5. Bölüm

3011 Kelimeler
Zaman mı durmuştu Hatice ye mi öyle geliyordu ayırt edemedi. Kulakları uğulduyordu. Gözleri kısıldı istemsizce. Baktı durdu kardeşinin yüzüne. Acep doğru mu duydum dercesine Hüseyin'e bakmaya devam ediyordu. Sahi ya! Hüseyin, bir tanecik gardaşı, 'sevdalandım,'demişti. Anam, diye düşündü. Ne ara büyümüştü de bu oğlana sevda yeli uğramıştı. Bir kez daha baktı dikkatlice oğlanın sıfatına. 'Essahtan da, dedi içinden Hatice. Büyümüş ya bu oğlan...' Yüzünü çevreleyen yeni usturaya vurulmuş sakal dipleri, dudaklarının üzerinde belli belirsiz bıyığı, göğsünden taşmış, mintanının yakasından görülen göğüs kılları ile büyümüşten çok yetiştik bir oğlancıktı. Nasıl farkedememişti oysa ki Hatice? Bir de gardaşım diye elem elem eleyip, belem belem bekleyerek küçücük oğlan uşağı muamelesi etmemiş miydi bu zamana kadar. Oğlan sevdalandım, diyordu. Bundan daha güzel bir şey var mıydı? Ötesini verisini kercalamaya ne gerek vardı? Önce küçücük bir kıvılcım gibi başlayıp tüm benliğini çepeçevre sarmaladı sevinci. Uzun sürmedi bu durum. Birden yüreciğine inceden bir sızı saplandı. 'Ah, dedi. Ah ki ne ah! Irahmetlik anamla, bubam da bu günleri görseydi keşki' Buna imkân yoktu bilirdi bunu Hatice ama kederlenmeden de edemiyordu. Yetimdi gardaşı, öksüzdü gardaşı... Bu dünyada anasından babasından emanetti. Anası onları o kapkara günde fıçının içine saklarken Hüseyin'i ona emanet etmişti sanki sonlarını hissetmiş gibi... Yüzü aydınlandı birdenbire Hatice'nin. Neydi bu halleri canım? Gün gardaşının günüydü. Geçmişe çare yoktu amma bugüne her zaman bir çare bulunurdu. Annesi ve babasının yegane emanetinin mürüvvetini bizzat kendi elleri ile yapacaktı! Hem de öyle bir yapacaktı ki cümle aleme seyir olaydı saçacağı çeyizler. Bir toy kurdururdu ki aleme şan olmalıydı. Kesin büyük bir sevap istemişti de, yaradan, onu kardeşinin mutluluğu ile ödüllendiriyordu. Elini kolunu nereye koyacağını bir zaman bilemedi Hatice. Sonradan akıl edebildi de sevinçle kardeşine sarıldı. Gözlerinden yaşlar yanaklarına ıslatıyordu usulca. Bir çırpıda sildi gözyaşlarını iki eliyle. Gülümseyince güller açtı sanki al yanaklarında. Heyecanla tuttu kardeşinin avuç içleri nasır tutmuş ellerini. Heyecanı taşkın akan dereler gibi çağlıyordu ha bire. İnanamıyordu Hatice. Kırk yıl değil bir ömür düşünce kardeşinin onun karşısında ezile büzüle sevdalandığını söyleyeceği aklının ucundan geçmezdi. Ağır oğlandı kardeşi. Olura olmaza konuşmaktan zerre hazetmezdi. "Hüseyin, doğru mu duydum he mi gardaşım? Sen sevdalandın öyle mi?" Kendi söylediğine inanası gelmiyordu. Ne kadar da zordu kabullenmek... Büyümüştü işte oğlan... Dikkatlice Hüseyin'in gözlerinin içine bakıyordu sıcacık. Okşadı avuçları içindeki emektar elleri. Usul Usul döndürdü Hüseyin'in avuçlarını. Parmak uçları oğlanın elinin içindeki nasırları okşadı incitmekten çekinircesine. Öptü usulca birer birer nasır tutmuş yerlerini. O baktıkça kardeşi bir iyice utandı. Kıpkırmızı kesildi oglancık. "De gardaşım çekinmeyiver. Doğru mu duydum?" Hüseyin utanıp başını yere eğdi, birazda mahcup bir hale büründü. "He abla doğru duydun." Ah! Ne büyük mutluluklar vaat ediyordu ona Hüseyin. Omuzlarından tuttu oğlanın, bir baktı bir sarıldı. Ara ara hafif dalgalı saçlarını parmak uçlarıyla oluşuyordu. "Allah'ım sana şükürler olsun, benim küccük gardaşım büyümüş de ablasına gönül derdini dermiş hele! "deyip Hüseyin'in boynuna sarıldı bir kez daha. Hatice böyle sevinçten çıldırmış gibi kardeşini bir öpüp bir sarılırken Hüseyin ha bire utançtan ölecekmiş gibi hissediyordu. 'Doğru mu yaptım acep, diye düşünürken yüreği kasvetle sıkışıp kalıyordu. Bu durum sanki iki kocaman değirmen taşının arasına yüreğini bırakmış, taşlar döndükçe iki taşın arasında ha bire sıkışmış gibiydi. Öte yandan tahmin etseydi ablasının böyle coşkuyla ona destek olacağını ta ilk gün, kızı gördüğü zaman söylerdi hiç kuşkusuz. Çünkü şu saatten sonra adı kadar emindi ki kimin kızı, kimin nesi olduğu Hatice Ablasının zerre umurunda yoktu. Tek odaklandığı oğlanın sevdasıydı. Düşündüklerinin aksine soruverdi Hatice, "Eee... Kimlerden bu kız? Gardaş şimcik bu hız hangi köyden şahım? Anam yoksam Turhal'dan mı? Tabii ya! Sen geleli kaç gün oldu ki şunun şuracağı?" Sanki aklını okumuştu ablası. Biraz şaşırdı, biraz bozardı oğlan ama çabuk toparladı durumunu. "Ablam bi sakin ol hele! Irah yerden değel gız bu köyden!" "Demaaa!" diye şaşkınlığını olabildiğince gösterdi Hatice. Demek bu köydendi bir tanecik gardaşının gönlüne gizlice sızan gız? Aklına anında binlerce yağmur damlaları gibi sorular düşmeye başladı. Bu kadar kısa sürede olacak iş miydi? Sevdaydi bunun adı amma öyle oldu bittiye gelir miydi? Kız da sever miydi yiğitler yiğidi gardaşını? Yoksa Hüseyin, heves mi eder olmuştu. Bir iyice şaştı kaldı. Kız Turhall'ı dese zerre şaşırmadı da işte bu köyden deyince akli bir türlü kabul etmiyordu. Ayak üstü konuşulmayacağına karar verdiğinden Hatice, Hüseyin'in kolundan tutup sedire otutturdu. Öyle oldu bittiye getirmeyecek bu öğrendiklerini enine boyuna sindirerek öğrenecekti, gerekirse her şeyi en baştan dinlerdi Hatice. "De bahıyım, nirede gördün bu gızı?" Hatice kızın ismini, cismini, güzel mi çirkin mi merak etmedi. Sonuçta kardeşi sevmiş, beğenmiş, bir de ağır oturup batman getiren gönlünü vermişti. Daha neyi aşeştirsindi? Hem bundan daha mühim bir şey var mıydı? Çocuk gördüğü oglan almıştı onu karşına yüreğine ağır geleni açmıştı. Dikkatli, meraklı bakışları kardeşinin yüzünde, hiç bir hareketini kaçırmak isyordu Hatice. "Çeşme başında..." "Eyi de çeşme başına köyün karısı da gider, gızı da gider, ben kim olduğunu nerden bilacam ki? Sevdalandığın her kimse gız mıdır gelin mi?" "Adı Emine... Öyleymiş..." Duyduğu isimle beraber tüm tanıdığı Emineler gözlerinin önünde sıraya geçti. O kadar çok Emine isminde kadın, kız yaşlı vardı ki bu Emine hangi Emineydi bilmesine olanak yoktu. Sanki sarı çizmeli Mehmet agayı tarif eder gibi öylesine bir isimdi işittiği isim. "Kız mı söyledi?" Mahcupça başını camdan dışarı çevirdi Hüseyin. Kız nasıl söylesindi? Iki kelam dahi edemiyordu onun karşısında. yakında olduğunu bildiğinden dili bağlanıyor üstüne de destur diye mühür vuruluyordu sanki. "Yok... Çeşmedekiler öyle seslendiler ona." "Hüseyin bu köyde her üç kadından, kızdan, bebeden velhasıl yaşlıdan biri Emine! Eyi de hangi Emine, senin bu Emine?" Ne güzel de demişti ablası 'Senin Emine' diye... Yüzündeki gülümsemeyi gizlemek için başını biraz daha öteye çevirdi. Zor şer buraya kadar sabrederek anlatmıştı ama ablası yüzünü yumuşak bulup da azıcık eğlesirse dayanamazdı buna Hüseyin. Kendini birazcık toparlayıp döndü yönünü ablasına. Üzerindeki meraklı ve keskin bakışların etkisini yok dayanıyordu. "Hadi kalk! Bir çeşmeye kadar gidek hele, sen de bana gösterirsin kızı..." deyip Hüseyin'in kolundan tutup ayağa kaldırdı. Küçücük bir çocuk gibi ablasının peşinde sürükleniyordu Hüseyin. Zımk diye durdu, kurtardı kolunu ablasından. "Abla eccik dur hele! Halil biliyo kimlerden olduğunu. Sor ona öğrenirsin!" Hatice şaşkına döndü. Boğazına bir şey tanımış gibi bir durgunluk geldi, yüzü öylesine bir ifadesizliğe bürünmüştü ki az önceki coşkun sevinçten eser kalmadı. Kardeşi can parçası ilk defa ondan bir şey gizlemişti, bir de üzerine ona değilde, Halil'e anlatmıştı! Kırıldı içinde bir şeyler. Dargınca baktı kardeşinin yüzüne. El olarak mı görüyordu artık onu? Dokunsalar hüngür hüngür ağlayacağını zannetti Hatice. Sessizlik uzayıp giderken atladığı detay şimşek gibi çaktı beyninde. Halil... Biliyordu demek Halil Efendi! Hem de sonrasına rağmen çocuk kandırır gibi kandırmıştı! Eh sormaz mıydı bu Halil Efendi'ye onun arkasından iş çevirmeyi? Bir de sorduğu vakit 'Bir şeyi yok sen içini ferah tut yenge,' demişti. Eğleşir gibi kandırmıştı onu! 'Emme Halil,' diye düşündü. 'Yaktım ülen çıranı! Seher'e mektup göndertmeyi bilirsin, dur hele kertenkele kılıklı oğlancık seni, o mektubu gönderttirmek için sana kırk takla artırtmazsam bana da Hatice dimesinler!' fena bilenmişti Halil'e. Onların akılları sıra oynadıkları oyun yüzünden Hatice'ye uykular haram olmuştu. Kardeşi, ana babasının enanetiydi ona. Ne derdi var bilmediğinden, dertlenip durmuş ve uykuya hasret kalmıştı kaç vakittir. Eğer Halil gelip anlatsaydı ne kendi nede Hüseyin böyle kara kara düşünmek zorunda kalırlardı. Her şeyin müsebbibi Halil olmuştu bir anda. Yüreğinde ki kasfetin, sıkıntılarının, merakının ve uykusuz gecelerinin... "Demek Halil biliyo ha?" "He abla biliyo, sor ona, o söyler kimlerden olduğunu." Sorardı elbet! Daha neler soracaktı Hatice ona... Hatice mutfaktan sofaya çıktı. Hüseyin sedirin üzerine koyduğu fesine uzanıp, başına geçirdi. Bir süre ablasının ardından bakıp, çıktı avluya. Söylemekle iyi mi etmişti, kötü mü etmişti bilemedi ki! Görünürde Halil yoktu. Tek tek odalara bakındı. En lazım olan zamanda oğlanı bulamıyordu. Hızlı adımlarla avluya, oradan da kümese doğru yürüdü. Oradaydı ceketini emaneten omuzlarındanın üzerine örtmüş iki eli kuşağının üzerinde, çocukları seyrediyordu. "Halil! " seslenmesinden kendi bile ürktü. "Buyur yenge" diyerek önünü döndü Halil. Hatice yengesini hiç böyle görmemişti. O gülmeden gülen gözlerinde şimşekler çakıyordu sanki! Çekinerek bakmaya devam etti genç oğlan. "Duydum ki birileri arhamdan iş çevirir olmuş!" Halil anında anladı yengesinin derdini, Hüseyin anlatmıştı, yengesi de ondan sakladığı için gönül koyuyordu... "Estağfurullah yengem, ne işi?" "Hadi hadi küccücük bebe yoh garşında! Hüseyin anlattı. Bir gız varmış sen kimlerden olduğunu bilirmişsin kimlerden bu gız?" Halil ayağının ucuyla toprağı eşeledi bir süre, rahatlıklamıştı bir nebze. Korktuğunun aksine yengesi hesap falan sormadan kızı soruyordu. Yüzünde ki hafif uzamış sakallarını çeliştirip, yengesine baktı. "Hocagillerin Emine var yenge... Hüseyin Hocagillerin Emine'yi sever!" "Vişşş anam! Muhnise abla yirmisinden evvel kimseye vermem der dururmuş, ne edeceh biz şimcik? "Kader kısmet yengem, yazgıda varsa anasının ki laf, Valla kendin bilin yine de..." "Ha unutmadım çevirdiğin dolapları, yalan söylemenin hesabını da ayrı soracağım senden!" deyip ardını döndü ve avlu boyunca yürüyüp girdi evden içeri... İçi ürperdi Halil'in... Yengesi sorar mı sorardı alimallah gizli kalmış her şeyin hesabını. Ucu yüreğine dokunmasın razıydı Halil ötesine de berisine... Hatice civide asılı bürüğünü alıp, çıktı avluya. Bir süre düşündü, bu işi en iyi Hamiyet Hala yapardı. Dilbaz konuşkan, amma boş konuşanlardan değildi kadın. Nice evlenmek isteyipte evlenemeyen gençler sevenler bu kadının dilbaz ve tatlı dili sayesinde kavuşmuşlardı. Hüseyin'in işini de Hamiyet Hala'dan başkası olduramazdı. Bir süre eli belinde avluda bir ileri bir geri dolaştı durdu. Hamiyet Hala için öyle hediyeler yanında götürmeliydi ki kadının da gönlünü hoş etmeliydi. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdü. Aklında bir iki hediye vardı lâkin onları da Hüseyin ve Mustafa almıştı ona. "Aman olsun! Gardaşımdan daha mı değerli? Canları sağ olsun, çal caput neki? " Onların canı sağ olduktan sonra yine olur, amma kızı başkasına kaptırsa, Hüseyin aynı Hüseyin olurmuydu bunu kestirmek zordu. Olmazdı deli fişek! Eski Hüseyin olmazdı! O gönüle bir kere sevda yeli değmişti, beceremezse bu işi gayrı hiç bir güneş ısıtmazdı gardaşının gönlünü! Bu düşünceyle sandığının başına geçti. Özenle bohçaları sandıktan dışarı çıkarttı. Her birinde göz nuru vardı, her birinde el emeği vardı. Onları özenle kenara bırakıp, aradığı bohçayı çıkarttı sandıktan. Bohçanın dört böceğinin bağlı uçlarını çözüp, içinde ki, kadifeler, ipek bürükler,Tokat el basması kenarları iğne oyalı yemeniler ve ipek yastık örtülerini bir kenara çıkarttı. Yapılacak iş kıymetliydi o yüzden hazırlayacağı hediyeler de kıymetli olmalıydı ki, işi uzamadan olmalıydı. Bu düşünceyle eline mor kadife kumaşı aldı. Endazesi on yedi kuruşa almıştı Mustafa. Bir tane de ipek bürümcüğü eline aldı, bunu Hüseyin geçen yıl Zile panayırından almıştı. Kullanmaya kıyamsmıştı kısmette hayırlı, bu iş için kullanmak varmış! Onu da özenle kadife kumaşın yanına koydu. İki tane de ipek yastık örtüsü ve Tokat el basması kenarları iğne oyalı yemeni koydu. Hazırladığı bohçanın uçlarını birbirine bağlayıp, sandıktan diğer çıkarttığı bohçaları tekrar büyük bir özenle yerleştirdi yerlerine, sandığın kapağını kapatıp, yerdeki bohçayı koltuğunun altına sıkıştırıp çıktı evden. Yol boyunca düşündü durdu Hatice bu işler nasıl olurdu hiç bilmiyordu. Kadın hediyelerini kabul eder miydi? Onu da bilmiyordu. Düşüne düşüne Hamiyet Halanın evinin avlu kapısından içeri girdi. Şansına Hamiye hala avluda tavuklara yem serpiyordu. "Selemün Aleyküm Hamiyet Hala?" "Ve Aleyküm Selam, Hatice. Hayırdır kızım sen bizim buraların yolunu bilir miydin?" Biraz mahcup oldu Hatice. "Hamiyet Hala İnşallah hayır olacak, emme senin sayende." "Geç otur hele neymiş hayır olacak?" Sözü hiç dolandırmaya gerek görmedi Hatice. "Hamiyet Hala, gardaşım Hüseyin'i bilin mi?" "Bilmem mi geçen sene bizim harmanı onun sayesinde kaldırmıştık. Allah razı olsun pek bir cabbar, yiğit oğlan." Sevindi Hatice, Öyleyse konuyu uzatmaya gerek yoktu. "Hamiyet Hala ocağına düştüm, tek çare senin kapın!" "Tövbe! Önce yüce yaradan sonra elimden gelirse Allah'ın izni ile müşkülünü hallederim. Çekinme söyle sıkıntını yavrum?" "Hamiyet Hala, öyle bir dert ki çaresi elbet yaradan... Emme senin tatlı dilini de yabana atmamak gerek. Hüseyin bu köyden bir gıza tutulmuş. Emme benim elimden bir şey gelmez. Büyüğümsün bir yol el atıver de sevdiceğine kovuşsun gardaşım?" "Kimlerden ki gız?" "Hocagillerden Muhnise Abla'nın kızı Emine" *** Hüseyin içi içine sığmayarak, avluda bir ileri bir geri gidip-gelip, volta attı durdu. Ablası söylememişti, nereye ve ne için gideceğini lakin anlamak zordeğildi. Koltuğunun altında bir bohça, işi mühim olmadıktan sonra ablası misafirliğe dahi gitmeyen biriydi. Aklına, konuştukları konudan başkası gelmedi nedense! Hatice, onunla ve Halil'le konuşup aceleyle avluya çıkmış, sonra eve girmiş ve bir bohça ile evden çıkmıştı. Ablasının evden, kolundaki bohçayla evden çıkmasını kendine yormuştu. Bu yüzdendi içinin kıpırtısı yine bu yüzdendi ki, içinin neşeyle dolup taşması... Dikkatini avlu kapısından çıkmak üzere olan Halil çekti. İki parmağını dudaklarının arasına yerleştirip, onu durdurmak için ıslık çaldı. Durup baktı, Halil. "Buyur hala oğlu?" "Nereye dayı oğlu?" Halil, biraz mahcupça ve biraz da utanarak baktı kankardeşine. "Yavuklumu görmeye gidiyom, hala oğlu." sesinin kısık tutması, Hüseyin'e komik geldi. Gülmemek için kendini tuttu. "Ablam gelmeden, gelebilecek misin? Hani ikimize de çok bilendi ya?" "Deme bir de o var! Yahu Hatice yengem de bazen çocuk gibim oluyo yav hala oğlu! İnsan gönlünden emin olmadan heç el kapısına dayanır mı? Aha şimcik gönül rahatlığı ile istesin Emine'yi sana! Bebeler gibim darılmahta ne demâh yav?" Güldü Hüseyin, Halil'in sözlerine. Elinin birini Halil'in omzuna koydu." Haydi dayı oğlu yavuklunu bekletme, gelince konuşuruh, Sen hele bir git gel de..." "Eyvallah!" deyip omuzunda emaneten astığı ceketini unarıp, çıktı ahşap kapıdan. Sevinci göklerdeydi Halil'in. Yürek yangını Seher'ini azıcık bekletmişti. dilinde keyifli bir ıslık, yol boyu yürüdü. Yanından geçerken edalı edalı bakan kızlara inat hiç onlardan yöne bakmadan yürüdü geçti çeşmeyi. Gönlünün dolu olduğunu bilseler, bu cahil kızlar hiç Halil'e bakarlar mıydı? Bakmazlardı elbet! Herkes yerini bildirdi. Patika yola saptı, etraftaki sarı otların arasında cır cır ötüp duran cırcır böceğinin sesi, neşesine neşe katmıştı. Kaldırdı başını, oradaydı sevdiği. Ahlat ağacının hemen dibinde oturmuş, dalgınca elindeki çöple toprağa şekil çiziyordu. Pek bir dalgındı gönlünün kuşu. Sessizce ağacın arkasını dolandı. İki dizinin üzerine çöküp, ördek gibi yürüyerek sevdiğinin arkasına geçti. Bu ıssız yerde Seher'i yüklenip götürseler, kızın haberi bile olmazdı! Bu ne dalgınlıktı böyle? Halil iki elini de uzatıp, Seher'in bakmaya doyamadığı çimen yeşili gözlerinin üzerine, ellerini kapattı. Kız korku ile çığlık çığlığa bağırıp, kurtulmak için debelenip durunca, usulca eğildi kızın kulağına. " Seher'im benim, gül goncam!" diye sakinleştirdi ve yavaşça elllerini, Seher'in gözlerinden çekti. Seher çırpınmadan, başı Halil'in döşüne yaslı bir şekilde öylece bir süre bekledi. Sakinleşti kızcağız biraz. Halil ayaklarını uzatıp, Seher'i biraz daha kendine doğru yaslayıp, eğilip alnından öptü. " Halil..." sesi titriyordu, sözcükler boğazına düğüm olmuş gibi gerisi çıkmadı ağzından. Halil anlamak istercesine Seher'in yüzüne bakınca, canından can gitti adeta. Sevdiği gönlünün sahibi ağlıyordu. Yanaklarından süzülen göz yaşları Halil'in eline damladı. Kaşları çatıldı Halil'in , nedendi bu göz yaşları, nedendi sevdiğinin gözlerinde ki bu keder? Şu kısacık zamanda birbirlerine olan sevdalarını yaşayıp hasret dindirmeleri gerekirken, neden di bu hüzün? "Seher'im... Gönlümün ince yarası. Söyle, ne oldu da benim bakmaya kıyamadığım o güzelim gözlerinden, akar bu inciler? deyip elleri ile kuruladı Seher'in göz yaşlarını. Seher o vakte kadar daha da şiddetli ağlamaya başladı, ellerini kaldırıp, Halil'in kollarından tuttu, başını daha da Halil'in düşüne yaslayıp, ağlamasını sürdürdü. "Seher söyle, biri bir şey mi dedi? Canını sıkan mı oldu? Söyle Allah aşkına söyle, de bana... O canını sıkanın ümüğünü sıkayım!" İki eli ile göz yaşlarını kurulayıp, ağlamaktan kızarmış gözlerini Halil'in gözlerine çevirdi, "Kimse canımı sıkmadı, emme..." "Emme...? " "Halil... Beni istemeye geldiler!" Halil'in dünyası durdu sanki, kim onun sevdiğini isterdi, kim ondan yarini koparmak isterdi? Sinirlendi hem de çok sinirlendi. Amma sevdiğinin ne suçu vardı. Onun gül yüzü, güzel hatırına sakin kalmaya çalışarak, derince nefes çekti ciğerlerine. " Kim? Seher'im seni benden koparmak isteyen densiz de kimmiş?" "Tilki Hüsam'ın oğlu İdris..." "Nefesini keserim o puştun!" "Sakin olasın Halil'im..." "Ne sakini ha Seher, benim yavuklum bir piç yüzünden oturmuş göz yaşı döksün, sen sakin olmaktan bahsediyon!" Gözleri dolu dolu baktı Seher, o bakış öyle bir yüreğine işledi ki, Halil içinden kendine kızdı. Öyle ya Seher'in ne suçu vardı? Kız söylemese nereden haberi olacaktı ki hem? Sarıldı Seher'e alnından hafif, incitmekten korkarcasına bir öpücük kondurdu. "Seher galh... Hayde gülüm galh! Sen eve git, ben de bu işi halledecam, haydi Seher'im.." deyip Seher'in ellerinden tutup kaldırdı oturduğu ağacın dibinden. "Halil güzünü seveyim, bir delilik yapma! " "Gülüm, çiçam sevda da zati delilik dağil mi? Sen korkma ben bu işi halledecam!" Seher çaresiz, sevdiğine ardını dönüp patika yoldan yürüyerek uzaklaştı. Yüreği yangınlar içinde kalmıştı sanki! Sevdiği kız başka adama gelin olup gidecekti, eğer engel olmak için bir şey yapmazsa! Efkarla yere çömeldi, çeketinin iç cebinden çıkarttı tütün tabakasını, incecikce sarıp tüttürdü bir cigara. Seher'siz ne ederdi, bu köyde onu görmeden o başı dik bir şekilde nasıl yürüyebilir di ki? Hırsla kalktı çöktüğü yerden, elindeki cigarayı yere atıp, ayağının ucuyla söndürdü. Sevdiği kıza göz koymak ne demekmiş gösterecekti o cibilliyetsiz hetife! Toprağı döve döve yürüdü patika yoldan. Köy meydanına indiği vakit köyün çocukları çelik çomak oynuyorlardı. Bir süre elleri kuşağında çocukları seyretti. Çocuklardan biriyle göz göze gelince eliyle işmar edip çocuğu yanına çağırdı. Çocuk elindeki değneği bırakıp koşarak Halil'in yanına geldi. "Buyur Halil ağabey, bir şey mi istedin?" "He ya yiğidim," deyip cebinden oltu taşından yapılmış tesbihi çıkarttı, "Bunu sana versem, sen de bunun karşılığında Tilki Hüsam'ın oğlu İdris'i , benim adıma, Cin Kayası'na çağırasın he mi aslanım?" Çocuğun gözleri ışıl ışıl parladı tesbihi görünce "Tamam Halil ağabey, sen merah etmeyesin. Ben İdris ağabeyi Cin Kayasına göndertecam!" "Emme muhimmiş acele etsin, tamam mı yiğidim?" "Tamam ağabey" deyip Halil'in elindeki oltu taşından yapılmış tesbihi alıp, kuşağının içine yerleştirdi. Halil koşarak köyün içinde gözden kaybolan çocuğun peşinden biraz baktı. Sonra can sıkıntısı ile derince bir 'Of ' çekti. Omuzunda ki ceketi işaret parmağına asıp, omzunun arkasından sallandırarak, yürüdü köyün dışına kadar. İrili ufaklı çalılıkların etrafından dolanarak keçilerin devamlı aynı yerden geçerek yaptıkları, kayalıklara giden patika yola saptı. Aşağısı engebeli bir yokuş, ayağı kayıp düşse sağlam çıkabilir miydi? Allah bilirdi orasını! Dikkatli bir şekilde yürüyerek kayalıklara ulaştı. Ta kayalığın ucuna kadar gitti, Aşağısı görünmüyordu bile! Dimdik bir kaya ve aşağısı bodur çalı ve fındık ağaçları ile örtülüydü. Oradan kazara düşen bir koyunun parçalarını toplamıştı Sıtkı. Yönünü geri döndü, bir iki adım atıp, oturdu alçak bir kayanın üzerine. Üç tane cigara sarıp içmişti ki, İdris'te sallana sallana geldi elleri kuşağında; Onu gördüğünde kan beynine sıçradı. Öfke damarlarında hızla ilerliyen, yayı germiş bir ok gibiydi. "Beni çağırmışsın, Halil gardaş?" Öyle der demez Halil oturduğu kayanın üzerinden şahin gibi kalkıp, hızla İdris'in yakalarınan tuttu; Gözleri dönmüştü adeta! "Gavata bah hele! " deyip İdris'in yüzüne yumruğunu geçirtti. İdris, korkudan bacakları üzerinde zor duruyordu. Halil'in güçlü kollarında rüzgara kapılmış eski bir çabut gibi sallanıyordu, Halil her sarstığında... "Halil? Kusurumuz nedir gardaş dur hele," diye yalvaran ssesiyle sordu İdris. "Seher'den uzak duracaksın, ona gönderdiğin haberi de bozacaksın! Bir yumruk daha çaktı İdris'in suratına. Şimdi İdris kayalığın en ucunda çırpınıyordu. En ufak bir harekette hiç kuşkusuz aşağı düşüp parça bölcük olurdu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE