"SUFLÖR"

2381 Kelimeler
Bölüm şarkısı: Amir ft Indila - Carrousel ※ "Suflör" "Evet, adreste aradığın kişi de ben oluyorum." Buraya kadar hiç de kötü gelmemiştik. Neresi olduğu belli olmayan bu yere geldiğimde en azından mantıklı açıklama bulacağım biriyle karşılaşacağımı sanmıştım. Henüz ne için gönderildiğimi bilmediğim yetmezmiş gibi şimdi evsiz birisiyle karşı karşıyaydım. Çocuk donakaldığımı görünce kafasını hafif sağa doğru yatırdı. "Ne oldu beğenmedin mi?" Beğenmem mi gerekiyordu? Kendine gel, kaba olmanın zamanı değil. "Bayan Louisa'nın beni hangi sebeple sizin yanınıza gönderdiğini bilmiyorum ama buna gerek olmadığını görüyorum." Sanki duvara konuşuyormuş gibi hissediyordum çünkü beni zerre kadar dinlemediğine emindim. Beni baştan aşağı süzünce rahatsız olmuş bir şekilde kıpırdandım. "Ama ben biliyorum sebebini. Muhtemelen akşam vereceğin intihar partisi yüzündendir." Damarlarımda sıcak kan yerine buz gibi soğuk su akmış gibi titremiştim. Gözlerim ardına kadar açılınca ne tepki vereceğimi bile kestirememiştim o zaman diliminde. "N-ne intiharından bahsediyorsun? Bir tür şaka falan mı bu? Öyle bir şey olsa niye kendine bir hayrı olmayan birinin yanına gönderileyim ki? Çok saçma!" Ne zaman köşeye sıkışsam kendimi kurtarmak adına peş peşe cümleler kurarım anlamlı olmasa da. Fakat bu işime yaramaktan çok zarara sokuyor beni. Yüzme bilmeyen birinin düştüğü suda çırpınması gibi adeta; ne kadar çok çırpınırsam o kadar hızla dibe batıyorum. Karşımdaki kişini de elimde olmadan aşağılamıştım. Her şey o kadar anlık ilerliyordu ki! "Sorularına teker teker cevap bulalım istersen; intiharın eşiğinde olman gözle görülecek bir duruma gelmiş. Antidepresanları çöp kutusuna boca etmenin mantıklı bir açıklamasını yapar mısın?" "Birincisi, onlar antidepresan değil." Neden yalan söylüyorsun ki? Daha ikinci açıklamamı yapamadan yanımdan ayrılarak az önce çöpe attığım ilaç şişesini çıkardı. Tekrar yanıma geldiğinde şişeyi gözüme sokarcasına yüzüme tuttu. "İnan bana bu ilaçlar olmadan da ne durumda olduğunu çözebilirim. Birisi bıçağı taksa kimsenin ruhu duymayacağı bu yerde korkusuzca evsiz insanlarla konuşuyorsun. Cesaretten mi? Sanmam, sadece yaşaman için bir nedenin kalmamış. Yan yana dursak kimin evsiz olduğunu seçemezler bile. Kısacık saçların, bakımsız yüzün, en önemlisi gözlerinde canlılığa dair bir eser yok. Bayan Louisa elinden geleni yapmış ama karşılık alamamış anlaşıldığı üzere." Pes edercesine dolan gözlerimi ondan kaçırdım ağlamamı görmemesi için. Sanki sonunun gelmesini istediğim bir başkasının hayatıydı da bu kadar pişmanlık ve utanç duymaya başlamıştım. "Peki neden senin yanına gönderdi o zaman?" Son soruyu tekrar sormuştum bu sefer onu aşağılamadan. Siyah eldiven taktığı parmaklarının arasında sıktığı ilaç şişesine bakıyordum. "Çünkü senin tersine kafamın içinde enkaz taşımıyorum ben. Birbirimizin tersiyiz diyebiliriz. Benim yaşadığım hayat bir enkazdan ibaret, seninse kafanın içi." Diksiyonu, konuşması o kadar düzgündü ki kirli, sökük elbiselerin içindeki bu adama olan şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Eliyle gelmem için işaret etti fakat dediğini yapmayacağımı bilmeliydi. "Tüm gün seni mi bekleyeceğim? Hadi!" kartonları topladığı arabasını sürüklerken gelmediğimi fark edince elindekini bırakarak yanıma geldi. "Bunu yapmak istediğimi sormadınız ama ben söyleyeyim. Yardıma ihtiyacım yok. Kolay gelsin size." Arkamı dönüp gitmek isterken beklemediğim anda kolumdan tuttuğu gibi az önce gittiği istikamete doğru sürüklemeye başladı beni peşinden. "Nereye götürüyorsun beni, gelmeyeceğimi söyledim sana!" Muhtemelen bir şehir merkezinde falan olsaydık bu manzarayla haberlere bile çıkardık. Ama öyle bir yerdi ki burası, dediği gibi birisi bıçağı taksa kimsenin ruhu duymayacaktı. "Bayan Louisa'a bir iyilik borcum var ve o da karşılığında seni göndermiş. Kafana estiği gibi gidemezsin bu yüzden." Açıklaması beni deliye çevirirken zaten elinden kurtulamadığım için iyice gerilmiş durumdaydım. "O artık senin sorunun, beni istemediğim bir şeye zorlayamazsın." Ağız dalaşımız duvara monte edilmiş garip bir çadırın yanına gelince sonlanmıştı. Beni nazik olmaya tenezzül etmeden çadırın içine ittirince sendeleyerek içeri girdim. "Şimdiye kadar herkesi büründüğün kurban rolünle manipüle edebilirsin ama burada işlemez prenses." Arkamı döndüğümde yüzünü görebilmem için kafamı kaldırmak zorunda kalmıştım. Fakat gözlerine dökülen saçları ve kafasına geçirdiği kapüşonuyla kendisini başarılı bir şekilde kamufle etmişti. "Ne yaşadığım hakkında en ufak bir fikrin olmadan yorum yapma hakkını sana kim verdi? Kim olduğun umurumda değil, hayati kararlarımı sana danışmak zorunda değilim." Yanından geçip gitmek isterken zihnimi okumuş gibi önümü kesti ve bunu birkaç kez devam ettirdik. "Vals yapmayı sevmem ama istersen akşama kadar sürdürebiliriz." Yanağımı şişirerek olduğum yerde kalarak ellerimi saçlarıma geçirdim. Eve gitmek istiyordum. Sadece eve gitmek. Göğsümün üzerindeki ağırlık yavaş yavaş geri dönerken onun yanında panik atak geçirmemek için nefes egzersizime başladım gözlerimi kapatarak. Çaresiz ve zavallı gibi görünmek istemiyordum. "Köpeğimle tanışmak ister misin?" Gözlerim ardına kadar açılınca korkuyla etrafıma bakındım. Ve dediği gibi ne ara geldiği belli olmayan koca bir köpekle göz göze geldim. "Onu benden uzak tut, onu benden uzak tut!" Beni koklamaya çalışan köpekle yakalamaca oynar gibi koşturmaya başlamıştık. Ben yeni tanıştığım çocuğun etrafına dönerken köpek de pes etmeye niyetli olmadan peşimden geliyordu. "Bak, demek ki ölmeye meraklı değilsin sandığın kadar." Sesindeki alayı duyduğum zaman hafif kolunda vurdum. Başım dönmeye başlamıştı ve uyuz herifin yardım edeceği yoktu. "Kendini haklı çıkaracağına şu köpeği benden uzak tut!" Bağırışım onu rahatsız etmiş olacak ki kısa bir ıslık sesiyle köpeği peşimden çekip almıştı. Şimdi bir kenara çekilmiş beni ve saçmalıklarımı izliyordu. Gözlerimi kapatarak derin bir nefes alıp verdim. "Panik atağın geçti mi?" Dudaklarımı yalayarak yorgun ruh haliyle ona baktım. "Üzgünüm, dikkatini dağıtmak zorundaydım." İtinayla pis bakışlarımı ondan tuşlamaya devam ettim fakat rahatsız olmuşa benzemiyordu. "Şimdi konuşabilir miyiz peki?" eliyle yerde duran (ne olduğu belli değildi) halıya benzer şeyi gösterdi oturmam için. Bu konular hakkında sahip olduğu bilgileri nereden edindiğini merak etmiştim fakat bu konuyu üstelemeye hevesli değildim. Hemen çıkıp gitmek için konuşmaya başlamaya karar vermiştim. Gösterdiği yere oturmaya çalışınca küçük bir kaza yaşadım. Ben yüksek olduğunu zannedip kendimi yere bırakmıştım oysa ki sandığım gibi değilmiş. Sert bir şekilde yere oturunca dengemi kaybetmiştim ve bacaklarım havaya kalkmıştı. Anında dengemi düzelterek normal bir şekilde oturdum fakat olduğu yerde şaşkınca beni izleyen çocuğa rezil olmuştum. Bir de köşedeki köpeğe. "İyi misin?", "ölmedim ya!" İmalı bir şekilde söylediğim şeye göz devirdiğine yemin edebilirdim. O geçip sobanın yanındaki sandalyeye oturunca ben de nerede olduğuma bakınmaya başladım. Ben sokakta yatıyor diye düşünmüştüm ama küçük bir ev kurmuştu kendisine. Çadırın dışı griydi fakat eskiden beyaz olduğu kanısına varmıştım. İçerisi küçüktü ve çok fazla eşya yoktu. Yere üst üste serilmiş örtülere bakılacak olursa yatak sayılması lazımdı. Benim üzerinde oturduğum halı benzeri şey, bir soba ve şu anda oturduğu sandalye dışında başka hiçbir şey yoktu. "Nasıl buldun çöplüğümü?" Sesinde alay yoktu ve içinde olduğu durumu mükemmel bir şekilde kabullenmişti. En başta onu küçümsediğim için kendimi kötü hissetmeye başlamıştım. "Annemin benzetmesine göre benim odamdan daha düzenli ve tertipli." Güldü mü o? Bakışlarım anında onu buldu. Dudaklarının alayla kıvrıldığını görmüştüm. "Bayan Louisa size ne tür iyilikte bulundu da ona borçlandınız?" Her ne kadar soracak sorularımın başlangıcını bu çekmiyor olsa da aklıma gelen ilk şeyi sormuştum. Çöpten topladığı kartonları sırayla sobaya atarken beni hiç dinlemiyor gibi bir hali vardı. "Kim olduğunu da mı söylemeyeceksin? Bayan Louisa seni tanıyorsa neden hiç yardım etmedi şimdiye kadar? Kendisini iyilik meleği sanar da." Elindeki son kâğıt parçasını sobaya attıktan sonra bana kesin bir dönüş yapınca susmak zorunda kalmıştım. Çok da zorlamamak gerekir aslında böyle durumlarda. Ne yapacağı belli olmazdı. "Buraya benim için gelmedin. Kafamı sorularınla şişireceğine kendinle ilgili bilgiler ver bana." Gözlerimi kırpıştırdım verdiği tepki üzerine. Buradan çıktıktan sonra yapacağım ilk iş Bayan Louisa'nın yanına koşmak olacaktı. Bunun ne demek olduğunu belki o anlatırdı. "Ben anlatamıyorum galiba. Alınma ama altı senede eğitimli doktorların çözemediği sorunları sen mi çözeceksin şimdi? Zaman kaybından başka bir şey değil bu." Kendimi tutamayıp ona çıkıştım. Oturduğu yerde sabırla beni dinliyordu. Anlamadığım başka şeyler de vardı; göğsümün üzerindeki ağırlığı nasıl yok edebilmişti? "Demek ki doktorların altı senedir hep yanlış tedavi yöntemi uyguluyorlar. Benim tedavimde ne terapi ne de ilaç var. Sadece altı seans geleceksin ve bitecek; bu kadar." Kaşlarım havaya kalktı onun kendinden emin konuşmasını dinlediğimde. Şaşırmıştım. "Ne yani, altı senede çözülmeyen şeyleri altı seansta mı bitireceksin? Hem de ilaçlar olmadan.", "aynen öyle." Dikkatimi çekmişti. Bir tarafım altı seans ve onunla birlikte gelecek yükümlülükler için şimdiden yorgun düşerken diğer tarafım bunu nasıl yapacağını merak ediyordu. "Dinliyorum," dedim onun keyifle arkaya yaslanışını seyrederken. Şu anda yaşadığım olayı bir başkasına anlatsam herhalde delirdin diyerek beni kliniğe yatırırdılar. Belki de benim uydurduğum bir kişilikti gerçekten de. "Bir saniye." Diyerek hızla ayağa kalktım. Ne yaptığımı sorgulayan bakışlarını üzerimde hissediyordum. Ona yaklaşarak kolunu sıktım hafif şekilde. "Ne yapmaya çalıştığını sormamın sakıncası var mı? Belki konuşarak halledebiliriz ha, ne dersin?" Her an kahkaha patlatacakmış gibime geliyordu ama umurumda değildi. "Şu anda yaşadıklarımın mantıklı açıklaması bulunmadığı için hayal gücüm olup olmadığını sorguluyorum." Dedim yerime geçmeden önce. Hala şok olmuş ifadeyle bana bakıyordu. "Neyse, bunu yaşanmamış farz edeceğim. Kaç senedir depresyondasın?" Sıkıldığımı belli edercesine kollarımı göğsümde birleştirdim. "Altı senedir." Sobanın çatırtısını duyuyordum ve etrafta garip bir huzur söz konusuydu. Daha fazlasını bekliyor gibi bir hali vardı. Yanaklarımı şişirerek hayatımın kısa bir özetini geçtim hızlı bir şekilde. "İsmim Ella. Felsefe birinci sınıf öğrencisiyim üniversitede. Az önce çözdüğün gibi hayatın bir anlamı olmadığı düşüncesindeyim ve bu yüzden depresyondan kurtulamıyorum." Sobaya atmak için elinde tuttuğu kâğıdı bir süre elinden bırakmadı beni dinlerken. Daha sonra parmakları arasında duran kartonu sobaya bıraktı. "Bu bilgiler benim işime yaramaz ki!" Kaşlarım havaya kalktı istemsizce. Bir insanla tanışmadan önce verdiğin bilgiler genelde hep aynı olur sonuçta değil mi? Ama onun için ismim bir anlam ifade etmiyordu. "Beni en çok dinlediğin şarkı ilgilendirir örnek verecek olursam." Eliyle telefonumu ona vermemi için sallarken hipnoz olmuş gibi telefonu çıkararak müzik kısmına girdim ve her zaman bağımlısı olduğum şarkıyı çaldım. Bayan Louisa aklını kaçırmış olmalı diye düşünmeden edemiyordum geçen her saniye. Kısa süre sonra Sia'nın eşsiz sesi ortamda yankılandığında gözüm dalıp gitmişti istemsizce. ♪ Sia – Chandelier I'm gonna swing from the chandelier, – avizeden sallanacacağım, I'm gonna live like tomorrow doesn't exist – yarın yokmuş gibi yaşayacağım I'm gonna fly like a bird through the night, feel my tears as they dry – gecenin içinde bir kuş gibi uçacağım, gözyaşlarımın kuruduğunu hissedeceğim I'm gonna swing from the chandelier, – avizeden sallanacacağım. ♪ Şu an ortamda garip bir hava yaranmıştı. Şarkıyı durdurdum boğazımı temizleyerek. Keşke farklı bir şarkı seçseydim diye yanaklarımın içini kemirmeye başladım. "Uyarı işaretleriyle dolusun ve hayatına ufak bir adım atmak yeterli bunu görmek için." Yorgundum. Dudaklarımı yalayarak kendimi son bir kez ifade etmek adına düşüncelerimi topladım. Onun için eğlenceli bile sayılabilirdi üzerimde bahis yapmak fakat benim için ne kadar zor olduğunu anlamıyordu. Anlamayacaktı da. "Bunlar uyarı işaretleri değil, kim olduğunu bilmediğim şahıs. Kendimi ifade etmek dünya barışını sağlamak gibi zor geliyor bana her ne kadar bunu anlamak istemeseniz de. Annemin gözlerine baktığım zaman orada karşılaştığım hayal kırıklığı hoşuma mı gidiyor sanıyorsun? Herkes bana yardım ediyor gibi görünüyor ama tek istedikleri 'onların istedikleri gibi' birisi olmam. Herkes bana karşıymış gibi hissediyorum, herkes benden nefret ediyormuş gibi hissinden kurtulamıyorum. Yorgunum sadece. Beni anlatan tek kelime yorgunluk." Dizlerimi kendime çekerek kafamı oraya yasladım. Gözyaşlarımın geriye gittiğinden emin olduktan sonra kafamı tekrar yukarı kaldırdım onu görebilmek için. Duygu yüklü konuşmamdan etkilenmişe benzemiyordu. Ardından bütün gün beni düşündüren kelimeleri duydum; "Kimse sana karşı değil Ella, herkes kendinden yana. Yaşamak istememek değil senin varmak istediğin nokta. Tam tersi, yaşamaya can atıyorsun fakat bunu nasıl başaracağını bilmiyorsun." Hafif öne eğilerek dirseklerini dizlerine yaslayarak parmaklarını birbirine geçirdi. "Dışarıda kıyamet olmuş ve yüzyıllarca bir sığınakta kalmışsın. Tekrar dışarı çıktığındaysa yeni dünyaya nasıl ayak uyduracağını bilemiyorsun. Kendine ölümcül olmayan zararlar vermek kalıcı sorunlara geçici çözümler üretmek anlamına gelir. Senin yaptığınsa bunun tam tersi; geçici sorunlara kalıcı çözüm arıyorsun. Daha yaşamayı denemeden onu sonlandırmaya çalışman hayatına yapacağın en büyük haksızlık olur. Bu dediklerimi bir düşün kararını vermeden önce." Uzun açıklamasının her kelimesini harfiyen dinlemiştim. Sorunlarımı anlattığım yabancı insanlardan benzer cümleler duymaya alışkındım. "Bunların hepsi geçecek,", "kafana takma, çok düşünmemeye çalış,", "ailen yanında, sağlıklısın. Bunlar için şükretmelisin," gibi şeyler. Hepsi haklıydı kendince fakat kafanın içinde enkazı temizlemek için yeterli olmazdılar. Şimdiyse bunların dışında bir öneriyle karşı karşıya gelmiştim hiç beklemediğim kişiden. O kadar net anlatmıştı ki yıllardır isteyip de kelimelere dökemediğim hislerimi. Sanki duygularım şeffaf bir camın içerisindeydi ve o rahatlıkla onları okuyabiliyordu. "Bana nasıl yardım edebilirsin ki?" Yardım teklifini kabul etmeme sevinmiş olacak ki derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. "Suflörün olarak." Kaşlarım çatıldı ne demek istediğini anlamadığım için. "Nasıl?" Dizlerimi indirerek bağdaş kurdum oturduğum yerde. Konuşma kestiremediğim yerlere gidiyordu. "Çok basit, diyaloglarını unutan oyuncuların yardımına nasıl suflörler koşuyorsa senin de takıldığın yerlerde ben devreye gireceğim. Sana nasıl yaşanacağını öğreteceğim." "Sınavda kopya çekmeye benziyor bu dediğin. Hayat beni gerçek sınavla karşı karşıya getirdiğinde ne yapacağım? Her zaman sen olmayacaksın ki yanımda!" "Kopya hazırlamak bile o ders hakkında bilgi sahibi olman için yeterli olabiliyor. Dediklerimi uygularken yaşamın yollarını da bulmuş olacaksın aynı zamanda." Kafam karışmıştı. Hem söylediklerini net bir şekilde anlıyor hem de beynimin içi birbirine giriyordu. "Şimdi buradan çıktıktan sonra ne yapacağım? Ne tür bir önerin var?" Bilmediğim farklı bir yolda bulmuştum kendimi kısa süre içinde. Ormanda babaannesine ekmek götüren kırmızı şapkalı kız gibi yolumu kaybetmiştim. Çalıların arasından çıkan kurt bana evin yolunu tarif ediyordu. Masalın sonunu bilsem de onun tarif ettiği yoldan gitmekten başka çarem yoktu. Çünkü hayat da bir masaldı ve yaşanması gerekiyordu bazen. "İlk görevin, üzerinden çizik attığın bir planı hayata geçirmen. Eminim üstü çiziklerle dolu bir sürü etkinliğin var. Birini seçmekte özgürsün. Başarılar!" Ayağa kalkarak 'seansın' resmen bittiğini ilan etmişti. Neye uğradığımı şaşırmış halde yerden destek alarak ayağa kalktım çantamı alarak. Çadırın bir tarafını yukarı kaldırmış çıkmam için bekliyordu. "Diğer seans hangi tarihte olacak?" diye sordum 'kapının' eşiğine geldiğimde. Gözlerini benden ayırmadan "zamanı geldiğinde," şeklinde cevapladı sorumu. Olduğum yerde donup kalmıştım. Az sonra dersin ortasında uyanıp etrafıma bakınsam, yaşadığım şeylerin ders arası kestirmede gördüğüm rüya olduğunu düşünsem yadırgamazdım bile. Rüyalarım bile daha mantıklıydılar. Dikkatimi çeken başka bir nokta daha vardı. Nedense 'evinin' içi dışarısı gibi kokmuyordu. Banyosu olmadığı için yıkanmadığı kesindi fakat yakınında durmama rağmen rahatsız edici bir koku almıyordum. Kendime engel olamadan saçma bir soru sorma girişiminde bulundum. "Neden sen ve evin içinde yaşadığın çevre gibi.." fakat sorumun devamını getirmemiştim. Ne soracağımı anlamıştı salak olmadığı için. "Neden çöp kokmadığımı mı soruyorsun?" yanağımda hissettiğim utancın sıcaklığıyla bakışlarımı kaçırdım. "Özür dilerim, saçmaladım." Elimden gelse arkama bakmadan kaçıp uzaklaşırdım ama yerime çivilenmiş gibiydim. Kıpırdayamıyordum. "Çöplüğe alışkın olduğun için kokumu da yadırgamamışsın demek ki. Anneni dinlemelisin bence, eve gidince odanı temizle." Dudaklarımı birbirine bastırdım içimden kahkahalarla gülmek gelse de. Kendisiyle barışık olmasına hayran olmuştum diyebilirdim. Kafamı aşağı yukarı sallayarak yanından ayrıldım. Az önce gelsem de içeride yaşadığım olaylar yönümü şaşırmama neden olacak kadar zihnimi bulandırmıştı. Arkamdan "görüşürüz," diye bağırdığını duysam da cevap vermeden yoluma devam ettim. Buraya tekrar dönmeyeceğim konusunda emin olsam da içimden gelen ses onunla tekrar görüşeceğimi söylüyordu. Adımı değil de en sık dinlediğim müziği sormasından belliydi tarzının farklı olduğunu. Kim bilir, belki dediği gibi altı seansta beni eskiye çevirecekti? Başarısız olursa da değişecek hiçbir şey olmayacaktı. Çünkü bu yolda başarısız olan son kişi değildi ne de olsa. ※
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE