık. Sur Köprüsünün tırtıklı, testereyi andıran koyu yeşil duvarlarının arasında; gri jipimiz sürükleniyordu. Sur Köprüsünün dört ucunda, yukarı doğru çıkan dallanmış ağaç heykelleri vardı. Heykellerin dalları arasında yaklaşık birer metrelik bir mesafe vardı. Her bir dalın uzunluğunun on metre kadar olduğunu farz edersek, bu garip heykel uçları yukarıya doğru paratoner gibi çıkıyordu. Araba trafik sıkışıklığından, sol dikiz aynasını bu dallardan birine çizmişti. Kail bu hadiseye öfkelenerek "2 Aralık," diye homurdandı. 2 Aralık'tan oldu olası hoşlanmazdı. "Noel Hediyesi olarak daima bir psikopatla oyun oynarım," dedi direksiyonu çevirirken "2 Aralık mı?" dedim gözlerimi yoldaki sarı şeritlere sabitleyerek. "2 Aralık bugün değil mi? Yani Sur Köprüsünün açılışının 100. yıldönümü." "Hadi ama, 2 Aralık berbat uğursuzdur. Demek ondan bu dalları yukarı kadar uzatmışlar. Bunlara para harcadıklarına inanamıyorum," diye yorumladı. "O kadar da değil," dedim bacak bacak üstüne atarak. "Bu şeyler mühendisler için geçim kaynağı." Bu lafıma bıyık altından gülerek "Kıçımın mühendisi," dedi; alayını son harfine kadar gizlememişti. "Bunun için son yıllarda ayrı bir mühendislik geliştiğini söylemeliyim. Sanatla fazla haşır neşir olan bir mühendis bana iç açıcı gelir." "Yani sanattan hoşnut, dalları göğe kadar uzatacak dirençli malzeme geliştiren bir mühendis fazlasıyla iç açıcı," dedi ve arabayı sağa çekti. İndik. Burası Marget Caddesiydi, 12. sokakta tören bayraklarıyla döşenmiş çadır görünüyordu. Kail, araba kornalarına kulak tıkayarak önümden yürümeye başladı. Çiseleyen kar yerleri doğal bir boyayla ya da Noel Spreyiyle kaplamış gibiydi. Kara kalın şemsiye açan insanların arasından, arabalardan kurtulmayı başararak sokağa art arda dizili yıkık binaların önünden geçtik. Kimisi buraların önünde tuhaf pozlar vererek fotoğraf çekiniyordu. Hele kırmızı kışlık şapka, beyaz topuklu giymiş bir kadının taşlardan birine sarılarak bu soğukta verdiği poz ilgi çekici. "Tamam, anladık. Yıkık ve tarihi bir yer," dedim. "Bu kadın kesinkes deli," diye yorumladı Kail. Elini cebine sokarak sigarasını aradı. Bir süre bulamadığı için söylendi. Önüne bakmadığından onu birine çarpmaktan kılpayı kurtarmak zorunda kaldım. Her insan sanki birbirine benzer derecede deliydi. Yarısı yıkık binaların en sonunda, internette fotoğrafını gördüğümüz yapıyı seçebildim. Beyaz badanası dökülmüş... İskelet demirler dışarı fırlamış... Fazla güvenli görünmese de yıkılacak gibi bir imaj da vermiyor. Birkaç kişi daha fotoğraf çekilip önümüzden geçerken Kail saate baktı. "İçeri geçelim," dediğimde onaylamaz gibi baktı. "Sana güvenmek feci derecede can sıkıcı," dedi hoşnutsuzluğunu hiç gizlemeden. "Emirlerine uymamın sebebi sadece başdedektif olman." "Bence bu da iş görür," diye yorumladığım. Başını ufak bir açıda sallayarak "Hmm," dedi. Homurdanır gibiydi. Gündüzün bir vakti, fırtınayla sallanan direklerin tuttuğu çatının altına girdik. İçeride dümdüz bir koridor uzanıyordu. İlerledikçe bir mağaranın karanlığına gider gibi bir his uyandıran ışıksızlık ve nostalji, ayakkabıma bir cam parçasının takılmasıyla arttı. "Bekle," dedim. "Ne var?" dedi feneri gözüme tutan Kail. "Bir cam ayakkabıma battı," dedim ve botumun altından onu çıkarmak için çaba gösterdim. Girer girmez saçma ve uğursuz bir başlangıçtı. Bugün belki de tıpkı Kail'in dediği gibi yılın en uğursuz günüydü. "Çıktı mı?" diye sorarken o, ayakkabının taban lastiğini gererek tırnak ucumla cam parçasını çıkardım ve kenara attım. Sonra ayaklanarak gözümle devam etmesini işaret ettim. Ses çıkarmadan içeriye doğru girdi ve eğik tavandan başını eğdi. Ekşi bir koku vardı! İçki kokusu! Kapı muhtemelen en az bir sene önce buradan oyulmuştu; çünkü bir köşeye devrilmişti. Ayağıma saplanan camın da bu kapının kırık camından fırladığını tahmin edebiliyordum. "Tuhaf bir koku var," dedi Kail ve yüzünü ekşiterek kabzasındaki silahı kontrol etti. "1. Koridor," diye tekrarladım adresteki cümleyi. "Anladık, 1. Koridor," diye tersledi beni. Önümüzde dibe inen merdivenler uzanıyordu. "Aşağı inecek miyiz?" diye sordu. Tereddütünü sezdim. Ondan daha fazlasını beklerdim. Herhalde geri dönmek için gelmemiştik. Ona ters ters baktım. Anlamıştı. "Peki, bu saçma oyuna ayak uyduracaksın yani," dedi. Başını esnetti. Tetikte bir şekilde aşağı indi. Adımları kolaçan eder gibiydi. Peşinden düşünceler içinde indim. 1. koridor olduğunu gösteren bir tabela ya da yazı bulmak umuduyla etrafa bakındım. Yoktu. Burada birbiri içine girmiş oyuk ve merdivenler vardı. Tam dikkat kesilip etrafı gözlerimle kurcalarken, birinin sağ çaprazımdan fırlayıp koştuğunu hissettim. Tazı gibi hızlıydı. Kail meslek getirisi bir şekilde silahını aniden kabzasından çıkarttı. Hemen sesin geldiği yöne atıldı. Onun peşine dikkatli adımlarla düştüm. Bir yandan silahımı çıkarttım. "Kaçma," diye bağırıyordu Kail; belli ki onu görebiliyordu. Merdivenlere yakın bir yerde beklemediğim bir aradan çıkan Kail, sağ yanıma demirleri devirdi. Ayağımı son anda çekerek hemen diğer direğin arasından döndüm ve duvarların yıkıldığı dar alanda sürünerek sesin sahibini görmeyi denedim. Gözlerimi demirin arkasından, sırtı demire yaslı kişiye dikmiştim. Kırmızı saçları ensesine kadar iniyordu, orada bağlanmıştı. Derin derin nefes alıyordu. Demirlerden birinin arasından elimi çıkarmayı bir şekilde becererek adamın boynunu kavramalıydım ama her şey bugün talihsiz gelişecekmiş gibi bir his duyuyordum. Var gücümle demirin arasından atılarak adamı kavramaya çalıştığımda adamın ölü olmadığını, bir cambaz kadar hareketli olduğunu bir kez daha fark ettim. Kendini kurtarmaya çalışması esnasında sadece kapüşonunu tutabilmiştim ki o da iki ya da üç saniye sürmüştü. Demirlere basmaktan kurtularak sürünüp öteki tarafa geçtim. Taş gibi bir şeye çarpmıştı. Çarptığım şeyi görünce rahat bir nefes aldım. Kail'di. Sessiz olmamı işaret etti. Gözüyle sol çaprazı işaret ediyordu. Sığ nefesler alıyordum. Kail' in atılmasıyla kaçan kimse onu tutması bir oldu. Sağ elimden aşağı yardım edeyim derken sarı bir içki boşaldı. Adam leş gibi içki kokuyordu. "Bırak beni," dedi. Yüzü içmekten solmuş, göz altları morarmış bir genç. "Kimsin sen?" "Hiç kimse..." Kail onu yakasından tutarak "Niye kaçtın o zaman?" dedi. "Kimsin sen?" dedi genç; "Polissin elbette." Benimle kaçışı yok gibi göz teması kurdu. "Sen de öyle ve. Kaçmam çok normal değil mi?" Çok fazla içmişti. Kail onunla vakti olmadığını ima eder gibi herifi iterek derin bir nefes verdi ve geldiğimiz yere geri döndük. "Kimi arıyorsunuz?" Kail buna cevap vermeyi düşünmese de bu genç adamın burayı bize göre daha fazla tanıyor olabileceği pek mantıklı geldi bana. "1. Koridor diye bir şeyden haberin var mı?" diye sordum. Kail soruma çıtlayarak cevap verdi. Adam yarısı dökülmüş içkiyi alıp tepesine kaldırdı. Kail ona bir tane çakmamak için kendini zor tutar gibiydi. "Ne bilecek bu sersem, gidelim hadi!" Onu engelledim koluna yapışıp. "Bekle." "Uzatma!" "Bekle ve bana emir verme!" Kelimelerin üstüne basa basa konuştum. "Kafayı yiyeceğim!" diye sinirle dişlerinin arasından konuştu. Sersemle göz göze geldiler. Zor ayakta duruyordu. "Söyle, biliyor musun?" diye ısrar ettim. Genç adam şöyle bir baktıktan sonra bize doğru yaklaştı. "Buraya dün gece bir adam geldi." Kail bir an dikkat kesilir gibi oldu. "Taksit taksit anlatma," diye hırladı. "Peki," dedi genç adam eliyle ağzını silerek. "1. Koridoru soran olursa ona bir şey söylememi istedi." Hemen elini deri montunun cebine beceriksizce soktu. Ayakta sendeleyerek, anlayamadığımız bir şeyler mırıldandı. Cebini epeyce karıştırmasının sonunda bir şey çıkarmayı başarabilmişti. Bu göründüğü üzere bir resimdi. Hemen atılıp resmi elinden çektim. Şu anda gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Bu buruşmuş bir fotoğraftı. Siyah beyaz bu fotoğrafta, annemin resmi vardı. Şaşkındım. Neden? Parmaklarımın arasında titreyen fotoğraftaki tanıdık surata bakarken; altında eğik, kargacık burgacık bir yazıyla yazılmış notu gördüm. Gözlerimi bir an kapatmak zorunda hissettim. Kasıklarım sızlıyordu. Karnım yırtılacakmış gibi ağrıdı. "Anneler her şeyi bilirdi," yazılıydı. "Anneler her şeyi bilirdi." Ve benim annem, ölmüştü ki.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

KANIN ADI YOKTU ''Zin'in İntikamı ''

read
4.2K
bc

Töre'nin Ağır Kırbacı ( Töre serisi 1)

read
126.6K
bc

Korku Masalı

read
8.9K
bc

ALİZE

read
5.5K
bc

BULMACA +18

read
18.7K
bc

Kader Diyemezsin

read
11.7K
bc

AŞKIN TADI (+18)

read
42.6K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook