HAYALET

2203 Kelimeler
Melisa Hanım'ın soğuk kişiliği altında gizli, ilginç bir mizacı vardı. O geldikten sonra Carrot Pie vakası haricinde içeride çok şey değişti. Elbette bir polisin gözünde hiçbir vaka gereksiz olarak nitelendirilemezdi ama o Melisa Riot bir şekilde özel eşya kaybetme ya da dolandırıcılık olaylarını bile listede geri plana atmış, sadece Carrot Pie vakası ile ilgili detaylara odaklanmıştı. Geçen koca bir hafta içinde öğrendiğim çok şey olmuştu. Birincisi Roswald Bar'da bulunan Mido Sourney'in cesedinde tahmin ettiğim gibi vücut altına cerrahi bir incelikle yerleştirilmiş makas tespit edilmişti. Bu aralarda neden bilmiyorum ama sanki birinin işleri üstlenmeme yardım edeceği düşüncesi, özellikle de yeni emniyet müdürünün gelmesi beni rahatlatmıştı. Tabii, Alan Swift'in korkunç ölümünü saymazsak. Rahat bir şekilde bir fincan kahve içebiliyordum. Bu son zamanlarda yaşadıklarıma ters ama kişiliğimle orantılı bir gelişmeydi. Her zamanki soğukkanlılığıma geri dönmüştüm. İşe yeniden dönen Kim, elinde bir dosya, diğer elinde kahve bardağıyla içeri girdi. "Petro ifadesinde hatra değer bir şeyler verdi mi?" diye sordum. Bir yandan da kendimi eğer kardeşim böyle bir durumda olsa ne hissederdim sorusuna tabi tutuyordum. Bir sandalye çekip fincanı yeni temizlenmiş masaya bırakırken başını iki yana sallayıp derin bir nefes verdi ve karşıma oturdu. "Bir şey söylemeyeceğine yemin etmiş gibi. Carrot onu bir şeyle tehdit ediyor olmalı." "Kardeşinin tehdit edilecek bir şeyi var mı?" diye sordum istemsizce. Gözlerimdeki duyguyu anlamak ister gibi kahve fincanını iterek baktı bir süre. "Çocukluğundan beri kimseyi sevmezdi." "Haklı nedenleri var mıydı peki?" dedim Nescafenin kokusunu içime çekerken. Başını belli belirsiz salladı. "Onu yeterince tanısaydım belki bu kadar kötü bir insan olmazdı," dedi ilk kez suçluluğunu gizleyen perdeyi aralarken. Duygularını bu kadar açık ifade etmesine şaşırmıştım. "Üzüldüm," dedim. "Neye?" diye sordu. "Neye mi? Elbette içinde bulunduğun duruma." "Benzer bir tecrüben mi var?" "Hayır ya da..." Annemi aklıma getirdim. "Belki de evet. Annem karmaşık bir vaka. Ama kesinlikle emin olduğum şey ne biliyor musun? Carrot Pie'nin annemle bağlantılı olduğu. Bir de Kim." Başını çevirdi. "Evet." "Şu kadın, Misa Garden'in teyzesi. Korkutmadan o kadından biraz bilgi almak gerek diye düşündüm." "Bunu halledebilirim," dedi ayaklanırken ama onu kolundan tutup yakaladım. "İşe geri döndüğünü unutma." Bakışlarından müfettişler gibi konuşmamdan rahatsızlık duyduğunu anladım." Berbat bir taktik," dedi. "En azından beni burada tutmak için." "Bak, Bayan Riot güvenilir. Tamamen?" "Bana yıllar içinde güvenemedikten sonra herhangi birine birkaç günde mi güvendin?" dedi gocunmuş bir sesle. "Güvenilir davranmıyordun." "Hiç de bile," diye itiraz etti. "Farkında mısın bilmem ama onlarla çalışmak Carrot Pie'yi sinirlendiriyor." "Melisa Riot farklı," dedim ismi sessiz telaffuz etmeye çalışarak. "Onu tanıyorum." "Nereden?" Bir an şaşkınca baktı. Fincanı bir ileri bir geri ittiriyordu. "Annem küçükken sık kriz geçirirdi. Böylece çok kez polis çağırmak zorunda kalırdım. Günlerden bir gün yine annem çıldırmıştı. Durmadan bu dünyanın berbat bir yer olduğunu haykırıyordu. İşin kötü tarafı neydi biliyor musun?" "Evet, sen de çocuk olmana rağmen tam olarak böyle hissediyordun," diye yanıtladı. "Tam olarak, ambulans annemi götürünce polislerden biri yanımda kaldı. Bu işte şu anki emniyet müdürü Melisa Riot'tu. Onu direkt bakışlarından çıkardım." "O çocuk, Carrot Pie miydi sence? Emin misin bundan?" "Artık eminim, " dedim. "Annemin ölmeden bana verdiği fotoğraf makinesinde eve sulu boya ile çizilmiş resimlerden biriyle benzer bir acemi eskiz buldum." "Gösterir misin?" Gözlerimin içine baktı. Bir yandan fotoğraflara uzanırken öte yandan dedim ki: "Altınların çalınma vakası da doğrudan Carrot Pie ile ilgili olmalı. Onun için paranın değeri olduğunu sanmıyorum. Eğlenmeyi seven bir kaçık sadece. Ama niyetlerini anlamak yine de kolay değil." Resmi incelemeye başladığında "Aynısı," dedi. "Çizgilerine kadar." Güçlü hafızasıyla evimin zeminindeki sulu boya resmini belleğine aldığını anlamıştım. O resme bakmaya devam ederken kol saatimi kontrol ederek gözlüğümü düzelttim. Saat dokuz otuzdu. "Petro'nun ifadesini bizzat benim almamı söyledi Melisa Hanım." "Onu konuşturabilecek misin?" "Denemeden bilemeyiz," dedim. Çıkmak üzereydim ki adımı seslendi. "Delphi." İlk kez adımı yalın bir şekilde ağzından duyuyordum. Tek kaşımı kaldırdım. "Evet?" Tam o esnada telefonu çaldı. Ekranda gördüğü yazıdan olsa gerek ciddiyetle baktı. "Sonra anlatırım, şimdi ifadeye git." Başımı salladım ve kapıyı az aralık kalana kadar kapattım. Masalarda polisler oradan oraya çalışıyor, ekran başında yarı uyuklayan bir memur soslu cips yiyordu. "Bomba deseni hakkında bir teknik rapor çıktı mı?" diye sorduğumda, hemen soslu cips bulaşmış elini üstüne sildi. Ağzında lokmayla "Henüz değil," dedi anlaşılmaz bir sesle. Tedirgin olmuştu. "Tamam, şimdi ifadeye gidiyorum. Önemli bir şey olursa haber et." "Tamam," dedi ağzına bir soslu cips daha sokarken. İstemsizce gülümsedim. Bugün tuhaf bir şekilde kendimi neşem daha yerinde hissediyordum. Dosyaların dizili olduğu arabanın sağındaki koridara saptım. Güven sorunumu yenmek konusunda ısrarcı olmalıydım. Ama neden bu kadar şüpheciydim? Evet, mesleğimin getirisi olan bu özellik olmazsa olmazdı. Ama azıcık da olsa güven duymamanın insanın hayatını nasıl berbat ettiği bazen net bir şekilde gözler önüne gelirdi. İfade odasına doğru yürüdüm. Aşağı kattaki boğuk bir oda. Kimbilir kaç yıldan kalma basık bir tavan. Burada bir suçlu olarak oturmak nasıl bir duyguydu? Güvenliğe kimlik kartımı göstererek içeri geçtim. "Henüz getirmediler efendim." "Petro'yu mu?" "Önce dedektif onu aşağı kattaki odada sorgulayacak." "Ama dokuz otuzda benim sorgum var," diye yanıtladım. Bu konu hakkında bilgi sahibi değildi. "Sekretere sorabilirsiniz." Saçı topuzlu, takım elbiseli kadına durumu açıkladığımda hemen bir arama yapacağını söyledi. "Merhaba müfettiş, Delphi Hanım burada. Dokuz otuz randevusunun başlamasına beş dakika var." Telesekreteri dinleyen kadının sesi kesilmişti. Telefonu kapatıp bana döndü. "On dakika bekleyip bekleyemeyeceğini soruyor." "Ha, burası kamu dairesi. Böyle bir şey söz konusu bile olamaz," dedim bana aşağıda gösterdiği tavırları hatırlayarak. "Tekrar bağlar ve bana verir misiniz?" Telefon dıt dıt ötse de yanıt gelmedi. "Üzgünüm, açılmadı. Görüşmede olmalı." "Peki ala," dedim dişlerimi sıkarak. Üç dakika sonra, dokuzu otuz bir geçe demir kapı açıldı. Kolunda elleri kelepçeli Petro ve bir polisle beraber buraya doğru geliyorlardı. Bana meydan okur gibi baktı. "Bir dakika aldığım için umarım sinirli değilsinizdir, onu odaya götür oğlum." "Nasıl isterseniz," dedi polis ve soluk ışıklı koridorda kayboldu. "Bir dakikamı vermek zorunda değildim. Siz zorla aldınız." "Hadi ama, bu çok kaba bir tabir dedektif," dedi müfettiş. Sakal tıraşı olduğu açığa çıkan yanaklarından belliydi. "Kaba mı? Vaktimi almanız hiç kabaca değil mi?" "Onu sorgulama yetkim vardı." "Ama varsa bile dokuz otuzdan öncesinde olmalı. Neyse, şu anda geç kalıyorum." Hemen saatimi tekrardan kontrol ederek güvenliğin kapısında nöbet tuttuğu sorgu odasına yürüdüm. Petro'nun sinirli suratı uzun siyah saçlarıyla çevrelenmiş, deri ceketinin parlak gri noktaları ışıkla beraber daha da parlak bir görünüm kazanmıştı. Benim geldiğimi gördüğünde umursamaz bir tavır takındı. "Abim her zaman bana yalan söyler. Sonra da bana neden bu kadar güvensiz olduğumu sorar." Başını ağır ağır kaldırdı meydan okuyan cümlesinden sonra. Kapıyı kapatarak karşısına geçtim. "Neden bu kadar güvensizsin?" "Güvenilmez miyim güvensiz mi?" dedi yamuk bir sırıtışla. "Orasını sen bil." "Peki, beni sorgulayacak olmalısınız. Hemen sorun sorularınızı." "Henüz vaktimiz çok," dedim ilk kez tatminkar bir tavırla. "İstediğim kadar seni sorgulayabilirim." "Neden avukatım yok biliyor musun?" dedi Petro. Bu dikkatimi çeken bir soruydu aslında. Ama merak ettiğimi belli etmemeliydim. Kendi kendine cevap vermek durumunda kaldı. "Çünkü Carrot Pie beni korur. Gözetmenim o benim. Bütün sahtekâr avukatlardan daha sahtekar, bütün beceriksiz polislerden daha becerikli, iki yüzlü insanlardan daha samimidir. Sağ gösterip sol vurmaz." Ellerinden birini kelepçeye bağlı olduğu hâlde yumruk yaptı. "Anlıyor musun?" Başını eğdiği anda saçlarının arasındaki yara bandajını gördüm. "Önce nereden başlasak ki?" dedim onu muallakta bırakacak bir şekilde. "Hangi soru seni daha tedirgin eder? Mesela şuradan mı başlasak? Neden gözetmene güveniyorsan sınavı vermiyorsun?" Soruma kahkahayla karşılık verdi, birisi hariç sonuna kadar mükemmel dişleri göründü. Çekik gözleri daha da kısılmıştı. "Neden biri beni sınava zorladı diye sınava gireyim? Bu daha mantıklı bir soru değil mi?" "O zaman gözetmeninin seni kurtaracağına güvenmiyorsun." "Belki de sınav ilgimi çek-medi," dedi son kelimeyi heceleyerek. Yüzünü buruşturdu, saçlarını başını oynatarak geriye attı. "Carrot seni neden buradan kurtarmıyor öyleyse?" diye sordum gözlerinin içine bakarak. "Kurtarmıyor mu dedin? Carrot kimse için kılını bile kıpırdatmadan işlerin tamamının üstesinden gelir." "Kaç kişiyi öldürdün?" Nefretle karışık sesimin tonunu değiştirmeye çalıştım. Benden tuhaf bir izlenim almıştı. Gözleri bir an tamamen boşlukta asılı kaldı. "Kaç kişiyi öldürdüğüm mü neden öldürdüğüm mü ilgilendiriyor seni?" "Beni sadece kaç kişiyi öldürdüğün ilgilendiriyor. Nedenlerle ilgilenmem." "Vah, o zaman hâl kötü. İpuçlarına hiç ulaşamayacaksın," dedi acır gibi bir ses tonuyla." "Bence kendine acı Petro," dedim aynı ses tonunu ona iade etmekten kaçınıp bir polis tavsiyesi verir gibi. "Ne kadar zavallısın. Burada senin gibi kaç adam gördüm. Kendi kıçlarını kurtarmak için yapmadıkları hiçbir şey, satmadıkları hiçkimse yoktu." "Carrot'u diğerleriyle karıştırdın sen," dedi şaşırmış gibi. "Anladım ben, sen onu karıştırıyorsun." "Kimbilir ne kadar uyuşturucu alıyorsun," dedim kanında tespit edilen değişik ad ve şekillerde uyuşturucu listesini gözümde canlandırarak. "Ayık olmayan aklına güvenecek kadar aptal mısın?" "Aklı ayık olanlar zeki mi?" dedi yine eğlencesini bozmadan. "Sadece bu başıboş yaşamda keyif alıyor gibi davranıyorlar. En ufak bir hastalıkta huzurları bozulana kadar." IQ seviyesi normalin üstünde, ağır depresyon, anhedoni, psikoz. "Kaç yıldır depresyondasın?" "Hayat buna değmez." "Peki ya neye değer? Neden değmezse o adamları öldürdün? Ve o kadını?" "Birincisi kadını ben öldürmedim." Bu ne demekti? "Kadını kim öldürdü? Misa Garden'i?" "O bir istisnai durum. Bonus gibi düşün." "Onu sevmiyor muydun?" "Seviyordum tabii," dedi bir delinin aldığı keyifle. "Hiç sevmez olur muyum?" "O zaman onu kimin öldürdüğünü bulmamıza neden yardım etmiyorsun?" "Onu kimin öldürdüğünü bulduğunuz anda bulmaca bir anda deşifre olur. Kim keyfi kaçırmaya cüret edebilir?" "Az vaktin var, biliyorsun değil mi? Mahkemeye çıkarılacaksın. Tüm suçlamaların altında adın yazacak. Ömrün kara bir leke altında kalacak." "Zaten hep öyleydi," dedi olası bir şekilde. Başını kendi kendine salladı. "Peki, abini sever miydin?" "Evet." "Onunla iyi bir ilişkin var mıydı?" "Hayır." "O zaman neden seviyordun onu?" "Bilmem." Omuz silkti. Bu yaptıkları kesinlikle mesleki tecrübelerime göre epey samimi ve doğaldı. Ama bu doğallık hiç güvenilir gelmiyordu bana. "Baban, onun ölmesine üzüldün mü?" "Hayır." "Annen peki, Kore'de bir bakım evinde?" "Öyle miymiş?" Sırıttı umursamazca. Bunların hepsi lanet olsun ki bir taklit olamayacak kadar gerçekti. "O şişelerdeki asitlerden haberin var mı?" "Elbette." "Nereden imal ediyordunuz?" "İmal etmek mi? Siz beni alçı ustası mı sandınız? Ne imali be?" Kahkahayı bastı, sesi tedirgin ediciydi. "Nereden buluyordunuz?" Gözlerini devirdi. "Bilmem." "İçeride seni yaşatmayacaklarını biliyorsun değil mi Petro?" "Gözetmen beni korur," dedi tapınır gibi. Kesinlikle bu sözlerinde en ufak bir riya yoktu ama yanılmak istiyordum. Buraya gelir gelmez deli gibi öten çok sert adam görmüştüm. Ama Petro onlardan biri değildi. "Ama vaktin azalıyor, Carrot Pie'yi yakalayacağım." "Onu kimse göremez," dedi umursamadan. "O zaman sen nasıl göreceksin?" "Ben de görmüyorum. Onu gören tek kişi öldü," dedi eğlenir bir tavırla. "Kim, onu gören tek kişi kimdi?" Allah kahretsin ki zaten çok fazla kişi ölmüştü. "Bilmem." İşte şimdi kesinkes yalan söylüyordu. "Biliyorsun." "Bilsem ne bilmesem ne? Diriltecek misin konuşturmak için?" "Neden Carrot Pie'ye sadık kalıyorsun? Seni kirli işlerinden dolayı yakalanmaktan mı kurtardı?" "İnsan birince can borçlu diye onu sever mi dedektif? İnsanoğlu borcu olan kişileri hiç mi hiç sevmez." "Çivi bombaları sen mi kurdun?" "Elbette." Gülümsedi. Sözlerinde rahatsız edici bir açıklık vardı. Biraz hava almak için görüşmeyi kestim ve dışarı çıktım. Kim kapıdaydı. Arkadaki izleme odasına geçtim, Melisa Riot bacak bacak üstüne atmış gergin bir tavırla koltuğa oturmuştu. "Ara verdiğin iyi oldu? Önemli bir şey söyleyecektim ben de," dedi. Kapı açıldı, içeriye Kim girdi. Her zamanki edasıyla "Haberiniz var mı?" dediğinde Melisa Hanım bir el işareti yaptı. Muhtemelen aynı şeyi söyleyeceklerdi. "Çöpte bir tomar altın bilezik bulunmuş. Senin evinin yakınlarında Delphi. Hani çalındığını söylemiştin..." Başımı hızlı hızlı salladım. Tam da tahmin ettiğim gibiydi. "Onları kim getirdi?" diye sordum. "Bir çöpçü bulmuş," dedi Kim. Melisa Hanım başını salladı. "Parmak izleri," dedim. "Parmak izleri tespit edildi mi?" Yüzünde belirsiz, karmaşık bir ifade gizliydi. "Parmak izleri..." Duraksadı. "Evet," dedim. Kim de dikkatini tamamen buraya vermişti. Melisa Hanım gergin bir sesle bize baktı. Kalbim güp güp çarpıyordu, kanım ters yönde akmaya başladı. Neden bu kadar zordu? "Mido Sourney'e ait çıktı. Morgdan aldığımız parmak izleriyle örütüşüyor." "Ama altının yüzeyinde parmak izleri nasıl tutundu?" Melisa Hanım düşünceli bir sesle konuştu. "Bir çözelti de tespit edildi. Nitrik asitle Roswald Bar'da satılan özel bir çayın karışımı. Ya da uyuşturucu maddesinin karışımı mı demeliyim?" "Bir kimyacı var ortalıkta ama kim? Bilmecelerde Carrot Pie'nin sorduğu o kimyager kim?" "Kendisi olduğunu söylememiş miydi?" dedi Kim Hyou. "Hatırlamıyor musunuz? Carrot Pie'nin tek kişi olduğunu söylemişti. Kaçağı ve katili bir yapar demişti." "Gerçekten iki kişi mi var yoksa ikisi de aynı kişi mi? Ben hâlâ buradayım," dedim. "Katil Petro, Kaçak Carrot Pie," dedi Kim net bir sesle. "Ama nasıl emin olabiliriz?" dedi Melisa Hanım ona bakarak. "Bu adam bir delinin teki. Tanılarına bak. Roswald'dan çıkanlara bak. Yer altında özel odası var adamın. Ya Carrot Pie diye birisi yoksa? Ya bu adam sadece Petro'ysa?" "Bu ilginç bir senaryo olurdu," dedim. Kafamdan Petro'nun verdiği verileri süzgeçten geçiriyorum. Onu göremezsiniz, demişti. Onu gören tek kişi öldü demişti. Tüm bunlar ne anlama geliyordu? Bir ipucu yok muydu? "Biraz dışarı çıkıp hava alacağım," dedim. Melisa Hanım başımı salladı. Arkamda bir hareketlilik hissettim. Kim peşimden geliyordu. O zaman onun bana bir şey söyleyeceğim dediğini hatırladım. "Sen..." Devamını getirdi hemen hatırlayarak. "Sana bir şey anlatacaktım," dedi. "Nedir?" "Burada olmaz, müsait bir yere geçelim." Beraber bahçeye inip kar tabakasının azaldığı noktalardan birine yerleştirilmiş kuru banka oturduk. Burada kimseler yoktu. Pencerelerden, kapılardan uzaktı. "Meraklandım, anlatmayacak mısın?" dedim. O daha çok nerden başlayacağını bilemez gibiydi. "Roswald'da kapatıldığımız ambarda ses kayıt düzenekleri duvarın içinden oyularak çıkartıldı. Ardından ses kayıt cihazının sesi depoladığı tespit edildi." "Yani bu ses kendini tekrar ediyor mu demek?" "Ses frekanslarını Petro'nun ses frekansı ile karşılaştırdım." "Ve ne buldun?" Ağırca yutkundu. "Aynısı." Yani bu, bizle konuşanın Carrot Pie olmadığı mı demekti? Bunların hepsi Petro'nun kendi planı mıydı? Onun ağzından konuşarak bizi oltaya mı düşürmeye çalışmıştı? Ve daha önemli bir soru hayalet Carrot Pie kimdi?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE