Gözetmen bizi bıraktığında Kim'le birbirimize güvenmek zorunda kalacağımız bir eşiğe geleceğimizden haberimiz yoktu. Şimdi ise örgü yumağının içinde kanla boyanmış iplerin arasında parmak izi arıyorduk. Kim soluk soluğa saate baktı. Kabul etmesek ne olurdu? Çok komik bir soru gibi geliyordu şimdi kulağa. Bu adamdan ne beklenmezdi ki?
Saplantılı birinin teki. Ama artık bağlantı kurduğum tek nokta onun evde kalan o çocuk olduğuydu. Annemin sokaktan bulup sahiplendiği dilenci çocuk. Yoksa kim bana bir mesaj bırakırdı? Benim kimsemin olmadığını varsayarsak.
Roswald Barı dolduran yoğun parfüm kokularının arasında dışarı çıktık. İnsanların sesleri Kim'le attığımız her bir adımda kulağımda yankılar halinde büyüyordu. Müzik sesi tamamen kesildi, dışarı çıkmamızla gürültü yerini rüzgara bıraktı. Arabaya atladık ve bir kamera almak için sıradan bir teknoloji mağazasına girdik.
"Bir kamera almak istiyoruz."
Göğsünde yaka kartı asılı görevli "Tabii, efendim. Nasıl bir şey istersiniz?" diye sordu nazikçe. Şu an Kim'e de her şeyin tıpkı benim hissettiğim gibi gereksiz geldiğine emindim. Net bir kamera seçmeye kimin cesareti yeterdi?
Hemen bizi birkaç modelin yanına götürerek zerre kadar ilgilenmediğim ayrıntıları tanıttı. Vaktimiz yoktu, bu yüzden Kim kameranın ücretini ödediğinde hızla dışarı çıktık. İyice bunalmıştık. "Nereye gideceğiz?" diye sordum.
"Evin müsait mi?" diye sordu.
"Seninki değil mi?"
"Çok uzak," dedi. "Üstelik komşularım fazla dikkatli." Ne demek istediğini anlamıştım.
"Peki ala," diyerek arabanın anahtarını istedim. Böylece tarife gerek kalmadan bizi eve götürebilirdim. Ezbere bildiğim yollarda araç ilerlerken bana sordu. "Artık güveniyor musun?" Umrunda değilmiş gibi sorduğu soruyu umursar gibi bir imaj uyandırmıştı.
"Umrunda mı ki?"
"Hayır ama işbirliğimiz için önemli," diye belirtti.
"Anladım, başka ne önemi olur ki zaten?" dedim sinsice gülerek. Başını salladı ve öfkeyle onayladı. "Kesinlikle." Ağaçların biri dikiz aynasını çizdiğinde "Dikkat et," diye uyardı. Sesi yüksek çıkmıştı. Bu yüzden sinirlenip "Yemedik aynanı," dedim.
"Berbat araba sürüyorsun," dedi.
"Acaba az önce bir dolu saçma sapan bilgi öğrendiğim için dikkatim dağınık olabilir mi? Ya sıradan benimle aynı büroda çalışan bir dedektif intihar edip müdür öldürülüp bir diğeri de masum görünüp gizliden gizliye bilgi edinmeye çalıştığı için mi? Sen söylediğin şeyi mantıklı buluyor musun?" Cevap veremedi, savunmamın haklı olduğunu biliyordu.
"Peki ala, sakin ol biraz."
"Sinirli değilim ki, hırslıyım." Bir sonraki aşamasını düşünüyordum planım. "Hiç merak etmiyor musun bu kaydı çektikten sonra ne olacağını?"
"Oyununa dahil olacağız," dedi sakince.
"Oyununa dahil olunca ne olacak diyorum?" dedim sağıra anlatır gibi bağırarak. "Tüm bunları düşünmeden duramıyorum."
"Dikkat et," diye uyardı bir kez daha. Ona ters ters baktığımda gelmiştik. İki katlı binanın, ikinci katında yaşıyordum. Pembe boyalı binaya bakarak sordu. "Tek misin binada? Bizi rahatsız edecek birileri var mı?"
"Komşum tatilde," diye yanıtladım.
"İyi karar vermiş," dedi dışarı çıkarken. Arabadan çıkıp kapıyı kitleyerek onu takip ettim. Burayı kendi eviymiş gibi çabucak kanıksamıştı. Binanın demir kapısından girip bayat kokulu merdivenleri tırmandı. Ona evimin kapısını gösterince anahtarı bulup kapıyı açmamı bekledi. "Uzunca zamandır uğramadım," dedim; içerinin uygun olmaması ihtimaline karşı.
Başını iki yana salladı. "Sorun değil." Kapıyı açmamla ondan önce davranarak içeri geçtim ama beklemediğim bir manzarayla karşılaştım. Karşıdaki boy aynası yere düşmüş, paramparça olmuştu. Yerde suluboya tablosunu andıran bir manzara çizilmişti. "Bu da ne?" dedi Kim yüzünü buruşturarak.
Kapıyı kapatarak içeri geçtik. Camlar ayaklarımızın altında sürünüyordu, içerisi dağıtılmıştı. Her yer her yerdeydi. Ayakkabılıktaki ayakkabılar yerlere saçılmış, portmantodaki ceketlerin birçoğu yerlerde sürünüyordu. "Buraya birisi girmiş," dedim.
"Kim?"
"Her kimse beni tanıyor olmalı."
"Eve ne zamandır girmedin?"
"İki gündür." Başını salladı. "Bu evde biri olabilir mi?" diye sordum.
"Bir boş alan ya da saklanacak bir yer var mı?"
"Bir dedektif her zaman ufak bir ev tercih etmek zorundadır. Muhtemelen saklanılmayacak," dedim.
"Ama bir şey çalınmış. Değerli bir şey saklıyor muydun?"
"Anneme ait altınlarla dolu bir sandık vardı. Ama kimsenin haberi olduğunu sanmam," diye yanıtladım.
Düşünceli bir ifadeyle "Paraya önem veren biri çıkarsa işler daha da değişir," dedi. "Gidip onları kontrol edelim." Başımı hızla salladım. "Yatak odasında, bazamın altındaki özel eşyaların arasında."
Benle birlikte beyaz kapılı odanın önüne kadar geldi. Kalbimde bir ağırlıkla kapı koluna uzandım. Bu heyecanı tanıyordum. Belirsizliğin o sancısı. "Bu arada ne kadar vaktimiz var?"
"Yarım saat," dedi. İyice gerilmiştim. "Önce kontrol edelim, sonra hemen çekim yapalım." Sesim donmuştu. İçerisi aşırı derecede düzenli bırakılmıştı. Hemen kitaplığın yanındaki bazanın altını açıp sandığı yokladım. Orada duruyordu ama ağzı... Tahmin ettiğim gibi açıktı. "Açık bu."
"İçini kontrol et," dedi yanıma eğilerek. Bir yandan etrafı gözetlediğini anlıyordum. Sandığın kapağını kaldırmamla boşlukla karşılaştım. "Hepsi çalınmış."
"Annene takık olduğu için mi yoksa parası için mi kimbilir?" dedi.
"Onun çaldığını kimbilir asıl?" dedim.
"Kim olabilir başka?"
"Nereden bileyim ben?"
"Belki de sadece bir hırsız, ne dersin?"
"Tüm bu olaylar esnasında mı?" diye sordum. Sorumu mantıklı bulduğunu biliyordum. "Şu çekimi yapalım, daha sonra düşünürüz," dedim. Anlayışla karşıladı. "Bandakı unuttuk," dedi.
"Evde var," dedim. Hemen ufak banyoya girerek dolabı açıp içeriden ilk yardım çantasını çıkarttım. Orada bir rulo halinde bandajı gördüm. Hemen uzanıp alarak oturma odasına geçtim ve boş bir alan seçtim. "Koltuğu çekmeme yardım eder misin?" Beni beklemeden hızla ağır koltuğu itmeyi başardı.
"Sağol, bu alan iyi oldu," dedim. Sonra gözlerimdeki gözlüğü çıkarıp ona bandajı uzattım. "Şimdi bunu yüzüme dola." Onunla tam anlamıyla göz göze geldiğimiz ilk andı. Bakışlarının ne kadar sert ve tedirgin olduğunu sanki anlayabiliyordum. Yüzüme bandajı dikkatle dolamaya başladı. Her bir hamlesinde kendimi Carrot Pie'nin yerine koyarak bir tahmin yürütmeye çalışıyordum.
"Oldu mu?" diye sordu elinde ruloyla. Başımı sallamamla kopardı. Yüzümde bandajla kalmıştım. Üzerimdeki ceketi bıraktım. "Üniforma," dedim. "Kalacak mı?"
"Bizim görünmemizi istiyor olmalı," dedi.
"Ya yanlış yaparsak? Bizi her yerde arayacaklar bir de," diye yanıtladım.
"Hadi, az vaktimiz var," dedi. Kamerayı açarak kurulumu yaptı. Bir de bunu paylaşacağımızdan orasını planlamalıydık. Sessizlik içinde Kail kamerayı tripoda yerleştirerek arkama geçti ve tehlikeli bir şekilde, tam Carrot Pie'nin isteyeceğini düşündüğümüz türden, elini omzuma koydu. O esnada ben o söylemem gereken cümleyi söyledim.
Gözetmen seni görüyor. Ama sen onu göremezsin. Her zaman sınavını başarıyla tamamla. Bir sorum var. Eğer insanlar bir konuda çıkarları yoksa bu işi yapmaya devam ederler mi?
Kayıt bittiğinde Kim Hyou kaydı izleyerek bir eksiğin olmadığına karar verdi. Ardından bunu bir şekilde daha önce gittiğimiz ajansın numarasındaki ani paylaşım sitesine gönderdi. Güncel haber akışında farklı bir IP adresinden bunu yolladı. Zaten her şekilde Carrot'un amacı yakalanmamızdı.
Video ana sayfaya düştüğünde karnımda şiddetli bir ağrı vardı. Evden çıkıp yola düştük. Direksiyona geçip aracı Roswald'a doğru son sürat sürmeye başladım. Kamerayı nerede bırakacağımızı bilmediğimizden hemen aracın arkasına, battaniyelerin altına attık. Roswald'ın önünde durduk.
Aklıma takılan soru Petro'nun nerede olduğuydu. Beklemediğimiz bir şeyle karşılaştık. Roswald'da arama vardı. Polisler etrafı kuşatmıştı. "Başka bir giriş biliyor musun?" diye sordum. Beni kolumdan çekerek hemen girişin arkasındaki bir aralığa soktu. "Burası nereye çıkıyor?" dedim.
"Sessiz," diye uyardı ve direkt bir asansör gördük. "Petro burayı kullanıyordu." Hemen asansörü çağırıp düğmesine bastı. İçeriye geçtik, basık tavanlı asansörle iki kat aşağıya indik. Kim gergince sırtını asansörden ayırdı. Kabinden inip, Petro'nun bizi kapattığı yere geldik. Demir Kapı hâlâ aralıktı.
"Petro nerededir?" dedim.
"O kuşkusuz Carrot'a yardım ediyor. İşte neden kardeşimin cenazesine katılmadığımı anlamışsındır."
"Neden kendini bana ispat etmek istiyorsun?"
"Bunu sen istememiş gibi neden soruyorsun?" dedi tahammülsüzce. Haklıydı, kafam çok karıştık. "Peki," dedim açık kapıya bakarak. Her şey yerli yerindeydi. Odaya girdik ve kapı girmemizle üstümüze kapandı.
"Tebrikler, vaktinde girdiniz. Bakalım sorunun cevabını bilenler olacak mı?"
"Bilirlerse ve bilmezlerse ne olacak?" diye sordu Kim. Sesi boş odada yankılandı, ceset olduğu yerden kaldırılmıştı ama hâlâ koku vardı.
Carrot Pie "Sakin ol ufak kız," dedi. Bana ufak kız diyordu. İşte o duvarda gördüğümüz ufak kız ve oğlan... "Annemizi hatırladın mı?" Tüylerim 'annemiz' lafıyla diken diken olmuştu. "Onun bileziklerini sence kim çaldı?"
"Bunu nereden biliyorsun?" dedim korkuyla. Sesim titremişti.
"Gözetmen her şeyi bilir," dedi. Beni geçiştiriyordu. "Bakalım insanlar yorumlara ne yazıyor? Haberlere bir bakıyorum da hmm... Herkes sizi arıyor. İki polis? Acaba bu polisler de mi Carrot Pie'nin kurbanları. Ah, ne aptallar? Bilmiyorlar mı Carrot Pie kimseyi öldürmez. Carrot Pie, iyi biri. Annemiz böyle söylemez miydi?"
"Sen beni nereden tanıyorsun?" dedim her şeyi doğrulamak adına.
"Bilmiyor musun? Evde sürekli resim çizen çocuğu. Ama hayalet hikayelerine inanmazdı. Sonunda hayaletleri sevmesi belki bir tür çelişki gibi görünebilir ama yine de o hiçbir zaman bu kadar hayalet olmayı beceremedi. Seni tanıyorum. Evdeki o annesi tarafından sözel istismara uğrayan kız? Annemiz ilaçlarını keşke sık alsaydı da o kadar kötü travmaların olmasaydı. Peki ya Delphi Lion? Neden annen öldükten sonra erkek kardeşine sahip çıkmadın?"
"Sen kaçıp gittin," dedim yurtta büyüdüğümü ima ederek. "Sen kaçıp gittiysen ben seni nasıl yakalayacaktım? Ufacık bir çocuktum ben."
"Ya ben... Seni ablam ve kurtarıcım olarak görüyordum. Ama sonra neyi anladım biliyor musun?" Çığlık gibi yankılanan sesine karşı sessiz kaldım.
"Neyi biliyor musun? Asıl kurtarılmaya ihtiyacı olanın sen olduğunu."
"Görevi başardık mı?" dedi Kim. "Videoyu çektik, bırak artık bizi."
"Ah, çok sabırsızsın. Ben aceleci birine benziyor muyum? Doktorlar aceleci hamleler yaparsa ne olur? Evet. Cevabını duyar gibiyim. Hastanın hayatı riske girer. Peki ya Carrot Pie acele ederse ne olur? İroni riske girer."
"Kail'i neden öldürdün?" dedim.
"Kail'i ben öldürmedim ki," dedi. "O kendini öldürdü."
"Diğerlerini kim öldürdü?" dedi Kim Hyou. Sesi sinirliydi.
"Erkek kardeşin," dedi. "Bana sonuna kadar sadık. Sana olduğunun aksine. Polisler hiçbir zaman sevilmez. Neden biliyor musun? Onlar kimseyi tatmin etmeyi beceremezler. Sisteme çok güzelmişçesine bağlanırlar ama sonra çabucak sistemi alaşağı eden bir cani gelir. Onlara meydan okur. Hemen küçük düşerler." Kim yumruklarını sıkıyordu. "Erkek kardeşin Kim, senin aksine onursuz. Onur onun için önemli değil. O önemli biri. Senin aksine. Potansiyelini gerçekleştiriyor."
Kim kardeşinin yine de katil olduğunu bilmiyordu, şaşakalmıştık. "Potansiyel mi? Birilerine acı çektirmek mi potansiyel?" Ağzımı bile açamamıştım Kim'in sorusu üzerine. "Bir delisin sen Carrot Pie, bir deli." Sabrı taşmıştı. Kısacık bir süre ses duyulmadı.
"Öyle mi, bu yüzden mi sorularıma cevap bulamıyorsun? Bir delinin sorularını cevaplamaktan daha basit ne vardır?"
"Saplantılı bir hastasın sen," dedim dişlerimi bastırarak. Çaresizliğim ses tonuma vurmuştu. Ya onu daha çok sinirlendirirsek? Yaptıklarımız ne kadar doğruydu?
"Hasta mı? Ölü birinin burnundan girmiş makas mı vicdansızlığım? O ölüydü zaten. Benimki ufak bir eğlence. Ya benim yaptıklarımı yaşayan birine yapan biri cani değil midir?"
"O cani de sensin, simgeleri sırf kafamızı karıştırmak için değiştirdin," dedi Kim.
"Ah, çok sinirlisin ama inan ki değilim."
"O zaman neden bandajın arkasına saklanıyorsun ve diğer katil neden senin için cinayet işliyor?" dedim hararetle. Sorular bitmiyor, birbirine dolanıyordu. "Hangi katil cinayetini sahiplenmez? Başkasına emanet eder?"
"İşlediği cinayetleri beğenmez Petro. Bense onları daha estetik hale getiririm. Kim sıradan bir cesedi inceler. Adli tıpçıların ne kadar umursamaz ve ağız ayıran insanlar olduğundan, doktorların hastalardan nefret ettiklerinden ve tıpkı bütün bunlar gibi polislerin de adaleti umursamadıklarından haberiniz var mı? Çünkü bilmiyor gibisiniz. Ama sıkılmayın. Hemen size yeni bir görev."
"Yapmazsak ne yaparsın?" dedi Kim tehditkar bir sesle. "Korkaksın sen!"
"Korkak mı? En az duyduğum duygu korkuydu oysa. Bana haksızlık ediyorsun."
"Derdin ne senin?"
"Size boşluğu göstermeye çalışıyorum. Ama görmüyorsunuz ki..." dedi ağzını şaplatan Carrot Pie. "Sizi gözetlemek istiyorum ama izin vermiyorsunuz ki." O bir saplantılıydı, bu kesindi, aynı kelimeleri tekrarlıyordu.
"Ne istiyorsun?" dedim çaresizliğimi dışa vurarak. "Daha neyi istiyorsun?"
Kim benden zıt çıkarak "Artık yapmayacağım dediklerini," dedi. Boynundaki demir halkalardan kurtulmak ister gibiydi. "O saçma oyununu kendi kendine oynayacaksın."
"Emin misin?" Kapı açıldı, ses kesilmişti. "Ne oldu?" dedim tedirgince. Kapının aralığından bir siluet buraya doğru yaklaşıyordu. Gitgide karanlık büyüyor, gözlerim karanlığın verdiği yorgunluğa dayanamaz hale geliyordu. Karşıdan bir silahın tetiğinin çekildiğini duydum, akabinde arkamdaki demir sacda bir delik açılmıştı. Kim hızla silahına asıldı ama ben gelen kişiye o kadar odaklanmıştım ki geri çekildim.
Petro'nun gözleri doğrudan karşıya, benim gözlerime kenetlenmişti. Sonra ikimize de baktı. "Önce hanginiz?"
"Tehdidi ölüm mü koca Carrot Pie'nin? Carrot Pie?" diye bağırdım. "Artık bir korkak olduğundan eminim."
"O kadar da emin olma," dedi ses ve Petro tetiğe bastı. Bir an zaman durmuştu, saniyeler kalbime bir hançer gibi saplanıyordu. Ama olan sadece en az boğazım kadar kuru bir sesti. Boştu! "Bu kadar küçümsüyor musunuz Carrot Pie'yi? İkiniz de mi? Onun ne kadar büyük olduğunu fark etmiyor musunuz?"
Ona neden adeta tapıyordu? "Sana ne veriyor Petro söyle. Ölü babamız için!" dedi Kim.
Petro bu laflardan hiç etkilenmedi. "Babamız mı? O da kim? Ne şerefsiz adamdı."
"Bizi severdi, bizim için çalışırdı," dedi Kim son bir umutla. "Bunların hiçbirinin önemi yok mu?"
"Neden olsun? Babam belediye başkanlığına adayken bir anda kimbilir kaç kişinin hayatına zarar verdi? Kaç kişiyi işten attı? Kaç kişinin canını yaktı? Kaç rüşvet aldı? Bana iyi davrandı diye onun yasını mı tutmalıyım? Ya onun kötü biri olduğu gerçeği?"
Kim duraksamıştı. "O adam senin aklını yıkıyor."
"Kim?"
"Carrot Pie tabiki." Okuduğum mektubu hatırladım. Julian Garden'in de aklını böyle yıkamıştı.
"O her şeyi biliyor," dedi. "O bir gözetmen." Petro bütünüyle onun etkisinde kalmıştı. "Peki ala," dedi. Petro silahı sıkılaştırdı. "Ama bu sefer dolu sevgili abim." Gözlerimizin önünde şarjörü doldurdu. "Artık kaçışın yok."
Kim beklemediğim bir anda boynumdaki şalı çekip sütunun arasından çekilerek Petro'yu şaşkına uğratacak kıvrak bir hamle yaptı. Namlunun ucunu görmemle kendimi arkaya attım ve demir sacda açılan ikinci yarıkla göz göze geldim. Petro ve Kim arasında tetiklerden çıkan mermi şöleni başlamıştı. Petro aşırı iyi silah kullanıyordu ve ikimizi birden radarında tutuyordu.
Bir tekme savurduğunda Kim bacağını açarak, Petro'nun postalının duvara isabet etmesini sağladı. Ama o vazgeçmeden bu sefer ayakkabısının bağcıklarına basarak ters dönmesini sağladı. O esnada ben yerdeki metal parçalarına baktım ve hızla yere uzanıp atik bir şekilde doğrularak kafasına geçirdim. Petro sersemleyerek bayıldı. Kim aradan bir şekilde kurtulmuştu.
Polisi aramamı işaret etti ama telefonlar dinleniyor olmalıydı. Yine de ne olursa olsun bunu yapacaktım. "911 i ara" Demir kapı kapanır kapanmaz bana bağırdı Kim Hyou. Kardeşine karşı ne hissettiğini bilmiyordum ama şu an tek umrunda olanın Petro'nun polisler tarafından yakalanmasıydı. Koridorda ses yankılandı, telesekreterin sesi arasında.
"Petro'yu polise teslim ederseniz olacaklardan sorumlu değilim!"
Hiç düşünmeden telesekretere konuştum. "Ben polis memuru Delphi Lion ve yanımda polis Kim Hyou var. Roswald Bar, girişteki asansörle iki kat aşağı inince, gizli bir yerde. Bir ceset ve baygın bir adam var. Burası tehlikeli. Kendisi Petro King. Beni duyuyor musunuz?"
"Tamam, güvende misiniz? Hemen oraya ekip yolluyorum."
"Saldırgan bir ses üzerinden ben, tehdit ediyor ama umrumda değil. Burayı her ne olursa olsun araştırın ve cesetleri bul." Bir dakika, neden gözetmen bu konuşmayı yapmama izin veriyordu? Onun hakkındaki ilk izlenimimi hatırladım. Kendini kasıtlı olarak yakalattırabilecek bir kaçak. Hem de bunu bir ödülmüş gibi yapacak.
Telesekreter kapandığında Kim eğilerek kardeşinin elinden silahı aldı. Nabzını kontrol etmeyi bıraktı. Hala yaşadığını bana başını sallayarak gösterdi. Bu işimize yarayacaktı. Ta ki bir kırmızı zamanlayıcının görüntüsü karşı duvara yansıyana kadar? 5 dakika? Ne yapacaktık? Saatli bomba mı?