4. Bölüm

2706 Kelimeler
Avludan Mustafa Eniştesinin sesini duyup oturduğu yerden kalkıp fırladı Hüseyin, peşinden de Halil ve Hatice ablası... Mustafa, İbrahim ve Zeynep'in kulaklarını tutmuş habire kıvırıyordu. Çocukların vaziyeti içler acısıydı. Hatice'nin yüreği erdi gördüğü manzara karşısında. Kocası evlatları için canını verirdi bilirdi bunu Hatice ama çocuklar babalarının sabrını taşıyacak bir kabahat işlemedikten sonra Mustafa'nın celallenmeyeceğini de bilirdi üstelik. Aklından muhasebe etmeye koyuldu Hatice. Bu defa maraza çıkaran hangisi olabilirdi ki? Zeynep olma ihtimalini aklından hemencecik siliverdi. Çocuk o kadar uysal ve aklıbaşındaydı ki bir hata yapmak nasıl bir şey çocuk olarak o da bilsin diye ara sıra düşünmüşlüğü dâhi olurdu. Suçluya hükmetmişti bu sebepten Hatice. İbrâhim'den başkası olamazdı. Zira ablası ne kadar sakin bir kişiliğe sahipse, İbrahim de bir o kadar ele avuca sığmayan bir çocuktu. Halil gibim, derdi kocası. Küçükken o da öyle yaramaz ve mazarat bir çocukmuş. Ne vakit bu bahis açılsa evde, inşallah, derdi Hatice, emmisi gibim olsun, olsun da... Var mıydı bu diyarda Halil gibi bir yiğit? Nerde nasıl yürüyeceğini, kimle nasıl konuşması gerektiğini ondan iyi bilen delikanlı yoktu. Çekecekse oğlu, ya emmisi Halil'e yada dayısı Hüseyin'e çekmeliydi. Varsın çocukken ecicik yüreklerini yaksındı emmisi gibi bir yiğit olacağı varsa razıydı Hatice oğlunun her vukaatına. Müdahale etmek için ciğeri yandı kavruldu amma ki ne çare cesaret edemedi. Bir adım atar gibi yaptı sonrasında hemen vazgeçti. Bilirdi Mustafa'nın bu denli celalli olduğunda yanına yöresine yanaşılmayacağını. El mecbur kalakaldı kadın olduğu yerde. "Eşşek sıpaları sizi! Demek gizli gizli Yeni Köy'ün bağlarına haram yemeye gidersiniz ha! Demek hoca mektebinden kaçarsınız ha!" Mustafa hızını alamadı birer tane de kafalarını birbirine tokuşturdu. Yüreği pare pare oldu Hatice'nin. Durdu duramadı. Ana yüreğiydi taşıdığı sonuçta. Bir adım attı çekinerek. İkinci adımı biraz tereddütlü olsa da üçüncüde cesaretle ilerledi kocasına doğru. "Ne etmişler herifim? Sabilere yazıktır günahtır? " Ters ters baktı Mustafa. Sinirden boyun damarları inip inip şişiyordu. Alnı boncuk boncuk ter içinde kalmıştı. Sanki kan ter içinde uzunca bir vakit koşmuş gibi... Kocasının bakışları ürkütse de Hatice'yi bir adım geri atmamakta kararlıydı. Dikildi korksa da belli etmemeye çalışarak kocasının karşısına kadın. "Ne mi etmişler, he mi Hatice? Bunlar var ya bunlar... Ah ülen ah! Bu ada davşanları, bir haftadır hoca mektebine gitmiyolarmış! Meğer kendileri gibi it kopuk toplayıp milletin bağından çağla yoluyorlarmış, şeftali aşırıyorlarmış... Ben de benim çocuklarımın boğazından çok şükür haram lokma geçmedi diye gece gündüz seviniyodum. Daha ne ediversinler Hatça Hanım?" "Ama buba İsmet ağabey haram yemek tatlı olur dediydi?" Öfkeli gözleri anında çocuğu bulunca zavallı çocuk söylediğine de söyleyeceğine de bin pişman olmuştu. Sahi niye söylemişti ki İsmet ağabeyinin onları bağlara götürürken ettiği lakırtıyı? Şimdi söylenecek söz müydü? İstemeden de olsa yine kızgın babasının yıldırımı andıran öfkeli bakışlarını çekmişti üzerine. Büyük bir pişmanlıkla bakışlarını özden atlarken çamura batan manda derisinden bu bahar babasının yaptırdığı küçük çarıklarına çevirdi. Aha şimdi yeni bir kabahati daha vardı. Eğer ki babası çarıklarındaki çamurları farkedecek olursa çıra gibi yanması işten bile değildi. Allah vere de bubam farketmeden anama çarıhlarımı yudursam, diye düşünüyordu İbrahim. "Sus! Hala konuşuyor utanmaz arlanmaz! Allah o İsmet ağabey'ini de bildiği gibim yapsın! Şimdiden böyle yarın bıyıkları terlese alır eline tüfeği dağa çıkıp eşkıya olur it oğlu it!" "Görüyon dağil mi Hüseyin kendi gittiği gibi bacısınıda peşine takıp götürmüş. Kız başlarına senin ne işin vardı elalemin bağında ha Zeynep? Sorarım sana ne işin vardı?" Babasının öfkesinden payına düşme sırası Zeynep'e gelişti. Utancından ayakta duracak mecali yoktu küçücük kızın. Medet umarcasına anasına dikti gözlerini. Elden ne gelir ki dercesine bakışlarını kaçırdı kuzcağızdan gözlerini Hatice. Madem anasından fayda yoktu o vakit savunuldu kendini. Ne suçu vardı hem? Kardeşine göz kulak olmak için düşmüştü peşlerine. Sanki haram hol yemiş gibi de babası küreyip duruyordu. "Buba, İbrahim'e bir şey olmasın diye yanlarında gittim vallahi sor inanmazsan... Söyle İboç ben heç haram yedim mi?" "Yok vallaha yemedi ablam, buba!" "Hatice bunlar bundan sonra şu kapıdan burunlarını dahi çıkarmayacaklar bu avluya! Eyi belle bunu!" deyip hışımla dışarı çıktı. Hüseyin'in içi burkuldu yeğenlerinin o hallerine. Hele İbrahim'in o içini çeke çeke ağlaması yokmu? Yüreği parçalandı. Zeynep biraz daha sesiz ağlıyordu. Hatice, kocasının peşinden bir süre boş boş bakıp çocukların ellerinden tutup içeri çekiştirdi. "Edepdizler ne demeye milletin bağına bahçesine dadanırsınız bilmem ki?" "Ana hoca mektebine bi daha bubam bizi göndermeyecek mi?" "He benim aklı havada oğlum, tekrar elalemin bağına gidesiniz diyemi gönderek sizi hoca mektebine babanız ha!" "Ana söz bir daha mektepten kaçmayacağız bubama söyle de yasak koymasın ha güzel anam?" "Sen heç konuşma kız başına dağda taşta ne işin vardı senin, de bahıyım?" "Abla yeter bu kadar bir de sen üzerlerine gidip durma. Yapmayacaklar bir daha, yapmayacaksınız değil mi?" "Yok dayı vallahi iki gözümüz önümüze aksın ki olmayacak. Dayı sen bubamı ikna eden mi he mi dayı?" Zeynep, dirseğiyle kardeşini dürttü. "Ne diye benim gözlerimi ortalığa garıştırıyon! Ben mi goştur goştur elalemin bağlarına gidiyim?" "Sen de geldin ya abla?" "Senin yüzünden gittim pislik!" "Eee... Amma da arsız çıktınız siz! İnsan ecicik utanır da susmayı ar bilir. Emme siz ne ediyonuz edepsizler!" Sertçe çekti iki çocuğun da avuçları içindeki ellerinden. "Abla bir de sen kızma, çocuk daha bunlar." "Yüz verme bunlara Hüseyin sonra tepemize aha da böyle çıkarlar!" Çocuklar verilen cezalarının ağırlığından şikayet edip durdular sürekli, lâkin Mustafa kararından caymadı. Akşam yemeğinde de çok üzgün ve mahsun olduklarından kaşığın ucuyla bir iki kaşık pilav yediler, bir nevi babalarına isyan ediyorlardı. Mustafa ise çocukların tavırlarını hiç görmezden gelip yemeğini yemeyi sürdürdü iştahla. Baktılar babaları onları görmezden geliyor, her ikiside köşelerine çekilip sessiz sessiz otururken, oturdukları yerde uyuya kaldılar. Hatice onları birer birer taşıyıp yataklarına yatırdı. Gündüz her ne kadar sinirli olsada, nihayetinde onlar birer çocuktu. Hele uyurken ki masumlukları yok muydu? Dünyalara bedel oluyordu. Hatice kapıdan içeri başını uzattı, Mustafa'ya bakıp eliyle gel işareti yaptı. Mustafa oturduğu sedirden merakla kalkıp, karısının yanına geldi. Hatice'nin halleri pek bir sevimliydi, o an. "Herifim..." dedi Hatice nazlı nazlı. Göz kırptı Mustafa, Hatice'ye; "Söyle evimin neşesi?" Hatice'nin mutluluğu katmerlendi, ellerini kocasının elinin üzerine koydu işveli bakışlarını dikti Mustafa'nın çehresine "Evrimin direği, gönül ortağım, gel hele! " deyip kocasını çekiştiretek çocukların yattığı odaya girdiler peş peşe. "Baksana ne kadar da masumlar, uyurken öyle değel mi " Güldü Mustafa, bıyığını burdu. "Ha çiçam, masumluklarını mazeret edip, af mı çıkarmak istersin, kusura bakma emme o istediğini aklından dahi geçirme. Ben virdim gararımı hem. Onlar avluya dahi çıkmayacaklar. Belki biraz adam olurlarsa... Ha oldukları gün düşünürüm." deyip karısına sarıldı. Kadın şansını denemişti, olmamıştı ne yapsındı illaki Mustafa'yı allem eder gallem eder razı ederdi nasıl olsa. Hatice memnundu kocanın ilgisinden de sevgisinden de, bir insanın sevgisi gün günü artar mıydı? Mustafa'nın Hatice'ye olan sevgisi artıyordu işte. Ya Hatice? O da onun sevgi denizinde boğulmak istiyordu. Mustafa, Turhal pazarında görmüştü Hatice'yi o an öyle bir şey olmuştu ki; zannetmişti kızın güzelliği yüreğine hançer olup saplandı. Tüm pazar peşinden gitti, bazen izini kaybetti. Bulduğu vakitte sevinci her şeye bedeldi. Evine kadar takip etmişti Mustafa. Geldiği yere daha önce hiç gelmemişti. Kaybolmuştu, sora sora mahallenin ismni de yolu da öğrenmişti. İki hafta yüreğinde ki sızının ağırlığından duramayınca açılmıştı babasına. Babası zaten ihtiyardı, Mustafa'nın da yuva kurmasını dünya gözüyle görmek istediğinden, o günün gecesi hanımı ile konuştu. Ertesi günü de Turhal'ın yolunu tuttular. İşleri rast gitti, kız yetimmiş. Anne ve babası köye baskın yapan rum çeteciler tarafından öldürülmüş. ... O zamanlar küçük olan kardeşi ile beraber anneleri o ikisini büyükçe fıçılardan birinin içine saklayıp üzerini kapatıp ne kadar ağır küp varsa üzerine yığmıştı ki çeteçiler onları bulamasın diye.Gerçekten de çeteciler iki kardeş hariç tüm köyü yakıp yıkmışlardı. İki gün fıçının içinden korkudan çıkamamışlar, daha sonra, Hüseyin açlığa dayanamayıp bayılınca, Hatice çete korkusundan daha da büyük bir korku, kardeşini kaybetmek istemediğinden tüm gücü ile fıçıyı yan düşürtüp, üzerinde ki ağır küplerden kurtulup içinden çıkmışlardı. Eline aldığı yufka ekmeği bir çanağın içine doğrayıp üzerine de biraz su katıp kardeşine yedirmişti. Kendi eline de yufka ekmeği dürüm yapmış, bir iki ısırık almış çiğneyerek çıkmıştı ambar bozması yerden. Gördükleri midesinin kalkmasına yetmişti. Aklına ilk geleni yapmıştı Hatice, başındaki yemenisini çıkartıp Hüseyin'in gözlerini bağlamıştı. Hüseyin neden bağladığını sorduğunda oyun oynadıklarını söyleyip, kardeşinin ellerinden tutup ambar olarak kullandıkları yerden çıkmışlardı. İçi yanıyordu, anne ve babası evlerinin önünde vahşice parçalara ayrılmış, öylece duruyorken, koşup başlarına bir kez olsun sarılamadı. Hüseyin o vakitler küçüktü. Onun tramva geçirmesinden o küçücük yüreğinin derin yaralar almasını istemediğinden, ürkek adımlarla köy yoluna saptılar. Her geçtiği yerkerde manzara birbirinden farksızdı. Etrafta kesik kollar, kesik başlar, hatta bir zamanlar hoca mektebine berabar gittiği bir kaç kız arkadaşını da gördü içi parçalandı. Onlara bakarak şanslı mıydı? Kızların bindallıları yırtılmış, etekliklerinin altına giydikleri tumanları ayak bileklerine kadar sıytılmıştı. Ne yaşadıklarını az çok içi kor ateşlerde yanarak tahmin edebiliyordu Hatice. Köyden bilinçsizce çıktılar, nereye gider kimlere haber vereceğini çok düşündü Hatice en yakın köy, yürüyerek yarım günü aşkın bir sürede anca ulaşılıyordu. Köyleri üç dağın ortasında kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeydi. Bu durumda katliamdan kimsenin haberdar olmaması normaldi. Gideceği köye ulaştıklarında yatsı çoktan olmuştu. Uzaktan köpek sesleri gecenin sesine karışıp, kulaklarına kadar geliyordu. Köpek sesleri varsa köyde canlı da vardı. Bu iyiydi Hatice için, en azından öyle umuyordu. Köye de ilk karşılaştıkları evin kapısını zar zor yumruklayıp, ahşap kapıya yığılıveridiler yorgun ve bitap düşmüşlerdi. Ev sahibi onları içeri alıp tüm olanları duyunca, muhtara, muhtarda kolculara haber vermişti. Hatice ve Hüseyin'i Turhal'daki amcaları yanına aldı. Bu olaydan dört yıl sonra da Mustafa ile on altı yaşında evlendi. Mustafa, ona ana oldu, baba oldu en çok da yâr oldu. ... Hüseyin yattığı yataktan sağ tarafa dönük bir şekilde Emine'yi düşündü durdu. Bu nasıl bir yangındı böyle, ateşi hiç dinmez miydi? Habire harlanıp duruyordu. Bu yük yüreğine ağır ve katlanılmaz gelmeye başlamıştı. Karar verdi yarın uygun gördüğü bir zamanda ablası Hatice'ye diyecekti derdini... Yürekti bu. Düştüğü ateşin harına dayanabilmesi için çelikten olması gerekirdi. Huzursuz bir uykunun ardından erkenden uyanıp bakır ırbığı eline alıp çıktı avluya. Seher yeli yüzüne sert sert çarparken, çöktü selvi ağacının dibine abdestini aldı. Kalkıp önünü döndüğünde ise Hatice arkasında durmuş elindeki peşkırı kardeşine uzatıyordu. "Sağ olasın abla " deyip uzandı peşkıra. İçi kıpır kıpırdı, yüzünü kurulayıp tekrar ablasına uzattı peşkırı. Ardını dönüp içeri geçti, bugün anlamdıramadığı bir huzur çökmüştü tam yüreğinin üzerine. Hâlbuki gece ne kadar da rahatsızdı. Bu durumu hayırlara yormak istiyordu Hüseyin. "Hayır olacak inşallah!" "Ne hayır olacak halaoğlu?" Halil çaprazında esneyerek, iki elini de yanlara doğru açmış bir yandan da cevap bekliyordu. Eliyle sus işareti yaptı Hüseyin, kapının arkasında sıralı çivilerden ceketini sırtına geçirirken, " Ablama açacağım gönül derdimi. Hadi abdestini al geç kalmadan cemaate yetişek gardaş." Hüseyin, çarıklarını geçirdi ayaklarına. Halil'de abdestini alıp, yetişti Hüseyin'e, Kolunun birini Hüseyin'in omuzuna attı. Yine her zamanki gibi şen şakraktı delikanlı. "Halaoğlu iyi düşündün mü?" Hüseyin kaşları çatık bir şekilde bakmaya devam edince, " Oğlum bu sevdadan emin misin? Hani belki geçici bir hevestir olur ya... Yengemi de boşu boşuna heveslendirme diye diyom. Hem hevesini kırmak istemem emme kızı çok kişi istedi bu zamana kadar, amma anası verdirmedi. Hatta geçen ay Tekke Köyünün beyi İshak Bey istetmiş kendine. Anası ' Benim evlilik çağında verecek kızım yok hem olsa bile yabana kız vermem, bey kusura bakmasın!' diye de haber salmış. Düşünsene oğlum koskoca bey istiyor kızı, anası yaban diye verdirmiyor. Yaban dediği yer aha şurası köyler sınır sınıra. Bakma sen duyduğumuzda bir kız yüzünden köyler birbirine girecek dedik amma Allah'tan öyle bir şey olmadı. Zaten dağlardaki eşkıya yetiyor köylülere, bir de birbirimize düşsek halimiz haraptı!" Halil'in anlattıkları elbet hevesini kırmıştı. Lakin nasipten öteye insan gidemezdi. Nasibinde varsa vardır yoksa kısmet der, bununla avunurdu öyleyse Hüseyin'de... Camiye gelene kadar hiç konuşmadı. Konuşacak hâl koymamıştı ki Halil! Cami avlusundan içeri girdiklerinde cemaate selam verip, selam aldılar. Yine ilk geldiklerinde ki kolonun sağ tarafına geçip saf tuttular. Cami çıkışı bir düşüncedir almıştı Hüseyin'i çok korkuyordu Emine'yi vermezlerse, ne yapardı. Buralarda duramadızdı ki o... Bir daha bu köye gelebilir miydi? Gelmezdi en azından bundan emindi. Sevdiği evlenene kadar ümidi kesmezdi. Amma başkası ile evlenirse, işte ondan emindi ki, bir daha bu topraklara ayak basmazdı. Düşünceli bir şekilde yürüdü. Halil her ne kadar konuşmak için çaba hösterdiyse hepsi boşuna gitti. "Hay aklıma tükürüyüm hala oğlu! Ben, bana darıl diye söylemedim ki? Bu işler kader kısmet, rabbim yazdıysa kaderine, kimin gücü yeter bunu tersine çevirmeye ha, de hele bana?" "Halil uzatma, konuşacak halde değelim" Halil için için kendine kızdı, bir gevezelik edip, gardaşının tüm sevincini yerle bir etmişti. O da Hüseyin'e ayak uydurup, yol boyunca sustu ve konuşmadı. Eve geldiklerinde Hatice sofrayı açmış onları bekliyordu.Kapıdan girer girmez burunlarını mis gibi düğ çorbasının kokusu geldi. Bakır sininin üzerine dizilmiş tahta kaşıklardan herkes birer tane alıp besmele-i Serif'le başladılar yemeklerini yemeye... Hüseyin'in durgunluğu Mustafa, tarafından da farkedildi. Başıyla karısına, Hüseyin'i işaret edip, işmarla neyi olduğunu sordu. Kardeşine baktı, aynı geldiği günkü gibi pek bir durgundu. Hatice, omzunu bilmiyorum manasında havaya kaldırdı. Hüseyin anlatmak istemediten sonra her ne olursa olsun, neyi olduğunu öğrenemeyeceğini az çok öğrenmişti Hatice. Sofra tüm sessizliği ile nasıl başladıysa öyle sona erdi. Mustafa ağzını elbeziye silip, "Ellerine sağlık avrat. Ben bir tarlaya kadar gideyim milletin tarlaları yetmiş bizimkilerde olduysa yarın sabah namazından sonra başlarız tarlalara," deyip civide asılı kasketini başına geçirtip çıktı kapıdan. Hatice, elindeki tahta kaşığı sofraya bırakıp hızla ayağa kalktı, kocasını savuşturması lazımdı. Aceleci adımlarla eşikten atladı. Masrafa daha sofadan çıkmamıştı. "Herifim... Sürmelim..." Güldü Mustafa, bıyıklarını burup, "De bahalım, gül yüzlüm... Bahalım bu kadar hoş sözün altından ne çıkacah?" Hatice işveli bir şekilde kocasına yaklaştı, elinin birini kaldırıp, kocasının yanağına koyup, okşadı. "Herifim evimin direği, bebeler birazdan kalkarlar, daha küçüktürler, ahılları sarmaz, izin ver bari avluya bari çıksınlar? " Mustafa yüzünde çarpık bir gülümseme ile karısına baktı, Hatice'yi kendine doğru çekip, alnından öptü. "Hatice, onlara bir kez olsun yaptıklarını hafif bir şeymiş gibi görürsen, bil ki bir daha ömür billah onları terbiye edip, hak huzurunda ahlaklı birer evlat olarak yetiştiremezsin bilmiş ol! Sen sanır mısın ki, benim vicdanım el veriyo?" "Öyle de herifim gece de içlerini çeke çeke ağladılar yüreğim dayanmıyo" "Dayansın Hatice'm yüreğine söyle dayansın! " deyip göz kırptı ve çıktı kapıdan başını eğerek. Mustafa'nın boyu çok uzundu. Bu yüzden eşiklerden atlarken, eğilerek geçmek zorunda kalıyordu. Hatice bir süre daha kocasının ardı sıra bakıp, içeri geçti. Hüseyin sedire oturmuş, dalgın bir şekilde camdan dışarı'yı seyrediyordu. Hatice içeri girdiğinde Halil koluyla Hüseyin'i dürtükleyip, başıyla yengesini işaret etti. Hatice duyacaklarından habersiz, sofradakileri toplayıp, mutfağa doğru yöneldi. Peşinden de Hüseyin... Hatice elindekileri çağa koymuştu ki; "Abla!" Korkuyla olduğu yerden sıçradı Hatice, eliyle bir tane Hüseyin'in omzuna vurup, sonra da kendi baş parmağı ile damağını yukarı kaldırdı. "Allah iyiliğini versin he mi Hüseyin? Ödümü patlattın öyle sessiz yaklaşılır mı?" Hüseyin burukça gülümseyip, ablasına baktı; "Abla ses vermiştim ya gelirken!" "Öyle mi? Duymamışım... Sen niye gelmeştinki?" "Abla... Şey... Imhh... Şey diyecektim sana..." Hatice dikkat kesti, Hüseyin her ne diyecekse, utanıp sıkılmakdan bir türlü söyleyemiyordu. Göz göze geldiklerinde Hüseyin başını yere eğdi utançla "Abla böyle de ayak üstü söylenmiyor ki, ha deyince!" "Hüseyin..." deyip kardeşine sarıldı. "Her ne diyecekesen utanıp sıkılmadan söyle gardaşım, ben senin ablan değel miyim?" "Abla işte bu yüzden söylemekte zorlanıyom ya!" Hatice, Hüseyin'i bir şey söylemek isterken, hiç böyle zorlanır bir şekilde görmemişti. Demek ki söyleyeceği şey her neyse çok mühimdi, Hüseyin için. "Tamam şöyle gel hele "deyip camın önündeki alçak sedire çekiştirerek Hüseyin'i oturttu, yanına da kendisi yerleşti. Hüseyin mahcupca boynunu büktü, ablası ise dikkatle onun ağzından çıkacak cümlelere dikkat kesmişti. Mutfak kapısından içeri girdi İbrahim, onun peşinden de örgüleri darma dağınık olmuş bir şekilde Zeynep girdi. "Anam..." diye koşarak Hatice'nin kucağına yerleşti. Zeynep ağlamaklı bir şekilde "Ana İbrahim saçlarımı yoldu! " "O da bana vurdu!" "Vallahi doğru söylemiyo, Ana örgümün bir ucunu almış yüzümü gıdıhlıyodu. Ama vurmak istemedim, aniden elim kalktı, sonrada saçlarımı yoldu." "Doğru mu İbrahim" İbrahim suçlu bir şekilde, ayaklarını bir birine sürttü bir müddet. Sonra kandırdı başını Hatice'ye baktı. "He ana doğru söyler abam!" " Eyi madem aban doğru söyler, öyleyse cezana razı gel!" "Ana gene mi ceza? Aha... " Sevinçle gözleri parladı anında, "Unuttun herhâl benim zaten bir cezam var!" Akıllı çocuktu vesselam! Ama Hatice onun aklının nasıl hinliklere çalıştığını iyi bilirdi. Hatice iki kardeşin de elinden tutup kümese doğru götürdü. "Haydin bakalım Paçalı'ya bugün siz bakacaksınız, yemini suyunu ihmâl etmeyin, gelip gidip kontrol edecem sizi," deyip ardını döndü. Paçalı kırmızı bir tavuktu, yavrularının yanına kimseyi yaklaştırmaz yaklaşan olursa da kovalardı .İki çocuk birbirlerini suçlarken Hatice son birkez onlardan yana dönüp baktı. Mutfaktan içeri girdiğinde hala aynı yerde oturur vaziyette düşünüyordu Hüseyin. "Bir şey söyleyecektin bana Hüseyin?" "Abla... Şey... Ben ellam sevdalandım!" Sonunda kurtulmuştu, üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Lâkin Hatice için durum aynı değildi. Kırk yıl düşünse aklının ucundan dahi geçmezdi kardeşinin sevdalanacağı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE