1 - ⋆ Kızılın Bela Hali ⋆
07.06.2016 / Saat: 03.27 Mardin/Nusaybin
Kolordudan gelen emir, telsizimde yankı bulunca Sefa'ya baktım. Kaş göz yaptı 'Ne oldu?' der gibi. Allahın bile unuttuğu bu dağda, terörist avlıyorduk ve elinde önemli bilgiler olduğu bilgisini aldığımız teröristlerin ele başısı da bu grubun içindeydi. Öldürmeden sağ alacaktık onu, fakat çevresindekileri temizlememiz gerekiyordu. Gecenin kör karanlığında silahlardan çıkan mermilerin sesi dışında hiçbir ses yoktu ve olabildiğince karanlıktı. Dağın başında elektrik olacak değildi ya?
Sefaya cevap vermeden telsizden Ural Binbaşımı yanıtladım. "Komutanım, ne demek geri dönün? Yakaladık sayılırız şerefsizi." Ural Binbaşı sunturlu bir küfür mırıldandı. "Emrimi ikiletmesene oğlum! Vurmuyorsunuz kimseyi. Geri dönün, hemen." Telsize kaşlarımı çattım fakat bozuntuya vermedim. "Emredersiniz Komutanım." Telsizi ayağımın altında ezdikten sonra, araziden aşağıya yuvarladım. Tekrar mevzi alırken, yanımdaki askerlere baktım. Hepsi mevzilerinde, kamuflajları yüzünden biraz yorgun fakat azimliydiler. Sefa mevzisinden kayarak yanıma indi. Bu arada silah sesleri kesilmişti. "Abi ne oldu?" diye sorunca şarjörümü değiştiren elim duraksadı. "Geri gelin diyor." diye mırıldandım şarjörümü yerine takarken. 5.56 gayet uygundu arazi şartlarına ve G3'ün yerini alamayacakta olsa bu silahın da bir gideri vardı. Bu arada Sefa da kaşlarını çatıp cevap verdi. "Emri uygulamıyoruz, değil mi?" Gözlerimle soğuk bir bakış gönderdim ona. "Ben uygulamıyorum, sen emrime uyuyorsun."
Mevziden çıkıp biraz soluklandım. Sefa bana öfkeli gözlerle bakarken mırıldandı. "Sikseler olmaz Komutanım, arz ederim." Sefa, can dostumdu ve benimle aynı rütbeye sahipti, sadece kıdem olarak ondan üstündüm. "Bu bir emirdir." dedim sırıtarak. Emirlerime asla karşı gelemezdi. Bende genelde emirlere karşı gelmezdim fakat bu bir istisnaydı. Tüm operasyonu bu terörist için hazırlamıştık ve onu almadan gitmeyi düşünmüyordum. "Komutanım neden tüm suçu üzerinize alıyorsunuz? Deli mi sikti affedersiniz?" Sırıtmayı sürdürürken mevzideki yerimi alıp mırıldandım; "Bendeki fantezi de bu amına koyayım."
-Ural Binbaşının Odası-
08.06.2016 / Saat: 05.34 İstanbul
Yer: İstanbul 79. Alay, Tugay Komutanlığı. Ural Binbaşının odası.
Ben burada ne yapıyorum? Ah, kulaklarım çınladı.
"Geri dönün demedim mi lan ben size!!!! Demedim mi?!! Emir demiri kesmez mi ulan! Siktirin gidin!! Yargıtayda da kurtarın götünüzü de göreyim!!!" Ben ve Sefa odadan çıkarken tüm kolordu ne halt ettiğimizi merak ediyordu, nasıl bir ses varsa artık adamda.
Sefa bana sırıttı. "Ne gülüyorsun oğlum kelek kelek? Yargıtay diyor herif. Demedim mi sana tüm suçu üzerime alıyorum diye?" Odama doğru yola çıkarken Sefa da bana eşlik ediyordu ve gecenin en sunturlu cevabını yapıştırıp susmamı sağladı. "Bendeki fantazide bu Komutanım. Gey olmaya karar verirseniz haberim olsun, arz ederim." Güldüm. Ensesine bir tane geçirdim."Siktir git Sefa. Hadi abicim." Gözlerini devirip, yanımdan uzaklaştı. Bende arabama atlayıp Alaydan çıktım. 'Bir deniz kenarı yapayım' mantığıyla sürdüm sahile doğru.
⋆ Saat: 05.50. ⋆
O hiçte havalara uçmamı sağlamayan haberi tam 06.10'da aldım. Arayan Muhsin Komutandı. "Emirlere uymadığın gerekçesiyle süresiz uzaklaştırma almana kanaat getirildi." dedikten sonra o da küfür etti bana. "Oğlum Mardin'e, Bordo Berelilerin eğitimine katılacağız diye gittiniz. Ne ara terörist avlamaya karar verdiniz?" Sonra yine bir alay küfür yedim. "Komutanım, Bordolar görevdeymiş. Bizde yardım edelim dedik." Külliyen yalan. Bordo Berelilerin görevde olduğunu bile bile gitmiştik fakat bundan sadece Sefa ve benim haberimiz vardı.
Ah, birde... Artık sizlerin. Beni ispiyonlamayacaksınız, değil mi?
Gün doğuşunun Yiğitte bıraktığı etki bu sefer her zamankinden farklıydı. Gece karanlıklara sarılmış bir toz bulutu eşliğinde göz kırpıyordu Yiğit'e ve birinin onun üzerine üflemesini bekliyor gibi yüzünü tekrar semaya dikti Yiğit.
"Allahım dert veriyorsun tamam anlıyorum ama bari sırayla ver."
Yiğit kendisini daha fazla düşünmekten alıkoymak için arabasına attı ve en yakınındaki bara doğru sürmeye başladı. "Zaten sürülmenin de tam sırasıydı..." Direksiyona sertçe vurdu. "Asker oluyorsun sürüyorlar amına koyayım." Kolorduya fazla uzak olmayan bu bar genelde askerlerin uğrak noktasıydı. Yüksek rütbelilerin pek işi olmasa da ben bu barı seviyordum.
⋆ -Başlangıç- ⋆
Barın en ücra köşesine geçtiysem de bile bütün gözler olmasa da makul derecede bir sürü gözü üzerimde hissediyordum.
"Koçum bana oradan bir tekila." dedim bana doğru gelmekte olan komiye doğru. Daha yanıma gelmeden yarı yolda geri döndü.
Yeşil gözleri ve uzun boyuyla, ayrıca umursamaz tavrıyla üssü'nün en gözde Yüzbaşılarından biriydi Yiğit Yekta. Kural tanımaz, asi bir tarafı yoktu Yiğit'in, olamazdı da zaten. Asker olmak bunu gerektirirdi çünkü.
Gözleri zümrüdün beden bulmuş haline benziyordu ve bu tüm kızların ilgisini çekmeye tek başına yetmiyorsa da çıkık elmacık kemikleri ve küçük kemerli burnuyla bunu tam anlamıyla başarıyordu.
Tekilasıyla beraber yanına gelen kıza acıyarak baktı. Yiğit adına kesin bir not: Yiğit kızıllardan kesinkes nefret ederdi!
Ama kız şuan Yiğit'in zerre umurunda değildi. Zira buna kafa yoracak kadar aklı başında değildi.
Binbaşının sırf onları vurmak için hazırlanan teröristi "Vurma!" emrine rağmen vurduğu için sürülmüştü. Ne zaman geri alınacağını bilmiyordu ama arkadaşlarının onun arkasından güldüklerinin de bilincindeydi. Ne yapsaydı Yiğit? Terörist onları vursaydı daha mı iyiydi? Binbaşıyı hiçbir zaman anlayamamıştı zaten. Adam ona resmen itici geliyordu. Kızıl bile değildi ama Yiğit'in nefretini kazanacak kadar tiksindiriciydi.
Normalde komutanlarına saygı duyardı Yiğit. (Ama şartlar hiç normal olmadı.) Ne olursa olsun vatanı için canını vermeye hazır bulunan herkese saygı duyardı Yiğit ama sanki bu adamda doğru olmayan bir şey var gibiydi. Ve Yiğit'in altıncı hissi onu hiçbir zaman yanıltmamıştı.
Kadın öksürünce Yiğit onu hatırladı. Kadın saçlarını iğrenç bir turuncu renge boyamıştı. Sanki dünyada başka renk kalmamış gibi! Teni fildişi renginde olduğu için başkaları olsa bu kıza bu rengin yakıştığını söyleyebilirlerdi belki. Ama ayrıca kadının ona resmen iş attığını bilmek ayrı bir nefret unsuruydu. "Merhaba." dedi kız işveli bir tonda. Kızın hala -salakça- ayakta dikildiğini görünce yine kafasını bir yerlere vurma isteği su yüzüne çıktı. Kızın selamını almadan "Otur." dedi direkt. Kaba sayılacak bir tonda söylediği sözcük kızın üzerinde bir etki yaratmamış gibiydi. Kızlar kendilerini kullandırtmaya bu kadar meraklılarsa, Yiğitte kullanırdı.
Kadın bozulduğuna dair hiçbir işaret vermeden Yiğit'in tam yanına oturdu. Öyle ki Yiğit kişisel alan ihlalinden kıza dava bile açabilirdi. Dekoltesini Yiğit'in gözüne sokmak istiyor gibiydi. Beyazdı ve iğrençti. Kadın dediğin esmer olacaktı. Ne o öyle palyaço gibi her telden çalmak? Ama bugün kendisine iyi bir parça arayamayacak kadar bitkin hissediyordu. Bu yüzden kadın ona adını sorunca Yiğit saçma salak aklına gelen ilk ismi söyledi. "Soner. Adım Soner." Tekilasını fondip yaparken söylemişti bunu.
Kız elini Yiğit'in çenesine koydu ve "Bende Melis." dedi. Adı Pelinsu olsa bile umursamazdı Yiğit. Garsona bir el hareketiyle içkisini yeniletirken kızın eteğinin kısalığı takıldı gözüne. Her şey ilgi çekebilmek içindi. Tamam Yiğit'e göz ziyafeti çıkıyordu ama bu kızların her yerini herkese gösterme çabalarını anladığı anlamına gelmiyordu.
"Askersin, değil mi?" diye sordu kız acınacak derecede salak bir tavırla, kirpiklerini kırpıştırıyor ve ilgisini çekmeye çalışıyordu. Ayrıca kız zeki falan değildi, asker olduğumu anlaması, asker traşlı bir kafam olmasındandı. Ayrıca boynumdan tişörtümün içine sarkan künyemin zinciri de ele veriyordu, bas bas bağırsam da bir fark olmazdı yani. "Nereden anladın?" diye sordum, sanki çok ilgilenmişim gibi.
Kız bunu bir işaret olarak algılamış olmalı ki anlatmaya başladı. "Yaaa, saçından anladım. Ben genelde Albaylarla çıktığım için biliyorum. Peki sen nesin?"
İçimden geçen tek cümle 'insanım amına koyayım' olduysa da "Yüzbaşıyım." dedim. Bir tekila daha söylerken kız, turuncu(!) rengine boyadığı saçından bir tutamı parmağına doladı.
"Bu kadar genç yaşta hem de, bravo."
Övgüsü taktire şayandı fakat artık eskimişti. Komiye tekrar bardağımı doldurması için işaret verirken ceketimi çıkarıp, deri koltuklardan birinin üzerine attım. İçkim yenilenirken kız telefonunu çıkarmış ve gözüme sokmak ister gibi bir anda uzatmıştı.
"Numaranı yazsana, takılırız belki?" İçkimden bu sefer yavaş bir yudum alırken, kızın telefonunu aldım ve kapatıp tekrar ona verdim. Ceketimi üzerime geçirip ayaklandım. Kız da benimle birlikte ayağa kalktı. Masaya bir yüzlük attıktan sonra çıkışa doğru yürümeye başladım, kız da arkamdan geliyordu.
"Oo Yiğit bey gecelerde." diyen sese doğru döndüm. Tekin Binbaşım bana sırıtarak bakıyordu. Tokalaştık. "Naber abi?" diye sordum Tekin Binbaşıma, abi-kardeş gibiydik, o beni severdi bende ona saygı duyardım.
"İyiyim koçum, bir demlenelim dedik, Ural da burada. Seni postaladıktan sonra içmeye geldi şerefsiz." Güldük. "Var mı bir durum komutanım?" Ellerini arkada bağladı ve sanki yeni yetme bir er'e ders verirmiş bir edayla konuşmaya başladı.
"Oğlum, biliyorsun bu adam kıl, ne diye üzerine gidiyorsun?" Derin bir nefes aldım. Devam etti. "Şu anlık Yargıtay'a taşıtmadım olayı."
Bu sefer bir rahatlama çökmüştü üzerime. Sırıttım. "Sağ olun komutanım." Bir selam çaktım. "Rahat asker, rahat. Ama çok da salma sen yine de, Kolordudaki amirin Ural."
Son kez tokalaştıktan sonra çıkışa doğru yürümeye başladım. Bu arada Melis ortalıkta yoktu. Kapıdan çıktığım anda karşıma çıktı turuncu saçlı kız. Tek kaşını kaldırıp bana baktıktan sonra bir anahtar attı ve arabasını işaret etti.
Audi A7.
Eh, gece güzel gidiyordu...
Ama tüm bunlara rağmen tabi ki Yiğit ona istediğini verecekti. Çünkü bugün duble sinirliydi ve bu siniri ancak tek bir şekilde dindirebilirdi. Kendini rahatlatarak.
Kendi arabamı burada bırakmayı umursamayarak Audinin sürücü koltuğuna oturdum, saatime göz gezdirdim. Saat 09.30'du. Sabahlardan nefret ederdim ben. Kız da yerine geçtiğinde emniyet kemerimi takıp, kızın tarif ettiği yolu kat etmeye başladım.
⋆ - GÜNÜN İLERLEYEN SAATLERİ- ⋆
Yiğit aslında kızlar arasında ayrım yapmıyordu. Allah ne verdiyse yani. Ama kızıllardan adeta nefret ediyordu. Beyaz elleri ve turuncu saçlarıyla sirk palyaçolarından farkı yoktu onun için. İnsanlar ikiye ayrılıyordu mesela: Esmerler ve diğerleri. Ki, kızıllar 'diğerleri' kısmının bile içine girmiyordu. O kadar bir nefret yani.
Koltuğumda biraz daha yayıldım ve saçma sapan dizilerle dolu televizyonu kapadım. Kafamı koltuğun yaslama yerine indirip gözlerimi kapadım.
Evet. Evimde iki saattir bunu düşünüyorum.
Esmer, sarışın ve kumral mı? Evet. Kızıl mı? Siktir oradan!
Neden nefret ettiğimi bilmiyorum ama tiksiniyorum işte. Bak yine sinirlendim. Sakinleşebilmek amacıyla şakaklarımı ovuşturdum ama sinirim geçmek bilmiyordu. Normalde sakin bir insanımdır aslında. Şey, neyse sakin falan değilim ama konu da zaten benim sakinliğim değil. Kızıllar.
Şimdi sorum şu olacak ki; bir insan nasıl kızıl olabilirdi? Babası çok mu havuç yemişti? Nedir olay yani? Tamam kızıllar çok nadir bulunuyordu ama bu nadir de olsa bulundukları gerçeğini değiştirmiyordu.
Kafamı salladım. Kızıllar yerine işimi düşünmem gerekirdi.
Şuan sahada olmalıydım mesela. Görev yerimde olmalı ve askerlerime komuta ediyor olmalıydım. Ayrıca Ural Binbaşının sıkıntısı neydi? Bir terörist daha yeryüzünden silindi diye yas tutacaktı neredeyse ibne. Onun sıkıntısı sadece emirlerin çiğnenmesiydi ve ben sık sık kuralları çiğneyen biri sayılmazdım. Sorun şuydu ki, yine de şuan bir kuralı çiğnemiş oluyordum. Ben kafamda gezen düşüncelerin esiri bir halde gözlerimi tavana dikmişken oldu olanlar;
Sanki biri imdadıma yetişmek için kapımı kırıyordu. "Kim bu kafamı silken?" diye söylenirken kapıyı açmak için yerimden kalktım.
Kapıyı açtığımda sinir katsayım yüzde yüz kotasını arttırsa da gözlerim tarifi imkansız bir zevk yaşıyordu. Süt gibi bembeyaz bacakları sütun gibi uzun, kıpkırmızı dikkat çekeyim; turuncu değil kırmızı saçları beline kadar uzanan ve bembeyaz tenine yakışacak kadar koyu mavi renkteki gözleriyle karşımda tam anlamıyla bir afet duruyordu.
"Buyur?" dedim sesimdeki arzunun fark edilmemesi için büyük efor sarf ederek. Buyurmadan ben birde buradan yakayım...
Kendi kendimi duvara fırlatma isteğim nedense su yüzüne çıkmıştı. Kimdi ki bu? Tamam, bir sorun vardı. Sabahtan beri kızıllardan nefret ettiğimi beyan ederken bu kızı arzulamam; kaderin bir oyunu olmalıydı. Kız feciydi. Yani cidden, saçları turuncu değildi ki bu ona artı puan demek oluyordu. Kırmızı saçları beline dek iniyordu, oradan sonra da şortu başlıyordu zaten. Lanet olası...
Kızılın gözleri biran alev alev oldu. Ama tatlı ve yapmacık gülümsemesi yüzünden silinmedi. Gözleri çıplak tenimde, yıllarımı kurban ederek dizdiğim 6 six packime, nam-ı diğer; baklavalarımı kesiyordu. "Yiğit Yekta?" dedi sonunda yutkunduğunda. "Evet." dedim gözlerimi kısarak. Kimdi bu kızıl?
"Ben Defne. İzmir'den."
,
Defne mi? Nedense hatırlayamamıştım. Gözlerimin önünde kızılın altımda kıvranırken ki hali olduğu içindi belki de. Ama ne olursa olsun! Bir kızılı gördüysem unutmam imkansızdı.
"Tanıyamadım." Sesimdeki bariz arzuyu sinir olarak algılamış olan kızılın gözlerinden alevler çıktı. "Annenin arkadaşının kızıyım. Hödüklük yapmaya içerde devam etsen?"
Gülümsememi zorla bastırdım. "Geç bakalım kızıl bela. Sanırım ecelim sensin."
Gerçekten de ecelim değilse bile ona çok yakın bir şeyler olmalıydı. Bu kızın evime gelmesi hiçte hayra alamet değildi. Yani hadi geliyorsun bari saçlarını falan boyat. Ya da ne bileyim üzerine şort giymek yerine çuval falan giy. Çuval giymiyorsun hadi, o zaman bir kot falan geçir. Kızılın cidden görülmeye değer bacakları vardı ve ben kendimi sıkmaktan ölecektim. Kız elinde sürüklediği valiziyle içeri girdi ve kapıyı kapatıp arkasına yaslandım. Kız oturma odamı süslerken gayet sakin ve güzeldi.
Lanet olası! Kız taş gibiydi.
Kızıl kafa koltuğa oturdu ve valizinde sanki hazine saklıyormuş gibi hemen yanına çekti ve elini de valizinin üzerine yerleştirdi. Sonunda bana bakmaya karar verdiğinde benim içimde yaşanan fırtınalardan bihaberdi. "Çat kapı geldiğim için üzgünüm." dedi tam gözlerimin içine bakma cesareti gösterirken. "Bir hırsızlık vakasıyla karşılaşmasaydım buraya değil de, bir Otele gidecektim."
Gözleri benden ayrılıp etrafı izlemeye başladı. Cevap bekliyordu ama ben ne cevap vereceğimi hayatım boyunca ilk defa bilememiştim. Gözleri tekrar beni bulduğunda mavi gözlerinde yine kızıl fırtınalar yaşanmaya başlamış gibiydi.
"Sorun değil kızıl bela. Eminim ki ben Otelden daha iyi bir tercihimdir."
Defne Tanyeli. 22 yaşındaydı ve ben şark görevi için Doğuya gitmeden önce 1 kez görüşmüştük. Onu hatırlayamamamın temel sebebi buydu. Çünkü bir seferliğine sadece yarım saat görüşebilmiştik. Yaklaşık 3 yıl kadar önce. Annesini hatırlamıştım ama eşarp taktığı için saçlarının renginin ne olduğunu bilemiyordum ama teninin Defnenin teni gibi bembeyaz olduğunu hatırlıyorum. Benim annem ve onun annesi iyi birer dosttular. Ben genelde dışarda sürttüğüm için pek göremesem de Defnenin annesi Ceyda teyzeyi hatırlayabiliyordum. Defneyi görmememin temel sebebi ise okuması imiş. Bilgisayar bölümü okuyormuş o zamanlar.
Şimdi de büyük ihtimalle işsizdir. Yani? Bilgisayar bölümünü okuyupta işsiz kalan insanlar çoktu. Genelde BİM'de kasiyerlik yapıyorlardı onlar. Gülümsememi bastırmak bu sefer biraz zordu. Ben mutfakta ona içecek bir şeyler olarak -sadece kola vardı maalesef- götürmek için bardak çıkarırken -ki temiz bardak yoktu- ayrıca çıkardığım bardakları yıkarken o ise dev ekran televizyonumun önünde beni bekliyordu.
Nihayet bardakların temiz olduğuna kanaat getirdiğimde kolaları bardaklara doldurup, oturma odasına geçtim.
Koyu lacivert şortu üzerine askılı beyaz bir bluz mu diyorlar, ondan giymişti. Bembeyaz bacakları kızarmıştı ve bana hiç yardımcı olmuyordu. Odaya girdiğimi görünce televizyona bakmayı kesti. Kolayı ona uzatıp yanına yerleştim.
Ama, ımm, çiçek gibi kokusu burnuma dolunca yanından kalkıp tekli koltuğa geçtim. Bunu neden yaptığımı sorgulayan bakışlarla incelese de o da biraz rahatlamış gibiydi.
"Eee Defne, ne işin var burada?" Konu bulup kafa dağıtma zamanı Yiğit. Bakmasana oğlum kızın bacaklarına. Çık yukarı çık. Hah aferin gözlere çık. Karadenizin bir bedende vücut buluşunu gördün mü Yiğit?
Ne diyorsun oğlum sen? Ilıklaşmaya falan başlamadın değil mi lan? Bir kendine gel amına koyayım!
"İstanbul'a işim gereği gelmiştim. Ama soyuldum. Yani isteyerek gelmedim buraya!"
Çirkefleşme be cadı, hoşuma gidiyor.
"Hmm." dedim imalı imalı. Masmavi gözlerinde kızıl kıvılcımlar onun üzerine atlama isteğimi arttırıyordu.
"Ne demek istiyorsun acaba sen? Hı? Söyle söyle çekinme!" Sırıtmamı engellemek o kadar zordu ki, sırf gülmeyi kesebilmek için onu farkı bir şekilde altımda hayal ettim ki bu da bana hiç yardımcı olmadı.
"Ne kadar kalacaksın burada?" dedim sıkıntıyla. Sen kızıl sevmezsin Yiğit, noluyoruz oğlum?
"Annem para gönderene kadar." dedi biraz çekinerek. Gözlerim mavilerinde takılı kaldı.
"Kal, güzelim. Kal." Sitemkar sesimi yanlış anlamıştı.
"Bu ara sıkıntılı zamandalar. Kartımda gitti, kusura bakma. Ben... Burada kaldığım süre boyunca evini temizler, yemek falan yaparım, ha ne dersin?"
Nedense içimden bir ses ki bu sesin büyük ihtimalle 6.hissim falan olması gerekiyordu, kızılın bir şeylerde yalan söylediğinin farkındaydı. Ama umursamadım. En fazla ne olabilirdi ki?
Ayrıca kızılın evimde temizlik yapışı nedense gözlerimin önüne gelince kaşım kendiliğinden kalktı. Bu görüntü hoşuma gitmişti. "Tamam." dedim. "Kalabilirsin kızılım." Gözleri şaşkınlıkla büyüdü, ağzı aralandı. Ama bir şey söylemedi. Gecenin ilerleyen saatlerinde kızıl üzerindeki kıyafetlerini gri bir eşofman altı ve siyah bir tişörtle değiştirmiş, tekrar oturma odasına gelmişti. Bu arada bende valizini ve beyaz ceketini misafir odasına götürmüştüm. Geldiğinde etrafına bakınmıştı ve güzel kaşları valizini göremeyince çatılmıştı.
"Valizim?" diye sormuştu. Yüzü öylesine ciddi bakıyordu ki, biran valizinde ceset falan mı var, diye bile düşünmüştüm.
Kafamla işaret ettiğimde, işaret ettiğim odaya girip kontrol etti ve tekrar yanıma döndü. Gülümsedi ve soldu tüm çiçekler güzelliği karşısında. Afalladım.
Kızın bir büyüsü vardı ve ben karşı koyamıyordum. Gözlerini benden çekip kapalı televizyona dikti. "Açabilir miyim?" diye sordu gözleriyle televizyonu işaret ederken. Bu arada gülümsemesi yüzünden silinmişti. Kafamı olumlu anlamda sallarken kumandayı ona uzattım. Parmaklarıma birkaç saniye değen teni, beni o an mahvetti. Bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Kız da kumandayı alelacele alıp, bir kanalı açtı. Elektrik çarpmış gibi duruyordu ve bu şahaneydi. Yakışıklıydım ve bunun gayet farkındaydım, beni beğenen kızlar gerçekten çoktu fakat nedense bu kızılın benden etkilenmesi egomu coşturmuştu.
Egom şuan halaya durmuştu be! O kadar.
Kızılın dudaklarından çıkabilecek her türlü kutsal sözü duyabilmek amacıyla kulaklarımı kabarttım fakat kız ısrarla bana bakmıyor ve konuşmuyordu. Bu yüzden ben konu açtım. "İstanbul'a neden gelmiştin ki kızıl kafa?"
Bakışları bana dönünce gözlerimi kaçırasım gelmişti. Yani baya baya yeni gelin gibi gözlerimi kaçırasım gelmişti. Alayın korkulan Yüzbaşısı Yiğit Yekta, yeni gelin gibi gözlerini kaçıracaktı neredeyse! Duy da inanma şimdi.
"Google bir Yazılımcılar yarışması düzenliyordu, ona katılmak için gelmiştim." dedi tam gözlerimin içine bakarak. Bunu nasıl başarıyordu? Ruhuma çığlık attırmayı, gerçekten nasıl başarıyordu? Devam etti. "Cüzdanım çalındığı için gidemedim. Bende bu durumu anneme haber verince, senin adresini verdi." dedi.
Arada kuruyan dudaklarını ıslatıyordu ki, bakışlarımı oraya yöneltmemek için azami bir çaba harcamak durumunda kalıyordum. Gözlerinde sessiz bir dua varmışçasına tam gözlerimin içine bakıp söylüyordu söyleyeceklerini. Başka biri olsa, doğruluğundan şüphe etmezdim fakat kızıl bunu bilerek yapıyor gibiydi. Yani direkt gözlerimin içine bakıyor ve 'ben yalan söylemiyorum' imajı çizebilmek adına gayet rahat konuşuyordu. Ben 6 yıldır askerdim ve çok insanla karşılaşmıştım. Bir nevi insanları çabuk çözebiliyordum. Ve şuanda nedenini bilmesem de kızılın bir işler karıştırdığına kalıbımı basardım.
⋆
⋆
⋆
Kızılın bedeninin acısını çıkartacağım bir esmer bulmuştum kendime ve şuanda tam da acısını çıkartıyordum. Kızın zevkten dört köşe olmuş hali umurumda değildi. Gözüm esmerde değildi. Altımda esmer vardı ama gözlerimin önünde kızıl vardı. Ne şerefsiz bir adam olup çıktım ben ya...
Oğlum! Bari kızıllardan nefret etmeseydim gam yemezdim lan. Ama ben kızıl sevmem. Sevmezdim mi demem gerekiyor gerçi onu da bilmiyorum. Bu kız insanın aklını başından alıyordu. Arabamın kapısını açıp içeriye atladım ve evimin yolunu tuttum ama her an geri geri gitme isteğim evime yaklaştıkça daha da artıyordu. Kilometreler beni evime git gide yaklaştırsa da, ruhum git gide uzaklaşıyordu.
Tamam Yiğit. Mantıklı düşünelim.
Kız acayip güzel burada net miyiz? Evet.
Aferin koçum. Peki kız, kızıl burada da net miyiz? Evet.
Hah, peki sen kızıllardan nefret etmiyor muydun? Dum.
Dum ne lan? Etmiyor musun artık? Ihh.
Senin ırzını sikeyim, git ne belaya bulaşıyorsan bulaş amına koyayım.
İç sesim bile bana küfrediyordu ama haklıydı yani. Dünyada belki de bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kızıl vardı fakat nedense kader bu ya, ben ne kadar nefret etsem de benim karşıma çıkıyorlardı ve ben sinirden kuduruyordum.
Öncelikle askeriyeye ilk girdiğimde karşıma bir Astsubay çıkmıştı ve kendisi kızıldı. Sonra başka bir yere tahin edildim ve oradaki emir erim de kızıldı, kendisi iyi bir Üsteğmendi fakat bu yine de umurumda olmadı, ondan da nefret ettim. Son olarak da yeni görev yerim, İstanbul da görmüştüm. Kendisi Subay olup, bayağı bir ilgilenmişti benimle fakat ben ondan da nefret etmiştim.
Askeri üniformaları içinde seksi miydiler? Evet, alayına kadar. Lakin ben onları arzulamamıştım bile. Düşünün artık. Ama şuan evimde olan kızıl kafa benim kafayı sıyırmama yetecek kadar ateşliydi. Hem de üzerinde üniforma bile yokken! Kız tam bir kızıldı. Bembeyaz ten, mavi gözler ve kızıl saçlar yetmiyormuş gibi kızın fiziği de bir o kadar iyiydi. Uzun bacakları vardı ve teninde görebildiğim kadarıyla tek bir pürüz bile yoktu. Kızıl saçları bana alevleri çağrıştırıyordu ve yanmaya değer gibiydi. Sağ çıkabileceğim tek ateşte belki de buydu. Ya da en ölümcülü. Saçlarının üzerimde bir yangını başlatacağını düşünmek bile işten değildi. Yangın gözlerinde başlamıştı ve umarım bedenine sıçramazdı. Çünkü kıvılcımla başlayan yangın her yeri tutuşturabilecek cinstendi.
Eh, yanalım o zaman?
Herkese merhabalar! Bu kitabım burada yayınladığım ilk kitap olacak ve yorumlarınızı heyecanla beklemekteyim!
⋆