12 bordo Defneye, Defne de 12 bordoya bakıyordu.
Kızılımın beyaz yüzü, utançtan pespembe olmuştu. "Eee," dedim bordoların gözlerini Defneden çekmek niyetiyle. İlk önce Bordoların lideri, en fazla 26 yaşında olabilecek Sarp Kahan topladı kendini. Ama diğer Bordolar aynı açlıkla bakmaya devam ediyorlardı. Sarp omzunun üstünden Bordolara şöyle bir bakınca hepsi botlarına bakmaya başladı. "Geçmiş olsun demeye geldik komutanım." dedi garip bir sesle.
Kafamla onay verdim. Bu sefer Defneye döndü. "Geçmiş olsun, umarım kısa zamanda ayağa kalkarsınız." Defne gülümseyince Bordolar birbirlerine baktılar. Hastaneye özellikle mi askeri üniformalarıyla geldiler cidden merak içerisindeydim. Kızıl belanın üniformalara zaafı olması işleri kızıştırıyordu.
"Teşekkür ederim." dedi o baştan çıkaran sesiyle. Lanet olası kızıl şeytan beni öldürüyor! Bilerek yapmadığını biliyorum ama daha az baştan çıkarıcı olamaz mıydı sanki?
Cidden ama cidden ecelim sensin kızıl bela.
Gözlerimi ondan almamı o kadar zorlaştırıyordu ki! Gözleri Bordoların üzerinden bana dönerken, yanakları al aldı. Gözleri benim gözlerimle birleşince maviyle yeşilin birleşiminden çıkacak rengin ne olabileceğini merak ettim. Onunla birbirimize karışmalı ve bunun sonucu öğrenmeliydik bence. Ah tanrım, o kadar güzel ki. Gözleri benimkilerle buluşunca benim ona çoktan baktığımı görmüştü ve bakışlarını kaçırdı. Yanakları kırmızıya daha da boyanırken hoşnutlukla iç geçirdim. Bunu şuanda, 12 dev Bordo varken yapmamalıydım belki de çünkü kızılımdan çıkacak ateş, odayı küle çevirebilirdi.
Bordolar demişken... Sarp hariç hepsi botlarına bakıyorlardı. Eh, yaşamayı seçmeleri iyi olmuştu. Çünkü onları öldürürsem müebbet yerdim ve bu beni Defneyi görmekten men edeceği için bu kararları adına bende sevindim diyebilirim.
Sarp gözlerini Defneye dikmiş ve afallamış vaziyette ne diyeceğini bilemeyerek öylece ayakta dikiliyordu. Bu sinirlerimi bozmuştu ve yalandan bir öksürük takındım. Odada herkes öksürüğüm bir yalandan ibaret olduğunu biliyordu. Sarp Kahan zorlukla da olsa bana dönebildi. "Biraz konuşmamız gerekiyor abi, mümkünse eğer yalnız." Kaşlarım iyiden iyiye çatılırken Bordoların, Defnenin yanında konuşamayacakları şeyin ne olduğunu da merak etmemiş değildim. Gerçi ne gizleyebilirlerdi ki? Kız Hackerdi anasını.
Kafamı olumsuz anlamda sallarken bir Bordonun, Defneye çok daha farklı biçimde baktığını görmek sinir katsayımın level atlamasına neden olmuştu. "Defneden saklayacağım bir şey yok." derken Bordonun neden hala benim güzelime baktığının bir cevabının da olmadığını fark ettim.
"Efendim..." dedi Bordolara bir bakış attıktan sonra. "Defneyi bu sefer biz kaçırmalıyız."
Duyduklarımın anlamını çözemeden Defne araya girdi. "Çünkü eğer beni kaçırmazsanız, Cenk'in başlattığı işi bitirecekler."
Gözleri üzüntüyle parıldadı.
"Beni öldürecekler."
Duyduğum şey o kadar mantık dışıydı ki algılamam gecikmişti. TSK neden Defneyi öldürmek istesindi ki? Sikseler bundan sonra Defneyi yalnız bırakmazdım ama öldürülme düşüncesi bile benzimin atmasına yetmişti. Hayatımdaki kutsal olan her ne varsa onun adına yemin ederim ki, Defneye bir şey olmasına izin vermeyeceğim.
Defneden...
"Ne demek onu öldürecekler?" diye sordu Yiğit Bordolara. Yiğit'in Sarp dediği kişi konuşmadan sözünü devraldım. "TSK'nın içinde casuslar var Yiğit, bu casuslardan biri de Ural Alkan."
Söylediğim şeyi sindirmesini bekledim ama yüzü allak bullaktı. Ne düşündüğünü kestiremiyordum. "Neden?" diye sordu biraz evhamlıca. "Neden Ural Binbaşı TSK'ya sırt çevirsin? Bu çok mantıksız. Albay'ın emekli olmasına bir yıldan daha az var ve yerine onu atayacaklarını biliyor; bile bile neden kendisini ateşe atsın?"
Yiğit aklındaki soruları tek bir cümlede toparlayıp sorarken, benim dışımda olayı bilen diğer kişi; Sarp Kahan konuşmayı devraldı. "Bunun nüfuzla, mevkiiyle ilgisi olduğunu sanmıyorum Komutanım." dedi, biraz duraksadıktan sonra yüzünü bana çevirdi. Başımla onay verdiğimdeyse devam etti.
"Kodları tekrar yazmış Komutanım, kodlar TSK'nın kendi bünyesine ait olmasa da suçlu gösterilmesi için, kodların TSK'ya ait olduğunu söylüyorlar. Ve anlaşılan o kodlar kesinlikle yazmaması gereken kodlarmış."
Sıkıntıyla iç geçirdi Sarp. "Yani duyduğumuza göre. Bordolar... üsse bir dinleme cihazı yerleştirdiler."
Yiğit hala anlamayan gözlerle bakıyordu. "Binbaşının, Defneyi öldüreceğini söylüyorsun. Ayrıca ne demek lan üsse dinleme cihazı yerleştirmek!"
Yiğit'in sinirden ve öfkeden deliye döndüğünü farkında olarak hiç sektirmeden cevapladı Sarp. "Bilmediğimiz şeyler dönüyor Komutanım. Daha büyük şeyler."
Bana döndü. "Şuanda Dağda olmam bekleniyordu Komutanım. Bu sabah buraya gelmek yerine Mardin'e geri dönmemiz bekleniyordu fakat onu sevdiğinizi fark ettiğimiz için buradayız. Sizi korumak istiyoruz."
Sarp tüm Bordolar adına konuşuyordu ve konuşmasını sürdürürken Yiğit'in aklının çok daha fazla karıştığını görebiliyordum. Ona kocaman sarılmak ve her şeyin düzeleceğini söylemek istiyordum ama bedenimdeki kurşun bana engeldi, ayrıca zaten Sarp konuşmasına devam etmişti. "Yardım etmemize izin verin Komutanım. Aksi takdirde çok geç olacak."
Yiğit düşünemiyordu. Kalp atışları normal hızından kat be kat fazlaydı. Ellerini şakaklarına bastırdı.
"Neler oluyor?" diye mırıldandı kendi kendine. "Hiçbir şey mantıklı gelmiyor. TSK'ya ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Kahretsin."
Ellerini yumruk yapmıştı. Sonra beni yeni hatırlamış gibi, bana döndü. "Her şeyi geçtim... Seni bu halde nasıl kaçıracağız?"
Gerçekten, bedenimden bir kurşun çıkarılalı 36 saati bile geçmemişti. Ben daha cevap vermeye zaman bulamadan başka bir Bordo konuştu. "O kısmı biz hallederiz komutanım." Sırıtıyordu.
"Nasıl?" diye sordu Yiğit. Aynı zamanda son hızda düşündüğünü hissedebiliyordum.
"Siz Defneyi biz size haber verdiğimiz gibi dışarı çıkarın, kafidir." dedi başka bir Bordo. Cümlesini söylerken gözleri tuhaf bir biçimde tanıdık gelse de onu tanıdığımı sanmıyordum. Ses tonunda beliren his fazlasıyla hassas gibiydi ama buna rağmen bunu benden başka kimse fark etmiş gibi görünmüyordu. Bana döndü. "Canın biraz yanacak." Kafamı olumlu anlamda salladım.
Yiğit benimle konuşan Bordoya döndü. "Ne kadar zamanımız var Sonat?"
Sonat bir elini ensesine bastırırken kolundaki saate baktı. Ardından cevap verdi. "21 dakika." Diğer bir Bordoysa, Yiğit'e kıyafet bırakmıştı ve askeri kıyafetlerini çıkarıp onları giymesinin daha az dikkat çekeceğini söylemişti.
Üzerlerindeki askeri üniformaların onları ne kadar karizmatik gösterdiğini söylemeyeceğim. Hayır saçmalamayın.
Yiğit Bordoları etrafına toplamış planın üzerinden geçiyordu. Herhangi bir şey olmasına karşı ikinci bir plan daha kurdular. Biraz daha dinlenebilmek umuduyla derin bir nefes almıştım fakat biraz fazla abartmış olmalıyım ki odadaki tüm gözler bana döndü.
"Nefes alma... egzersizi yapıyordum da." dedim yapmacık bir sırıtmayla.
Şuan hormon seviyesi bu kadar yüksek sanırım kıpırdamadan durmam en iyisiydi. Tüm gözler tekrar Yiğit'e dönerken Sonat'ın ara ara bana bakışlarını yakalıyordum. Ben daha bir şey demeye fırsat bulamadan Yiğit "Tamam." deyip bana döndü.
Sonat gitmeden önce "15 dakika." dedi ve tüm Bordolar odayı terk etti.
Yiğit üzerindeki askeri üniformasını çıkarıp, yerine Aras dediği kişinin getirdiği kıyafetleri, küçük tuvalette giymişti. Ardından bana dönmüş ve o bana kıyafetlerimi getirirken benimde üzerimdeki kıyafetlerden kurtulmam gerektiğini söylemişti. Yiğit dolabımdan elbiselerimi getirirken ben sütyen, külot ile ayakta durmaya çalışıyordum. Yaram zonkluyordu. Yiğit bana döndü. Elbiseleri yatağın üzerine atarken son kez konuştu.
"Ah tanrım, öldür beni."
&
Üzerimi değiştirirken Yiğit on bin kez anlattığı hikayeyi kapıdan çıkmadan son kez anlatmaya başladı. "Son 10 dakika kızıl belam..." Ama devam etmesine müsaade etmedim. "Tam 10.000 kodu eksiksiz aklımda tutabiliyorum Yiğit. 1 dakikada TSK'yı çökertebilir, 40 saniyeden daha azında beş bin bilgisayarı çökertebilirim. Ne yapmam gerektiğini biliyorum. Anladım."
Yiğit'in gülümsemesi bulaşıcıydı. "Seksiliğe yeni bir kavram yarattın kızıl bela." Kaşlarımı kaldırınca sırıtması genişledi. "Kızıl saçların yetmiyormuş gibi, mavi gözlerin var. Mavi gözlerin yetmiyormuş gibi fiziğin kusursuz. Fiziğin kusursuz değilmiş gibi; birde Hackersin." Tek kaşını kaldırdı ve yüzüne de piç bir gülümseme yerleştirdi. "Sen çok güzel bir ayrıntısın." Eli yavaşça yanağıma indi ve usulca okşadı.
Gözlerimi kapayıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi açamadan Yiğit'in dudakları dudaklarıma kapandı. Öpüşüyle kendimden geçerken Yiğit'in eli tekrar yanağıma çıktı. Alnını alnıma yasladı. "Sana bir şey olmasına izin verme Defne. Ne yaparsan yap.
Anladın mı?"
Kafamı olumlu anlamda salladım.
"Sende Yiğit. Aksi taktirde sana verdiğim sözü tutamam."
Gülüşü bir yarayı iyileştirirdi. Küçük bir çocuğun saçını okşar gibi gülümsüyordu, ailesi ölmüş birine sarılır gibi gülümsüyordu; her yara'ya devaydı.
Alnımı öptü ve bana o gülümsemelerinden birini yolladı.
Ardından kapıdan çıktık.
Pek ala.
Bordolar koridordaki bütün kızları etraflarına toplamış deyim yerindeyse fingirdiyorlardı.
Tüm gözler karizmatik ve seksi, bayağı seksi Bordoları iç çekişle süzüyordu. Yiğit'e baktım. Koluma girmiş, benim kaplumbağa hızıma uyuyordu. Etrafıma baktım. Kimse bizi fark etmiş gibi görünmüyordu. Sonatla göz göze geldim. Bana göz kırpınca yanımdaki dünya dışı varlığın kol kasları gerildi. Vay anasını. Yiğit ne kaslıymış be. Bunu şimdi fark edecek kadar zekiyim, evet evet biliyorum.
Biraz hızlanmak istedim ama Yiğit izin vermedi. Kulağıma eğildi. "Kendini zorlama Kızıl Fırtına." Gülümsedim. "Bak en çok sevdiğim bu oldu. Kızıl kafa, kızıl bela... Ama Kızıl Fırtına tam benlik."
Gülümsedi ama tetikteydi. Sarp Kahan başıyla onay işareti verdi.
Biraz soluklanmak için durabildiğim tek yer aşağı inmek için bindiğimiz asansördü. Yüzümde soğuk terlerin biriktiğini hissedebiliyordum. Yiğit hissetmekten ziyade görmüş olmalıydı ki eliyle yavaşça yüzümü silmeye başladı. Başka bir zaman olsa bana dokunuşları okşayış gibi gelebilirdi.
"Acıyor mu?" diye sordu ondan beklemediğim bir sakinlikle. Yaramın açıldığını hissediyordum ve cidden acıyordu. Ama yine de yola devam etmem gerekiyordu. Gülümsedim. "Hayır. İdare edebilirim." Elini belime koyup beni kendine yasladı. "Yalan söylediğinde suratında yapmacık bir gülümseme belirdiğini biliyor muydun?" dedi suratında hafif bir tebessümle. Saçları dağılmıştı. Belki de onun en sevdiğim yeri gözlerinden sonra saçlarıydı.
"Bilmiyordum." Diye fısıldadım lakin gücümün git gide tükendiğini hissedebiliyordum.
Ayakta durmak bile zordu benim için. Ama asıl zor olan şey asansör durduğunda başladı. Dışarı çıkmak için adım atar atmaz Yiğit iyice ona yaslanmama izin verdi. Yolu bana Yiğit'in göstermesine izin verdim, çünkü beni tutmuyor olmasa şuan yeri boylamıştım.
Çıkış Kapısı yakındaydı. Tabi güvenlik görevlileri de. Binbaşının onlara bir şey söyleyip söylemediği konusu muammaydı. "Biraz daha dayan Defne." Yiğit'in sesi yüksek gerilimdeydi. Her an kavgaya girebilirmiş gibi bir hava taşıyordu üstünde. Yiğit'in giymem için verdiği deri montu biraz daha örttüm üzerime.
Adımları sakindi ama aynı zamanda öz güvenliydi. Kafasıyla güvenliklere selam da verdi üstelik...
İyice çöktüğümü hissedebiliyordum ama nihayet dışarı adımımızı attık ve yağmurun ılık sularında rahat bir nefes aldık. Merdivenlerden inerken bacaklarım titriyordu. Bunu fark etmiş gibi kucağına aldı beni. Başımı omzuna yasladım. Önümüzde bir araba durunca Yiğit bir adım geri çekildi. İçinden Sarp çıkınca hemen kapısını açıp içeri girdi. Tabi beni de beraberinde götürüyordu.
Citroen arabanın arkasına beni yavaşça yatırdı Yiğit. İçeri girip o da oturdu. Başımı dizlerine yasladım. Gözlerimi kapamamla araba ikincil bir ağırlıkla sallandı. Ayaklarımı uzattığım kısma Sonat çökmüştü. Önde ki üçlü koltuğa diğer üç Bordo, Sarp'ın yanına da ismini bilmediğim iki Bordo oturmuştu. Berelerini apoletlerine takmışlardı. S
onat dışındaki tüm Bordolar yola bakıyorlardı.
Sonat ise bana...
Sonat hızlıca kapıyı kapadı. Sarp yanındaki Bordoya döndü; "Diğerleri nerede Aras?" Aras dediği Bordo sorusunu cevaplayamadan Sonat atıldı. "Sanırım fingirdeşme olayını fazla abarttılar komutanım, yatağa gidiyorlar." Gözlerini benden çekmeden arsızca sırıttı.
Gözlerimi kapayıp yaramı elimle kapadım acısını bir nebze olarak dindirebilmek için. Yiğit' e baktım üstten üstten. Bana bakmak yerine Sonatla bakışıyorlardı.
Yiğit öfkesini gözlerine taşımış gibiydi. Yanıyordu gözleri alev alev. Sonat pek oralı değildi ama gözlerini çekecekmiş gibi de görünmüyordu. Ani bir sancı girince yarama irkildim. Yiğit ve Sonat aynı anda bana döndüler. Arabada aynı anda yola koyulmuştu. "Yaranı aç." dedi Sonat emrivaki bir şekilde. Yiğit tekrar gözlerini Sonat'a dikti. "Neden ön tarafa geçmiyorsun?" diye bir öneri verdi Yiğit Sonat'a, hiç de öneri vermeyen bir tonda. Daha çok uyarı şeklindeydi.
"Tıp hakkında ne kadar bilgin var Komutanım?" Sonat, Yiğit'i çelişkiye düşürdü. Eli montumun fermuarına gitti. Yiğit sert bir hareketle Sonat'ın elini tuttu ama bu da benim daha çok kasılmama sebep oldu. Dişlerimi sıktım. Benim o halimi görünce Sonat'ın elini bıraktı.
"Elin olması gerekenden fazla oyalanmasın, asker. Bu bir emirdir." Emir vermesi Bordoların kesin uyması gerektiği anlamına geliyordu. Bordolar, emir kafalarına bir kurşun sıkmak olsa bile emre uyardı. Emir onlar için kutsaldı. Kafasını bir kez salladıktan sonra montun fermuarını indirdi. Tişörtümü sıyırırken duraksadığını hissediyordum. Pansuman yapılan gazlı bezi sıyırdı. Yiğit elimi sıktı bende dişlerimi. Tişörtü göğsümün tam altına kadar çekmişti. Yiğit ile göz göze geldiler. "Ne oldu?" dedim hemen. Bordolar şaşırtıcı bir şekilde arkaya bakmıyorlardı. "Ne oldu?" diye yineledim. Sonat bana baktı. "Yaran açılmış. Dikilmesi gerek."
Açıldığını hissetmiştim zaten. Lanet olsun.
Yaramın dikilmesi gerektiğini öğreneli 7 saat olmuştu. Ama sadece öğrenmekle kalmıştık zira tüm timler Yiğit Yekta ve Bordoları karış karış her yerde arıyorlardı. Ne Bordolar çıkabiliyordu dışarı ne de Yiğit. Sanki nükleer silah çalmıştım, sanki füze yollamıştım şehre; öyle bir kaos.
Şehrin neredeyse her yerinde arama ekibi kurulmuştu. Kimliğimi her zaman kayıtlardan silmemin bir avantajı olarak da ne anneme ulaşabilmişlerdi ne de babama. Ama Yiğit'in annesi ve babası TSK'nın ellerindeydi. Onlara kötü bir şey olmayacağını biliyordum ama asla böyle bir duruma düşeceğimi de düşünmemiştim. Neler olacağını hiçbirimiz bilmiyorduk.
Şehrin dışındaki ücra bir, ahşap barakadaydık şuan. Ben yatakta yatarken, Yiğit baş ucumda oturmuş saçlarımı okşuyordu. Yaram acıyordu ama umursamıyordum. Yiğit yanımdaydı ya, yeterdi bana. Yeni bir acı dalgası tüm vücudumu kaplarken irkilmekle birlikte aynı zamanda küçük bir çığlık kaçırmıştım ağzımdan. Canım yanıyordu. Cidden. Sanki kızgın bir demirle derimi yakıyorlardı. Yiğit elini terden ıslanmış yanağıma koydu ama yeşil gözleri alevlerle bezenmiş gibiydi. Sinirle duvara yumruk attı. Öyle sertti ki attığı yumruk, bir çıtırtı sesi geldi. Öyle ki soramadım o çıtırtı elinden mi geldi yoksa duvardan mı diye.
Bordolar ellerinin kollarının bağlı olmasına alışamamış gibiydiler. Bu kadar hareketsiz kalmak onlara göre değildi sanırım. Buna rağmen içeri giren yine beş dakikada bir uğrayan Sonat olmuştu. Yatağın yanında diz çöktü ve bana baktı. "Yarana bakabilir miyim?" diye sordu biraz hırçın bir tonla. Kafamı sallamakla yetinebildim. Konuşacak gücüm yoktu zira. Yaramı açıp biraz inceledi. Hafifçe dikilen yerlere dokununca irkildim. Bu sefer çığlık atmamış olmam rezilliğimin bir nebze olsun azalmasına neden olmuş gibiydi.
"Enfeksiyon kapıyor Komutanım. Dikilmesi gerek."
Ah, bu kötü olmuştu. Başını ellerinin arasına aldı Yiğit, daha sonrada şakaklarına bastırdı işaret parmağını. "Tamam." dedi kararlı bir sesle. Ne benimle konuşmuştu ne de ona şaşkın şaşkın bakan Sonatla. Kendi kendine bir konuşmaydı daha çok. "Sarp." diye seslendi başını kaldırmadan. Sarp hızlı adımlarla içeri girince bir bana bir Yiğit'e birde Sonat'a baktı.
"Emredin Komutanım."
"Defne sana emanet. Onu canın pahasına koru. Ben... geleceğim."
Ayağa kalktı Yiğit. Ama hızlıca kolunu tuttum. Ani hareketler vücudum için pek sağlıklı olmasa da gitmesine izin veremezdim. "Yiğit. Saçmalama. Her yerde seni arıyorlar." Sesim çok zayıftı. Mırıltıdan farksızdı. "Ölmene göz yumacak değilim kızıl bela."