8- ⋆ UYAN! ⋆

1479 Kelimeler
Uyan! Uyan! Uyan! Hadi güzelim, uyan! Ölüyorum ulan, uyan! Ellerimde toplanan fiziksel gücün ete kemiğe bürünmesi an meselesi gibiydi. Öfkemse benimle birlikte yanıp tutuşuyordu. Ama korku... Korku benimle birlikte yaşıyordu. Dudaklarımdan dökülen dualar yetersiz, Defne ölümle cebelleşirken ayakta boş boş dikilmek ızdıraptı. Ellerimdeki kesikler bandajlarla sarılmış olsa da sakin kalamadığım anlarda kanatmam çokta uzun sürmüyor; bandajın tekrar kırmızıyla lekelenmesine neden oluyordu. Tüylerim diken diken olmuştu ve zaman zaman kendimi yere yığılacakmış gibi hissediyordum. Bordolar beni sabit bir yerde tutmak için çabalasalar da her seferinde ellerinden kurtulup bir şeyleri kırıyordum. İçimdeki kırıklıkları telafi ediyormuşum gibi gelse de aynı zamanda kendime fiziksel olarak da zarar veriyordum. Umurumda mıydı? Hayır. Defne Acilden çıktıktan sonra müşahede odasına alınmıştı. Ama birden bütün doktorlar ben daha gül yüzünü göremeden Defne'yi tekrar Acil'e almışlardı. O zamandan beri, kendime zarar vermemi engellemek isteyen bir Bordo tarafından sağ gözüm mordu. Ayrıca kollarımda kesikler, ayaklarımda da derman yoktu. Kısacası The Walking Dead'de ki ölülerden pek de bir farkım yoktu. O orada ölümle savaşırken, öylece beklemek o kadar korkunç bir şeydi ki.  Katil olabilirdim, gerçekten. Kendi bedenimin katili olabilir ve onunla aynı mücadeleyi verebilirdim, o uyanacaksa eğer kendi mücadelemde nakavt olmayı bile seçerdim; yeter ki o yaşasın. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Evet hoşlandığım kızlar olmuştu, evet hatta sevdiğim kızlar bile olmuştu ama bilmezdim ben daha önce bir kız için ölmek isteyeceğimi, düşünmezdim bile. Ben vatanım için ölürdüm. Askerlerim için ölürdüm. Boynumda taşıdığım künye için bile ölürdüm ama bir kız? Ah tanrım. Onsuz yaşayamazdım. Acil kapısının önünde volta atmaya devam ettim, kendime düşünme izni bile vermiyordum ve bu o kadar zordu ki, Defneyi düşünmemek? Derin bir nefes verdim ve uzamış sakallarımı kaşıdım. Bu bile alışık olmadığım bir şeydi. Askeriye disiplin isterdi. Sakallar asla uzun olamaz, saçlar da keza öyle. Üzerindeki kıyafet daima temiz ve ütülü, şapkan daima başında, künyen ise ölümü hatırlatması için daima kalbinin üzerinde olmalıydı. Şuan sakallarım uzamış, askeri kıyafetim tamamen kırışıktı. Bana ne yapmıştı böyle? Ondan başka bir şey düşünemiyor ondan başkasını istemiyordum. KAHRETSİN! Onsuz var olamazdım ben. En sonunda sanırım bitap düştüm, koridorda ki banklardan birine oturdum. Bordolar'ın hepsi buradaydı, beni yalnız bırakmamışlardı. Ben oturunca onlarda çevreme doluştular. Kahan, yanımdaki boş yere oturmuştu. Acil'in önünde beklemek git gide zorlaşırken gözlerimin önüne onsuz bir hayat gelmiyordu. O olmadan dünyadaki varlığımın hiçbir değeri olamazdı. Mavi gözlerinin tekrar bana bakmasını al yanaklarının verdiği huzuru geri istiyordum. Kalbim sıkışıyordu, onu öylece... bembeyaz halde, dudakları mosmor halde düşünmek... kahretsin! Gözlerime batan yaşları geri ittim. Bandajlanan elimin tekrar kanadığını Sarp, birbirine kenetlediğim parmaklarımı açınca anlayabilmiştim ve o anda başka bir şey daha takılmıştı gözüme. Sarp Kahan'ın silahı tüm ihtişamıyla belinde duruyordu. Sarp gözlerimin baktığı yeri gördü ve ne yaptığımı anlayarak hamle yaptı ama ben daha hızlıydım. Belindeki silahı bir çırpıda alıp şakaklarıma dayadım. "Kimse karışmayacak," dedim bir çırpıda. "Bu bir emirdir." Emir demiri keser, canına da okurdu, aynı şuandaki gibi. Bordolar ölümümü izleyebilir ama kıllarını kıpırdatamazlardı. Sarp Kahan bir küfür savurdu. İri cüssesi ve kara gözlerinde öfke vardı ama benim öfkemin yanında onun öfkesi; yangının içindeki bir mum kadardı. "Komutanım," dedi Sarp tüm Bordolar dikkatle beni izlerken. "Bunu yapmayın." Kafamı olumsuz anlamda sallarken o an aklım orada değildi, ruhumla birlikte Defne'nin gözlerindeydi. Gözlerimi kapattım. Karanlıkta kızıl saçları birer yangındı. Cehenneme davet eden saçlarından cennet damlıyordu. Silahın emniyeti açtım başparmağımla. "Komutanım!" diye bağırdı Sarp Kahan, tüm koridor inlemişti. Diğer Bordolar sayesinde koridor boşaltılmıştı fakat kendileri yeterince kalabalıktı. "Komutanım!" diye kükredi tekrar. Elim tetiği çekerken yavaşça, tüm Bordolar bir cenaze evi kadar sessizdi. Ölüm sessizliğindeydiler, yas gibi. Acil'in kapısı açıldı ve doktor her gün kendini vuran birini görüyormuşçasına sakin sakin ve tane tane konuştu; "Defne Tanyeli..." Cümlesi gözlerimi açmama neden oldu. "Gayet iyi durumda. Kanamaları durdu ve tehlike geçti. Geçmiş olsun." Bana gözlerini devirerek baktıktan sonra salına salına Acil'in önünden geçip gitti. Silah yanıma düşerken ayaklarım beni taşıyamaz hale geldi ve olduğum yere çöktüm. Gözlerimden akan yaş, sevincimin habercisiydi. Sarp ilk önce yere düşen silahını alıp söylene söylene beline yerleştirdi, ardından benim yerden kalkmama yardım ederek bank'a tekrar oturttu. Kendisi de yanıma çöktü ve mırıldandı. "Bir daha böyle bir şeye teşebbüs ederseniz Komutanım, görevi siker atarım, arz ederim." Diğer yanıma kendini atan Kadir, Sarp tarafından gönderilmeden önce büyük bir endişeyle söylendi; "Bu ne aşkmış abi. Ben asla aşık olmayacağım amına koyayım!" İçimden dedim ki, "Kızıllardan kesinkes nefret etmeme ve asla bir kızılla olmayacağımı söylemişken sadece 3 günde kızıl bir kadın için ölümü arzuluyorum şu an... Aşık olmayı da olmamayı da sen seçemezsin ki, özellikle de kader seninle ilgili planlarını hayata geçirirken..." & Ertesi gün, gün ağarmaya yüz tutmuşken girdim odasına. Kızıl saçları yastığın beyaz yüzüne yayılmış, ellerinden biri tam vurulduğu noktanın üzerindeydi. Güzel yüzünde dudakları kıvrılmıştı, kaşları çatıktı. Mermer kadar beyaz ve pürüzsüz teni üzerini örttükleri örtünün altından görünüyordu. Gidip hemen yanındaki sandalyeye çöktüm. Bu kızaran tenin bir daha hiçbir renge bulanmayacak olmasının verdiği düşünce bile kahrediciydi. Hemen o görüntüyü uzaklaştırdım zihnimden. Zira dayanabileceğimden çok daha fazla acı yüklüydü. Gün ışıyana kadar izledim onu. Gözümü bile kırpmadan. Sanki kırparsam bir anda gidecekmiş gibi hissetmiştim. Kafamı olumsuz anlamda salladım. Artık onu gözümün önünden bir an olsun ayırmayacaktım. O benimdi. Sadece benim. Ve onu koruyacaktım. Mavi gözlerindeki kirpikleri titreşerek açıldığında gördüm onun mavi gözlerini. "Sonunda kızıl bela." dedim dudaklarımı dudaklarına bastırırken. Bedenim toprakla buluşmadan önce sonunda uyanmıştı benim güzeller güzelim ama hala hasta yatağında yatıyor oluşu bile kendimi en yüksek binadan atmam gerektiğinin kanıtıydı. Kalktığım yere tekrar çöktüm. Mavi gözlerinin altı morarmıştı ama hala nefes kesiciydi bakışları. Sanki çirkin olabilirmiş gibi. "Yiğit." dedi sessiz ama canlı bir sesle. "Güzelim?" dedim bende onu hasretle izlerken. Kızıl saçları etrafına dağılmış, yüzü çökmüştü ama hala kar beyazıydı teni. Hala nasıl bu kadar güzel görünebilirdi ki? "Onu yakaladınız mı?" diye sordu titreyen sesiyle. Bir defa daha küfrettim kendime. Onu böyle korkmak zorunda bıraktığım için! Başımı sertçe salladım 'evet' der gibi. "O Hacker, seni vurduktan sonra kaçabilir miydi sanıyorsun tatlı belam?" Gülümsemeye gebe olan dudakları aşağı düştü. "Hacker mi?" dedi kısık sesle. Eh, kızıl bela nereden bilecekti ki Hacker ne demek? Ona Hacker nedir, onu anlatmak için bir hamle yapmıştım ki kapıyı bile çalmadan içeriye giren Binbaşım tüm laflarımı ağzıma tıktı. Arkasında iki tane asker duruyordu. Üzerinde askeri üniforması yoktu Binbaşımın ama onu tanımama yetecek kadar azdı saçları. Yüzü beton gibiydi; hiçbir ifade yoktu. Sonra da zaten o şok olacağım sözleri söyledi. "Dünya çapındaki görevleriniz için sizi tebrik ederim Defne Tanyeli. Ama son göreviniz başarısızlığa uğradı. Ulusal kodları tekrar yazdığınız ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin sistemini çökerttiğiniz için tutuklusunuz." & Benim güzel kızılım, nasıl da güzelsin sen öyle. Ural Binbaşım, ben şok olmuş şekilde oracıkta öylece dikilirken askerlerinden birine Defneyi kelepçelemesini söylemişti. Ne hareket edebiliyor ne de algılayabiliyordum, o yüzden asker Defneyi yatağa kelepçelerken sesimi çıkaramadım. Beyaz ellerine geçirilen kelepçeler, ruhumu sıkar gibiydi. Ama Hacker? Defne... Hacker miydi? Ben Defneyi vuran o, orospu çocuğunu Hacker sanıyordum. Defne olma ihtimali zerre geçmemişti aklımdan. Binbaşı beni onun yanında bırakmıştı. Kaçması ihtimaline karşılık. Yarası daha yeniydi, nasıl kaçabilirdi ki? Gözleri kapalı olsa da kirpiklerinin titrediğini görebiliyordum. Uyanıktı. Sanıyorum ki benimle karşılaşmaktan korkuyordu. Bana... yalan söylediği için. Aslına bakarsanız bana yalan söylemiş sayılabilmesi için mesleğiyle ilgili herhangi bir şey söylemiş olması gerekirdi. "Uyumadığını biliyorum kızıl belam." Dudakları tebessüme konuk olmak istiyormuş gibi görünüyordu. "Bana anlatmaman sorun değil. Kendince sebeplerin olabilir." Onun dışında önemsediğim hiçbir şey yoktu şuan. Sağ eli üzerine örtülen örtünün üzerindeydi. Tam da yaralandığı yer. "Canın mı acıyor?" Bir adımda üstüne çökmüştüm. Gözlerini açtı ve ben boğulmak için kendime sakin bir deniz seçmiş oldum. O gözler mavinin en güzel tonuydu! Sesi titriyordu. "Hayır, Yiğit." Elimi pürüzsüz yanağında gezdirdim. Yanağını elime yasladı. Yorgundu. Hem de ne yorgun... "Sana söylemediğim için..." Sözünü kestim. "Defne." dedim sakince. "Gerçekten sorun değil. Senin Hacker olman sana aşık olduğum gerçeğini değiştirmez." Gözlerinin içi güldü. "Hacker bir eş. Çok seksi." Sırıttı ve elini güçsüz bir şekilde omzuma vurdu. Yatağa kelepçelenmiş sağ elini kaldıramadığı için sol elini kullanmıştı ve bu yarasının acımasına sebep olmuştu. Bunu görebiliyordum ama sırıtmasını suratından silmedi. "Sen hep gül be kızıl belam." Gözleri doldu. Tebessümü buruktu. Yanağına dokundum usulca. Defne uyanınca sarmalarına izin verdiğim elime baktı. 'Sorun yok' der gibi salladım kafamı ama kurcalamadı. Kızıl bela beni, ben daha af dilemeden affetmiş gibi görünüyordu lakin ben kendimi affedemiyordum. Onunla konuşmam gerekiyordu ama şimdi değil, o burada yaralı yatarken değil. Daha sakin bir zamanda kendimi affettirecektim. Hala düşündükçe kan başıma sıçrıyordu. Ona gitmesini nasıl söylerdim? Hem de dünyadaki en güzel gecemden sonra? Ona ne yeterince güzel söz söylemiş, ne de beni affetmesi için yalvarmamıştım daha. Beni affedecekse yedi gün yirmi dört saat kapısında nöbet tutabilir, karda, çamurda, su da otuz kilometre yol alabilirdim. Affetsin diye her şeyi yapardım. Hem de her şeyi. Kapı tıklatıldı ve 10 saniye sonra içeri girdi Bordoların lideri Sarp Kahan. Bordolar kapının dışındaydılar. İçeri girmekle girmemek arasında kararsız gibiydiler. Her ne kadar kızılımı görecek de olsalar da, kafamla 'girin' işareti verdim. 12 dev bordo hastanenin küçücük odasına girmekte zorlandılar tabi. Aynı zamanda hepsinin aç gözlerle Defneye baktığını görmek, tüm şarjörü üzerlerine sıkmam gerektiğine dair ilk işaretti. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE