Gözlerini kıstı, çekinmeden baktı oğlanın sıfatına. Gözleri ava takılmış kuş gibi oğlanın gözlerine takıldı. Kahverengi miydi yoksa elayı da andırıyor muydu çözemedi. Hâlbuki geçenki karşılaşmalarında kahverengi birer kadife olduğuna neredeyse emindi. Gözlerini bir milim çekmeden baktı, baktı oğlanın çehresine. Ne güzel bir sıfatı vardı. Hükmünü verdi kahverengi hareleri vardı. Ela falan değil güneşte biraz farklı görünüyordu gözleri o kadar. Uzayıp gidebilirdi belki bu inceleyen bakışları ama oğlan da ona baktığını farketmeseydi. Şimdi ağa takılan kuş gibi oglan da ondan çekemiyordu bakışlarını. istemsizce yutkundu Emine.
İki kez gördüğü kadarıyla temiz oğlana benziyordu karşısındaki genç. Hem onca çirkefliğine rağmen edepsizlik edip karşılık dâhi vermemişti. Bu da ne kadar efendi bir kişiliği olduğunu doğruladı. Ama bu çıkarımlar yetmedi ki Emine için. Güya takip etmediğini söylüyordu ama yine karşısına çıkmıştı oğlan.
Bu varsayımdan da vazgeçti hemen. Çeşme babasının malı değildi ki herkes uğratabilirdi. Bu durumda oğlan doğru mu söylüyordu? Çetrefilli bir durumdu. Doğrusunu eğrisini ayırt edemezdi Emine. Bir kez daha baktı oğlana, ne eziliyordu karşısında ne de pancar gibi kızarıyordu. Bu işte bir terslik vardı! Akranı oğlaklar gibi karşısında ezim ezim ezilip, ufalması gerekirdi bu oğlanın ama oğlan onun yüzüne utanmadan bakabildiği gibi duruşunda ayrı bir gurur vardı. Yerle yeksan oldu Emine'nin içinde bir şeyler. Zelzele oluyordu yüreğinin derinliklerinde sanki. Birazcık daha durursa orada öylece kendinin dâhi anlamdıramadığı, gizlemeye çalıştığı o açığını ele vermekten korktu.
Sıkı sıkı kavradığı bakır helkilerin içindeki suyun saklandıkça döküleçeğini umursamadan hızlı hızlı yürüyerek çeşmeden ayrıldı. Çeşmenin biraz üstündeki toprak köy yoluna saptı. Bir kere arkasına dönme gafletinde bulundu. O nasıl oğlana bakıyorsa, oğlan da ona bakıyordu. Adımlarını biraz daha hızlandırdı. Helkilerin sağından solundan sular döküldü, şalvarı ıslandığı gibi çatıları da nasibini almıştı. Biraz yavaşladı bu böyle olmayacaktı. Bakır helkilerdeki su neredeyse yarıya inmişti. Eve bomboş helkiler ile dönmeyi istemezdi. Sonra boş helkileri anası görse ne derdi? Eve doğru uzanan patika yola saptı. Patikanın sapağında bir kere daha dündü arkasını. Oğlan elleri kuşağında salınarak ilerliyordu. Emin olamadı ama yüreğinden bir ses bunun öylesine bir tesadüf olmadığını fısıldıyordu. Çünkü Emine ne yana yürüse yirmi otuz adım gerisinde oğlan da o yöne yürüyordu. Geçen gün hissettiği inceden acı yine kalbinin derinliklerinde kendini belli etti. Hissettiği acıyla kasılıp kalacak gibi oluyordu Emine.
Bu durumu hiç normal bulmuyordu. "Tövbe Yarabbi! Gece su falan dönmedim, ekmek ufağı üzerine falan mı bastım da benden nedir Yarabbi? Gece uçkur çözmeye de korkardı Emine, uğrağa uğramaktan, çarpılmaktan ama bu oğlan onu fena çarpacağa benziyordu. Tekrar bir karşılaşmadan emin değildi Emine. Eve gittiğinde anasının dizine yatıp yedi kere okutturacaktı kendini. Yoksa olacağı yoktu bu tuhaf halin.
Avludan girdi içeri yüreği Ramazan davulu gibi habire kös kös vuruyordu sol yanından. Elindeki helkileri yere bıraktı. Alaca kapıyı ardından kapatıp, yasladı sırtını kapıya. Yüreği olduğu yere sığmıyordu sanki. İki eliyle bastırdı derin derin nefesler aldı verdi. Az biraz sakinleşir gibi olmuştu.
"Emine"
Telaşla indirdi ellerini, bakışları korkuyla anasını buldu.
"Buyur ana"
"Neydersin gızım sen orda öylecene?"
Ne söylese de ikna ederdi anasını bilemedi. Bir iki yutkundu. Gözü pinniğin (kümesin) önünde bağlı ite takıldı.
"İt kovaladı çeşmeden dönerken ana. Gızan mı var ne? Hoşt desem de bırakmadı peşimi ana. Suların yarısı da ziyan oldu hem."
Fadime ana, Emine'nin itten korktuğunu görmemişti bugüne kadar ama kızan zamanı pek bir yırtıcı oluyordu mendeburlar.
"Eyi madem al suları da gir içeri"
Rahatlamıştı bir nebze Emine. Eğildi yerden helkileri aldı. Anasının peşinden eve girdi. Çağda hrlkilere yer açıp kapaklarını kapattı.
Aklı karmakarışıktı , yolda belde gördüğü oğlanlara benzemiyordu,bu oğlan. Onu gördüğü yerde dizlerinin bağı çözülüyor, göz göze geldiklerinde, yüreğine inceden inceye iğneler saplanıyormuş gibi hissediyordu. Çeşmede kızlar anlatıyorlardı birbirlerine ilk sevdalandıkları anı anlatırlardı duyup bildiklerinden de farklı bir histi. Bunun adı sevda olamayacak kadar küçük bir histi. Ama daha önce tecrübe etmediği cinstendi. Bu duygu Emine'ye o kadar yabancıydı ki su almış bir gemi gibi bu duyguda batıkça batıyordu. Yoktu bu hislerinin bir tarifi.
Kendini tanıyamaz olmuştu Emine, el oğluna böyle hisler hissetmesi çok tuhafına gidiyordu. Tam olarak ne hissettiğini kestitemese de onu tepetaklak eden derinlerde hissettiği bir şeyler vardı.
O ki bu yaşına kadar ağabeyleri ne ederse, o da onlara ayak uydurmuştu.Şimdi bir el oğlu karşısına çıkmış tüm dengesini alt üst etmişti. Neydi bu başına gelenler?
...
Çarığının ucuyla küçük bir taşa vurdu. Taş seke seke dümdüz yolun aşağısına yuvarlandı. Bir taşa daha vurdu, önceki taşın yuvarlandığı yerden az öteye yuvarlandı. Sıkıntıyla ellerini kuşağına koydu. Ne olacaktı garip gönlünün hali? Bir oluru var mıydı? Korkuyordu bu sorunun cevabından Hüseyin. Ne yaman bir kızdı öyle? Ah o bakışları ok gibi3 saplamamış mıydı gözlerine. Kör olmuştu adeta kızın bakışlarında. Gayrı Emine'den başkasını göremezdi bu gözler. Ne asi ve hırçındı bakışları? Zaten cesaretini kıran da o korkusuzca taşıdığı asiliği değil miydi?
Hüseyin hüzünle arkası dönük su taşıyan kızın ardından baktı. Onu gördüğünde yüreği dört nala koşan atlar gibi hızına hız katıyordu. Dertli bir iç çekti. Bu derdin bir oluru yoksa da oldurmalıydı Hüseyin! Bu kız başkaydı, bambaşkaydı. O ki ömrü hayatında karşılaştığı kızlara göz ucuyla bile bakmamıştı ama Emine'ye gözleri bakmaktan kör oluncaya kadar bakmak istiyordu. Gözü görmüş, beğenmişti yüreği. Boyu da yakışırdı, huyu da diyecek oldu susdurdu düşüncelerini. Gözü kara olduğunu o ilk karşılaştıklarında anlamıştı Hüseyin. Hiç bir avratın harcı değildi buz gibi bir helki suyu er oğlu erin başından aşağı aktarmak ama Emine yapmıştı bunu. Biraz da bu etkiliyordu ya Hüseyin'i. Diğer kızlar gibi onu görünce süzüm süzüm süzülmemişti Emine. Avına atmaya hazırlıklı bir şahin gibi yapmıştı yakacağını. Takmıştı Hüseyin'in gününe pençelerini sökebilene aşk olsundu.
Hüseyin'e göre bir yiğit bir kızı görür beğenirse, o kız nasipte varsa ömürlük yâri nasipte yoksa dünya ahiret bacısı olurdu!
Korkuyordu etkisi altına girdiği bu güzelliğe, bacı gözüyle bakmaktan ölesiye korkuyordu. Bunun adı sevda mıydı? Heves olmadığına öylesine emindi ki değilse de adı sevda olmalıydı ama mutlaka olmalıydı. Kerem'i bilirdi Hüseyin, Aslı'nın aşkından dağları delip, kavuşmayınca da kahrından küle dönen Kerem'i... Birde her devrin meşhur sevdalısı Mecnun... Derler ki Leyla, kara kuru çipçirkin bir kızmış ama yakışıklı ve bey oğlu olan Mecnun'u aşkından çöllere düşürecek kadar dillere destan sevdaları varmış. Acep olur muydu Emine'den bir Leyla? Mecnun olmaya dünden razıydı Hüseyin.
Kimin yüzüne baksa çeşme başındaki güzeli görüyormuş gibi olması normal mıydı? Ya devamlı adını sayıklaması? Boş boğulduğu anında güzeller güzeli için dörtlükler yazması? Bunlar sıradan şeyler miydi? Geceler ne de çetin geçer olmuştu, gönlünün düştüğü güzeli gördükten sonra? Uykusuz sabahladığı şunun şurası kaç gün olmuştu ki? Daha yeni başlamıyor muydu, sevdasının engebeli yollarında yürümesi? Bu kız onun ya solu olacaktı ya da sonu!
Ardını dündü. Boşu boşuna burada beklemenin bir manası yoktu. Kız da giymişti üstelik çoktan. Farklı duygular eşliğinde geldiği yolu yürüdü. Kafasında bintane soru, hiç birinin de cevabı yoktu. Nasıl olurdu da bu güzelliğe yar, o da ona yaren olurdu?
Ya Tahir ile Zühre... Onlar da çok sevip kavuşamayan kara sevdalılar değil miydi? Aklından sayabileceği bir sürü sevdalı cift sıralayabilirdi. Çok sevipte nasip olmadığından kavuşamayan yaralı gönüller...
Bunların arasında kimler yoktu ki,
Aslı ile kerem, Aslının aşkından cayır cayır yanmamış mıydı ?
Ferhat ile Şirin, Şirin'in sevdasından dağları delmemiş miydi?
Ya Tahir ile Zühre, sevdası uğruna, nelere göğüs germemiş miydi?
Hüseyin'den de bir sevdalı çıkmaz mıydı? Öyleyse bu korku nedendi, sevda yolunun daha başında olmasına rağmen hiç olmadığı kadar korkuyordu. Korkusu sevdadan değildi, sevdasına karşılık bulamamaktan, sevdiği kızın başkasına yâr olmasındandı bilemezdi Hüseyin insan neyden korkarsa korktuğu başına gelirdi, bilmezdi korktuğunun başına geleceğini...
Gün yüzünü serinliğe bırakırken ağaçların gölgeleri minare boyunca uzatmıştı. Evin alaca kapısının önüne vardığında ikindi olmak üzereydi. Ruhunu daraltan sıkıntılardan Rabbine sığındı. Aldı bakır ibriği eline, abdestini aldı. Hatice camdan görmüştü Hüseyin'in geldiğini. Pek bir dalgındı kardeşi, söylemiyordu ki derdini varsa çaresi, ablası olarak baksındı çaresine. İçi daraldı, vardı bu oğlanın bir derdi de söylemiyordu işte! Aldı civide asılı peşkırı koştu kardeşinden yana.
"Hüseyin, bütün gün neredeydin gardaşım? "
Hüseyin ablasının elindeki peşkıra uzandı, ellerini ve yüzünü kurulayıp, geri uzattı ablasına peşkırı.
"Dolaştım abla "
"Bir başına mı?"
"Bir başıma abla"
"E... niye Halil'i de yanına almadın ki ?"
Güldü ablasının dediğine, diyemezdi ki sevdiğimi görmeye gittim diye hem kızı görmeye giderken Halil'le beraber mi bekleyecekti kızı? Halil'in dilinden ebedi kurtulamazdı üstelik. Allah'tan peşine takılmayı akıl edememişti de Halil bu olasılıktan anında kurtulmuştu. Belki Halil anlayış gösterip de uzakta onu beklerdi, lakin Hüseyin utanırdı o halinden.
"Abla camiye geç kalıyom bir müsade et gecikmeden cemaate yetişeyim, ha ablam ?"
"İyi git, gecikmeden de geri dön! "
Ardını döndü avlu kapısından çıkacaktı ki;
"Halaoğlu bekle la?"
Halil'di kapı ağzında çıkıp koşarak geldi gardaşlığının yanına. Elini Hüseyin'in omzuna koydu, hafif geriye doğru dönüp, onların gidişini elleri bağrında izleyen yengesine bir bakış attı. Acıdı fuharanın haline
"Bir gün ablanı öldüreceksin demedi deme! "
"Niye ki ?"
Gevrek gevrek güldü Hüseyin'in sözlerine Halil.
"Halaoğlu bu sevda sana yaramadı be oğlum! Kafan çalışmaz olmuş. Kadın meraktan seni düşünmekten yemeden içmeden kesildi neredeyse. Hoş sende eve uğramaz oldun ya neyse."
Durgundu Hüseyin. Düşüncelerine bir cevap bulamazsa çatlayıp ölecekti. Durdu olduğu yerde.
"Halil? "
"Söyle ğardaş?"
"Sen hiç sevdalandın mı?"
Burukça gülümseyip Hüseyin'e baktı;
"Dağın başından kar, yiğidin başından sevda eksilmez derler halaoğlu. Sevdalanmam mı elbet sevdalandım. Bizim İbo aha bu kadarken hemde, hoş hala da onu severim ya..."
Hüseyin şaşkınlıkla Halil'e dönüp baktı " O gün, sana söylediğimde neden anlatmadın ki?"
" Senin sevdanın üzerine benimkini anlatmak olmazdı. Kısmet geniş bir zamanda anlatırım hatta gösteririm de sana, bakalım nasipte varsa, yengeni beğenecek misin? "
Caminin önüne geldiklerinde cemaatin kimisi şadıravandan abdest alıyorlardı. Avluyu saran yüksek taş duvarın ahşap kapısının önüne gelince ikisi için de konuşma bitmişti. Kapyı açıp avludan içeri geçtiler. Camiye girdiklerinde dışarıda gördüğü cemaatin o kararla sınırlı olmadığını görünce şaşırdı birazcık Hüseyin. İçerisi tıklım tıklım doluydu kendilerine namazlarını kılmaya yer bakındılar. İlerde kolonun sağ tarafında bir boşluk vardı. Oraya doğru yürüyüp iri kıyım adama selam verip sâf durdular...
Cami çıkışı köylü Hüseyin'le konuşup 'hoş geldin ' diyenler oldu. Hüseyin herkes tarafından tanınır ve sevilirdi. Bu köyün gurbette ki bir evladı gibiydi Hüseyin. Bu ilgi alaka boşuna değildi. Köye geldiği zaman Eniştesine yardım ederken, bir eniştesine değil cümle yardıma ihtiyacı olana da üşemeden gücenmeden yardım ederdi.
Halil'in keyfine diyecek yoktu, Hüseyin'in omzuna vurdu "Ula oğlum ne ballı adamsın!"
"Niye ki?" Hüseyin'in şaşkınlığına gülmeden edemedi Halil.
"Yanında namaz kıldığın Abdullah ağabey kimin ağabeyiydi biliyor mu?
"Kimin?" diye büyük bir merakla sordu.
Bir kahkaha patlattı Halil.
"Emine'nin ağabeyiydi. Kaynının yanında sâf tutup namaz kıldın. Ah ah herkes senin kadar şanslı değil be dayıoğlu!"
Gülümsedi Hüseyin. Abdullah, mert ve delikanlı bir adamdı. Ara sıra sohbet etmişlikleri bile vardı. Öyle bir adamın bacısı da dört dörtlük olurdu aklı bunlara inanmak istedi. Emine yürek yarası gönül sızısı, başından aşağı bir helki su dökmüştü lakin o su sayesinde onun güzelliğini görüp vurulmamış mıydı? Yüreğini coşturan dingin bir güzelliği vardı kızın. Şimdi yine onun gül yüzü gözlerinin önüne geldi. Yüreği inceden inceye sızladı âdete.
Kızgın değildi bu yüzden ona hatta ara sıra 'Ah be güzellik daha önce niye karşıma çıkmadın. Razıyım be güzeller güzeli bir helki su değil, senden gelen herşeye razıyım yeterki Rabbim seni benim kaderime yazsın hayırlısıyla, derdi.
Konuşa konuşa evin önüne geldiler. Hüseyin'in yüzü biraz gülüyordu. Evvelki günlere nazaran.Avluda yeğenleri oyun oynuyorlardı onları gören çocuklar büyük bir neşe ile amca ve dayılarına koştular. Zeynep Amcası Halil'e koşup sarılırken, İbrahim ise dayısı Hüseyin'e sarıldı.
"Canım dayım " Halil, İbrahim'in sözlerine küsmüş gibi yaptı.
"İbrahim efendi ben seni çarşı pazara giderken görürüm, üç kağıtçı seni! O zaman da canın emmin ben olurum değil mi?"
İbrahim mahcupca kollarını Hüseyin'in boynundan çözdü.
"Ama emmi, dayım gidecek sen hep bizimle kalacaksın ki"
Eğer ki Halil, İbrahim'in üzerine biraz daha gitseydi İbrahim hiç kuşkusuz ağlardı. Halil eliyle gel isareti yaptı. İbrahim biraz mahcupca amcasına yanaştı.
"Emmi sen bana küsmedin mi?"
"Yok " dedi yeğeninin iki yanağından öptü. Cebinden bir avuç alıç çıkartıp İbrahim'e verdi.
"Al bakalım emmin seni unutmadı sen onu unutmuş olsanda!"
"Yok emmim ben seni hiç unutur muyum? Senin yerin ayrı " dayısından yana döndü " dayımın yeri ayrı. .Sen bana küsme hemi?"
"Tamam küsmem" deyip İbrahim'in saçlarını karıştırdı.
Zeynep Amcasına bakıp;
"Emmi küsmessen dayıma bir sarılsam olur mu?"
"Şakanın cılkını çıkarttın be Halil! Çocuklar senin yüzünden izinle mi gelecekler yanıma? " deyip Zeynep'in kolundan tutup kendine çekti. Küçük kız büyük bir sevinçle dayısına sarılıp ürkekçe kollarunı Hüseyin'in boynuna doladı...